Kılavuz Bülten; haftalık gelişmeleri, gözden kaçanları, emekçilerin gündemlerini yorumluyor ve sizlerle buluşturuyor.
Bu haftanın bülteninde geçtiğimiz haftanın işçi direnişlerinin yanı sıra Devlet Bahçeli’nin İmralı çıkışı, BM’nin onayladığı Gazze planı ve 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü konu ediliyor. Ayrıca Kılavuz’da bu hafta çıkan yazıları bültende bulabilirsiniz.
Yorum ve önerilerinizi de bizimle paylaşabilir, bültenin gelişimine katkıda bulunabilirsiniz.
Haftanın işçi direnişleri

İstanbul – Özel Okmeydanı Hastanesi’nde hakları ödenmeden işten çıkarılan 200 işçi, tazminatlarını ve birikmiş haklarını almak için nöbette.
Kocaeli/Gebze – Smart Solar Fabrikası’nda Birleşik Metal Sendikası üyesi işçilerin yüzde beşlik zam dayatmasına karşı başlattıkları grev, bir aydır sürüyor.
İzmir/Çiğli – Çiğli Belediyesi işçileri, ödenmeyen TİS alacakları için başlattıkları direnişi kazanımla bitirdiler. Belediye hak edilmiş ödemeleri yapacağını garanti etti.
İzmir/Gaziemir – DIGEL Tekstil’de çalışan kadınların düşük ücret, mobbing ve iş yerinde tacize karşı başlattıkları direniş kararlılıkla devam ediyor.
İzmir/Kemalpaşa – Temel Conta direnişi 348. günü geride bıraktı.
Van – Kayyumun işten çıkardığı Van Belediyesi işçileri direnişin 115. gününü geride bıraktı. İşçiler Sanat Sokağı’nda stand çalışması ve yürüyüş yaparak direnişi büyütmeye devam ediyor.
Tokat – Şık Makas işçileri, KESK, BİRTEK-SEN ve Birleşik Kamu-İş’in çağrısıyla Tokat’da büyük bir işçi mitingi gerçekleştirildi.
Bahçeli’nin çıkışı, Komisyon’un İmralı ziyareti

Devlet Bahçeli, MHP grup toplantısında Kürt sorununun çözümüne dair sürecin ilerletilebilmesi için İmralı’ya gidilmesi çağrısı yaptı. Çözüm sürecindeki tıkanmanın aşılması için yapıldığı şeklinde yorumlanan bu çıkışın sonucunda, Meclis’te süreci yönetmek için kurulan komisyon, cuma günü oylama yaptı ve İmralı’ya gitmesi için bir heyet çıkarmayı kararlaştırdı. CHP, komisyonda yer almaya devam edecek olsa da İmralı’ya gidecek heyete üye vermeyeceğini belirtti.
Geçtiğimiz hafta PKK, Kuzey Irak’ta Zap bölgesinde bulunan güçlerini çatışma ihtimalinin olmadığı alanlara çektiğini duyurmuştu. Bu hamlenin, yaklaşık altı yıldır devletle PKK arasında süren ve tarafların çatıştığı ana bölgelerden biri olan Zap’ta çatışma ihtimalini ortadan kaldırmaya yönelik gerçekleştirildiği belirtildi. Bu sayede, çözüm sürecinde askerî çatışma riskinin ve askerî yöntemlerle alan hâkimiyetinin sağlanmasına yönelik arayışların en aza indirilmesinin hedeflendiği anlaşılıyor.
Bahçeli’nin çıkışının PKK’nin Zap hamlesinin ardından gelmesi, tesadüf olmayabilir. Daha önce PKK’nin fesih kongresinin gerçekleştirilmesi ve silah yakma töreni sonucunda Meclis’te komisyon kurulmuş ve çalışmalar Meclis düzeyinde resmiyet kazanmıştı. Şimdi de uzun yıllardır çözülemeyen bir düğüm olan Zap’ta yine PKK’nin gösterdiği bir “iyi niyet hamlesi”, bir pazarlığın sonucunda Bahçeli’nin somut adım çağrısını beraberinde getirmiş olabilir.
Bahçeli’nin İmralı çağrısının bir diğer boyutu da sürecin başından beri süreci sahiplenmekte ve onu ilerletecek somut adımlar atmakta isteksiz davranan Erdoğan’ı ve AKP’yi somut bir açılıma zorlamak. Bu durum, kimi yorumlarda görüldüğü üzere AKP ile MHP arasında bir çatlak olduğu yönünde anlaşılsa ve bu yorum doğruluk payı taşısa da bu çatlağın iktidarı dağıtacak derinlikte olduğu oldukça şüpheli. Ancak belirtilmelidir ki 2015’ten beri MHP’nin etkisiyle devlette yaşanan dönüşüm, MHP’nin bürokrasideki etkinliğinin güçlenmesiyle sonuçlandı.
Şimdi de daha önce çokça yazıldığı ve tartışıldığı gibi, Orta Doğu’nun ve Akdeniz’deki güç dengelerinin yeniden belirlendiği günümüzde, Türkiye’nin de buna göre konum almasını isteyen bir devlet aklı MHP’de temsilini buluyor. Bu bağlamda, Bahçeli’nin İmralı ısrarını kişisel bir çıkış olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleceğinin nasıl şekillenmesi gerektiğine yönelik bir stratejinin bir parçası olarak okumak gerekiyor. Ancak belirtmek gerekir ki MHP’nin yaklaşımını yegâne ve yekpare bir “devlet aklı” olarak yorumlamak yanlış olacaktır. Sürece ve Türkiye’nin geleceğine dönük farklı yaklaşımlar, çözüm sürecinin gidişatına göre çatışma içinde olacaktır.
İmralı’ya gidilmeli mi?
İmralı’ya gidilmesi, Öcalan’ın sürece doğrudan dahil olması, CHP’nin yaklaşımında görüldüğü üzere, bir tabu olarak hâlâ ortada duruyor. Bir yanda yıllarca “bebek katili” olarak propaganda edilen bir figür, bir taraftan sürecin ana muhatabı konumunda ve devlet, bizzat kendi yarattığı toplumsal algıyla karşı karşıya. Ancak Öcalan’ın PKK lideri olarak sürece dahli ve muhatap olarak kabul edilmesi, sürecin doğasına uygun bir gelişme.
Bununla birlikte, İmralı’ya Meclis’te grubu bulunan partilerden temsilciler belirlenmesi sonucunda oluşacak bir heyetin gitmesi kararlaştırıldı. Bu kararın bir çözüme hizmet etmesinin birincil koşulu ise başından beri belirtildiği gibi şeffaflık ve toplumsal hareketlerin dolaylı da olsa görüşmelere dahil edilmesi. Öcalan’la heyet arasında yürütülecek görüşmelerin şeffaf biçimde açıklanması, tutanakların kamuoyuyla paylaşılması ve sosyalist/devrimci siyasetlerin görüşleri de dahil olmak üzere ilerici toplumsal kesimlerin taleplerinin de görüşmenin parçası olması kritik bir öneme sahip.
Öcalan’ın sürece dahil olması, aynı zamanda sürecin ana konularından birisi olan Rojava’nın statüsüyle ilgili de gelişmelerin önünü açabilir. Geçtiğimiz hafta Mazlum Abdi, Duhok’ta Ortadoğu Barış ve Güvenlik Konferansı’nda takım elbisesiyle boy gösterirken, konferansın odak noktası oldu. Kürt birliğinin sağlanmasına dönük de önemli bir gelişme olarak okunan konferans süreci de gösteriyor ki Rojava’daki Kürt liderliği, bölgede belirli bir ağırlığa sahip duruma gelebilir. Rojava liderliğinin siyasi hattı ise Abdullah Öcalan’ın çizdiği teorik zeminden güç alıyor.
Özetle, Bahçeli’nin İmralı çıkışı bir komplonun parçası olarak değil, bir yılı aşkın süredir açık olarak işleyen çözüm sürecinin bir evresini temsil ediyor. Öcalan’la sürecin ana aktörlerinden biri olarak görüşülmesi gerekirken, bu görüşmelerin kamuoyuna açık ve şeffaf biçimde gerçekleştirilmesi önem arz ediyor. Açılım süreci, toplumsal muhalefetin girdilerine açık, devletin uzun yıllardır taşıdığı kodların demokratik anlamda değişmesine alan tanıyan bir biçimde ilerlemeli. Bunun için gerekli olan ana unsur ise devletin “ezber bozan” hamleleri değil, örgütlü bir emekçi halk muhalefetinin oluşturulmasıdır.
BM, ABD’nin Gazze planını onayladı

Birleşmiş Milletler (BM), “Trump Planı” olaran ortaya konan Gazze’de barış planını onayladı. Plan, Gazze’de geçici yönetim olarak görev yapacak bir “Barış Kurulu” oluşturulmasını ve Gazze’de güvenliği Uluslararası İstikrar Gücü’nün sağlamasını öngörüyor. İstikrar Gücü’nün bileşimi ise elbette İsrail’in isteklerinin dışında oluşmayacaktır.
Trump’ın barış planı, Gazze’de Hamas’ın ve tüm silahlı direnişin tasfiye edilmesini ve Gazze’den çıkmasını şart koşuyor. Bunun ardından, Gazze’nin Dubai’yi andıracak bir dönüşümden geçirilmesi ve turistik bir merkez hâline getirilmesi düşünülüyor. Böyle bir merkez olurken elbette kayıt dışı ekonominin, yani kaçakçılığın ve uyuşturucu ticaretinin merkezlerinden birisi de olacağı aşikâr. Daha önemlisi, Gazzelilerin Gazze’den çıkması şart koşulmazken, Gazzelilerin yaşayabilecekleri bir Gazze’nin kalmayacak olması söz konusu. Yani askerî zorla yapılamayan, ekonomik zorla yapılmak isteniyor.
Barış Kurulu’nu Tony Blair’ın yönetmesi düşünülürken, kurulun Filistin halkını temsil etmeyeceği rahatlıkla söylenebilir. İsrail’in istekleri üzerine, Batı Şeria’daki işbirlikçi Mahmud Abbas yönetimindeki Filistin Otoritesi dahi, istenen reformları gerçekleştirmediği takdirde, Gazze’de istenmiyor. Hamas veya diğer direniş örgütlerinin ise varlığı tamamen yok edilmek isteniyor. Hâl böyle olunca, Filistin halkının direnişini yansıtan bir yönetimin kurulması da imkânsızlaşıyor. Bu yol ısrarla izlendiği takdirde, mevcut planın ne kadar uygulanabilir olduğu da oldukça şüpheli.
Bu planın BM tarafından tanınması, bir yandan da Filistin halkını yalnızlaştıran bir rol oynuyor. Her ne kadar tarafsız gibi görünse de BM, emperyalist odakların planlarını meşrulaştırıyor. Trump’ın zorbalıkla tüm bölgeyi kendi planına angaje etmesi, Türkiye ve Katar gibi Filistin Direnişi’ni retorik düzeyde dahi olsa destekleyen ülkelerin de bu barış planına destek vermesi, uluslararası destek bulmak adına Filistin direnişini sıkıştırıyor. Bu noktada, Filistin halkının dostu gibi görünenlerin asıl müttefiklerinin kim olduğu da ortaya çıkıyor. Türkiye’de Erdoğan iktidarı, timsah gözyaşlarını Gazzeliler için dökeren, diğer yandan ABD’nin İsrail’i ihya edecek bölge planına onay veriyor.
BM’nin de kabul ettiği planda İstikrar Gücü içinde Türkiye’nin de bulunması söz konusu. Türkiye ne kadar istekli olsa da İsrail Türkiye’nin bu güç içinde bulunmasını istemiyor. Türkiye ise bunun bir parçası olması hâlinde bölgedeki etkinliğini geliştirebileceğini düşünüyor. Her ne kadar herkesin onay verdiği bir genel plan olsa da bu planın uygulama aşamasında çatışan çıkarlar çözülemeyebilir. Bu durumda mevcut olan siyasi gerginlikler, bölgede yeni krizlere yol açabilir.
Sonuç olarak, Gazze’de iki yılı aşkın süredir yürütülen soykırım, ateşkes ilan edilmiş olsa da devam ediyor. Hiçbir anlaşmayı ve uluslararası kuralı tanımayan İsrail güçleri, her gün türlü bahanelerle Gazze’de ve Batı Şeria’da Filistinlileri katlediyor. Emperyalistlerin ve bölgesel ölçekte yayılmacı planlara sahip olan Türkiye ve İsrail’in çatışan çıkarları sonucunda ortaya çıkan siyasi ortam, bölge halklarını daha fazla yıkıma sürüklüyor. Toplumları bölen ve birbirine düşman hâline getiren savaş politikalarına karşı emekçi halkların ortak bir yaşamı kuracağı bir uluslararası dayanışmanın ve devrimci bir mücadele hattının oluşturulması, Orta Doğu’nun sorunlarının çözülmesi için asıl anahtar olacaktır.
25 Kasım’da kadın düşmanlığına karşı mücadele büyüyor

25 Kasım’a bu yıl, Aile Yılı ve medeni haklara saldırıların gündemde olduğu bir dönemde gidiliyor. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde kadınlar, kadın olarak bağımsız varoluşları ve kazanılmış hakları için yürüyecekler.
Aile Yılı, Türkiye’de düşen doğurganlığa karşı kadınlar daha fazla ucuz emek gücü yetiştirsin, yani daha fazla çocuk doğursun diye ortaya çıkartıldı. İktidar, bunu kadın düşmanı politika ve söylemlerle besleyerek kadın emeğini güvencesizleştirmenin, kadınlar için esnek ve daha fazla sömürüye açık biçimde çalışmayı yaygınlaştırmanın bahanesi olarak kullanmaya çalışıyor.
Kadınlar, iktidar politikalarıyla toplumsal yaşamdan koparılıp aile içine hapsedilmeye çalışılırken, iktidarın uyguladığı ekonomi politikaları Türkiye’de kapitalizmi giderek daha da vahşileştiriyor ve çocuklara varıncaya dek bir işçi ailesinin tüm bireylerini çalışmaya zorluyor. Böylece, iktidarın kadın düşmanı aile politikaları, aileyi sömürünün en vahşi biçiminin yaşandığı bir ekonomik birim hâline getiriyor. Aynı zamanda, emek gücünün yeniden üretimi için gereken ev içi bakım emeğini kadınların üzerine yıkarak onları çifte sömürüye maruz bırakıyor.
Aile Yılı’nda iktidarın önemli saldırılarından biri de Medeni Kanun’a yönelik oldu. Kadınların boşanma durumunda edinecekleri hakları tırpanlamaya çalışan düzenlemeler, kadınların mücadelesinin bir başka konusu. Boşanmaları sözde kolaylaştırırken kadının elinden nafaka hakkını fiilen alan, onun elde edilmesi için birçok durumda yıllar sürecek olan davaları şart koşan düzenleme, toplumsal ve ekonomik güvencelerden yoksun kadınların boşanmasını neredeyse imkânsız hâle getirmeyi amaçlıyor. Bu durumda da kadınlar ya her gün erkek şiddetini yaşayarak aile içinde kalmayı ya da hayatını devam ettireceği güvencelerden yoksun, belirsiz bir geleceğe atılmayı seçmek zorunda bırakılıyor.
25 Kasım’a giderken ayrıca kadın cinayetleri ve faillere uygulanan cezasızlık politikaları da dikkate değer. Anıt Sayaç’a göre, 2025 yılında şimdiye kadar 407 kadın, erkek şiddetiyle katledildi, çok daha fazlası ise gündelik olarak bu şiddete maruz kalıyor. Failler ise kısa tutukluluk sürelerinin ardından serbest bırakılıyor, cezaları iyi hâl indirimleriyle azaltılıyor. İktidarın yargısı, kadınlar yerine fail erkeklerin yanında taraf tutuyor. Kadınlar, böyle bir düzende kendilerini güvende hissetmiyor. 25 Kasım, bu güvensizliğe karşı kadın dayanışmasının yükseltileceği bir gün!
Alanda olacak öznelerden birisi de Kızıl Partili Kadınlar! 25 Kasım’da Türkiye’de 10 şehirde meydanlara çıkacak olan Kızıl Partili Kadınlar’ın eylem programını sosyal medyadan takip edebilirsiniz.
Kılavuz‘da bu hafta

Sermaye-devlet işbirliği: İş cinayeti rejimi – Seyduna Şayda
Bütün bunların üzerinde asılı duran, kâğıt üstünde bir sistemden de bahsetmek gerekir. 6331 sayılı yasa, yönetmelikler, yönergeler, risk analizleri, eğitim formları, imzalar, dijitalleşme… Ama bu kâğıtlar çoğu kez piyasanın ürünüdür, sanayi patronlarının yanında yer alır. Bağımsız olması gereken denetim, hizmeti satın alanın, yani patronların çıkarına bağlanarak ilerler. Uzmanın kaleminin işaret ettiği her “eksik” işinden olma, sektörden dışlanma riski demek. Denetim bu yüzden güvenlik değil, patronlar için hizmet kalemi durumunda. Kulp’ta mevcut görünen cihazın aslında çalışmadığı, Dilovası’nda iş yeri için “çalışmaya uygun” yazan raporun üç ay sonra patlamaya eşlik ettiği ortaya çıktı. Bunlar tesadüf değil, düzenin işleyiş biçimidir.

Kapitalizmin otoriterleşmesi, yeni faşizm ve “karşı devrim” – Sinan Köksal
Buraya kadar anlatılanlardan çıkarmamız gereken belirli başlıklar vardır. Bugün yaşanan; demokrasinin gerilemesi, hukuk devletinin çöküşü ya da cumhuriyetin tasfiyesi olarak kodlanamaz. Bugün yaşanan, daha köklü bir süreçtir. Kapitalist sistemin topyekûn gericileşmesi ve faşist/faşizan rejim biçimlerinin küresel düzeyde kurumsallaşma evresi bütün çıplaklığıyla önümüzde durmaktadır. Doğrudur; daha anti-demokratik, emek, kadın, LGBTİ+, mülteci düşmanı bir sistem küresel çapta önümüzde durmaktadır. Ancak neoliberalizm sonrası sürecin normali, bu temeller üzerinden şekillenmektedir. Bunun adı bir tasfiye, karşı devrim ya da demokratik alanın gerilemesi değil, kapitalizmin yeni normalidir.
Bu çerçevede, burjuva muhalefetin çoğu, “eski güzel liberal günlere” dönmeyi hayal etmekte; yani kapitalizmin daha yumuşak olduğu, toplumda daha fazla rıza üretebildiği biçimlerini özlemektedir.
Oysa işçi sınıfı açısından faşizmin alternatifi, sadece “daha iyi bir parlamenter demokrasi” değil, sosyalist demokrasidir. Daha doğru ifade etmek gerekirse, proletarya diktatörlüğüdür. Yani üretim araçlarının toplumsallaşmasına dayanan, aşağıdan yukarıya işleyen bir konsey iktidarıdır.

Geçmişten geleceğe: Süreklilik-kopuş diyalektiğinde birlik sorunu – Ümit Bayrak (Kılavuz Forum)
Bugün ülkenin her köşesinde irili ufaklı onlarca işçi direnişi, ekolojik yıkıma karşı ayaklanmalar, kadına yönelik şiddetin ve ayrımcılığın protesto edildiği gösteriler gerçekleşmektedir. Barınma ve sağlıklı bir çevrede yaşam hakkı temelinde dayanışma ağları örülmektedir. Depremin yol açacağı tehlikelere karşı son yaşadığımız örnekte görüldüğü şekliyle halk kendi seferberliğini ilan etmektedir. Forumlar, toplumsal inisiyatifler, halk meclisleri kurulmakta; eşitlikçi ilişkilerin kurulduğu yan yana duruşlar çoğalmaktadır.
Yeni olarak niteleyebilecegimiz çoğulcu, demokratik karar alma mekanizmaları geliştiren örgütlenmeler, halkın bu mücadelesi içinde “kendiliğinden” biçimde ortaya çıkmaktadır.
İhtiyacımız olan şey; bugün sokaklarda, okullarda, iş yerlerinde gösterilen cesaret ve anlayışın zihinsel bariyerleri ve konformist alışkanlıkları yıkarak siyasal alana taşınmasının sağlanmasıdır.








