Eskişehirde Orman Yangınında 10 İşçi ve Gönüllü Yaşamını Yitirdi

Eskişehir’de orman yangınında 10 işçi ve gönüllü yaşamını yitirdi

Kılavuz Bülten; haftalık gelişmeleri, gözden kaçanları, emekçilerin gündemlerini yorumluyor ve sizlerle buluşturuyor.

Bu haftanın bülteninde geçtiğimiz haftanın işçi direnişlerinin yanı sıra Eskişehir’de orman yangınında yaşamını yitiren on işçi ve gönüllü, Emine Ocak’ın ölümü, Gazze’de yaratılan açlık ve Lübnanlı devrimci Georges Abdallah’ın 41 yılın arından tahliye edilmesi konu ediliyor. Ayrıca Kılavuz’da bu hafta çıkan yazıları bültende bulabilirsiniz.

Yorum ve önerilerinizi de bizimle paylaşabilir, bültenin gelişimine katkıda bulunabilirsiniz.

Haftanın işçi direnişleri

İstanbul/Beşiktaş – Beşiktaş Belediyesi işçileri, keyfî şekilde işten çıkarılmalarına karşı iki ayı aşkın süredir direnmeye devam ediyor. Hâlihazırda çalışan işçiler ise maaşlarının ödenmemesi gerekçesiyle pazartesi günü iş bırakıyor.

İstanbul/Esenyurt – HepsiJet’te çalışan 21 depo işçisi, kötü çalışma koşullarına karşı direnişe geçti.

Kocaeli – Petrol-İş’te örgütlü 240 Gübretaş işçisinin, dayatılan sefalet ücretlerine karşı başlattıkları grev üç haftayı aşkın süredir devam ediyor.

Bursa/Mustafakemalpaşa – Eker Süt Ürünleri’ne ait fabrikada çalışan ve Tekgıda-İş üyesi oldukları için işten atılan işçiler, 300 gündan fazla süredir direnişte.

Adana & Mersin – Toros Tarım’da patronun dayattığı sefalet ücretine karşı işçilerin Petrol-İş öncülüğünde başlattıkları grev 220 gündür devam ediyor.

İzmir/Gaziemir – Sendikalı oldukları için işten çıkarılan 15 DIGEL Tekstil işçisinin direnişi, 186. gününde!

İzmir/Menemen – Toplu iş sözleşmesi sürecinde patronla uzlaşamadıkları için 74 gündür direnen TPI Kompozit işçileri, patronun yüzde 80 zam teklifini 1779 işçinin oy kullandığı oylamayla reddetti. İşçilerin, yüzde 120’lik zam talebinden geri adım atmıyor.

İzmir/Dikili – BTO Sen’e üye olarak TİS hakkı kazanan ancak patron tarafından baskıya uğrayan ve işten çıkarılan Queen Tarım işçileri, 2 Temmuz’dan beri işletmenin önünde direniyor.

İzmir/Kemalpaşa – Sendikal hakları gasp edilmek istendiği için greve başlayan Temel Conta işçilerinin direnişi 229. gününde.

Amasya/Merzifon – GM Teknik Cam Endüstri ve Ticaret A.Ş.’ye ait fabrikada çalışan Kristal-İş üyesi işçiler TİS sürecinde patronun dayattığı ücrete karşı grevde!

Eskişehir’de orman yangınında 10 işçi ve gönüllü yaşamını yitirdi

Eskişehir’de çıkan orman yangınında, Seyitgazi ilçesinde yangına müdahale etmeye çalışan 19 orman işçisi ve 5 AKUT gönüllüsü, rüzgârın etkisiyle yangının yön değiştirmesi sonucunda alevlerin ortasında kaldı. 24 kişinin arasında bulunan beş işçi ve beş gönüllü hayatını kaybetti. Ölen orman işçilerinin isimleri Enes Kızılyer, Eyüp Dereli, Hilmi Şahin, Tolunay Kocaman, Sercan Ünti; AKUT gönüllüleri ise Alperen Özcan, Bayram Eren Arslan, İlker Onarıcı, Muharrem Can, Tekin Enes Sarıyıldız.

Bu ölümler, Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı başta olmak üzere devlet yetkilileri tarafından “şehitlik” diye nitelenerek yüceltilirken, bu yaşanan aslında önlenebilir ölümlerin yaşanmaması için tedbir alınmaması sonucunda gerçekleşen iş cinayetleridir. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, Eskişehir ve Afyon Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından olayla ilgili soruşturma başlatıldığını duyurdu.

İzmir yangınında da görüldüğü üzere, seneler içerisinde kadrolu orman işçilerinin sayısında ciddi bir azalma var. Bu durum, kamu kaynaklarının tasarruf bahanesiyle geri çekilmesine ve bunun doğal sonucu olarak kadrolu işçilerin maliyetinden kurtulma amacına dayanıyor. Kadrolu işçilerin azalması, taşeron işçilik sistemini orman işçileri için norm hâline getirdi ve güvencesizliği normalleştirdi. Bu durum, hem işçilerin iş yükünün artmasına hem de sahayı bilen işçi sayısının azalmasına yol açıyor çünkü kadrolu işçiler aynı bölgede uzun süre kesintisiz çalışırken taşeron işçiler sözleşme temelli, geçici ve farklı bölgelerde çalışabiliyor. Bu da tecrübesiz işçilerin, henüz yeterli tecrübeye sahip olmadan ve gerekli eğitimi almadan yangına müdahalede öne atılması anlamına geliyor.

İşçiler, aynı zamanda yetersiz ekipmanla yangına müdahale etmeye çalışıyor. Yanmaz koruyucu kıyafetlerden, büyük bir yangınla baş edilmesi için gerekli olan söndürme ve soğutma ekipmanına kadar her şey yetersiz. Bunun sebebi ise devletin senelere yayılan özelleştirme politikasıyla “afetlere müdahale” gibi sermayeye kâr sağlamayacak alanlara yaptığı yatırımı küçültmesidir. Eskişehir’de sosyal medyada yayılan videolarda görüldüğü üzere, işçiler kısa kollu kıyafetlerle, ancak orman yangınıyla kıyaslanamayacak kadar küçük bir alana etki edebilen su hortumlarıyla devasa bir yangına müdahale etmeye çalışıyorlar. Başka sektörlerde görülen işçi ölümlerinde olduğu gibi Eskişehir’de orman yangınında da işçiler, göz göre göre ölüme gönderilmiş.

Uzun süredir ödeneklerin kısıtlanması sonucunda, basit yangın önleyici tedbirler dahi alınamıyor. Öncelikle, personel sayısının azalması, yangınların henüz başlangıç aşamasında tespit edilip acil müdahaleyle söndürülmesini engelliyor. Ormanlar yangın önleyici, yangınları anlık haber verecek ekipmanlardan ise yoksun. Dolayısıyla, müdahale ancak yangınlar büyüdüğünde gerçekleşebiliyor ki bu da iş işten geçtikten sonra oluyor.

Eskişehir’de orman yangınında işçilerin ve gönüllülerin ölümü bir kaza değil, iş cinayetidir. Yangına ormanların madenciliğe açılması, elektrik dağıtımının özelleşmesi sonucu bakımsız kalan elektrik hatları gibi iktidar politikaları sonucunda oluşan faktörler sebep oluyor. Yetersiz sayıda işçi ise eksik ve yetersiz ekipmanla devasa yangınlarla baş etmeye çalışıyor.

Cumartesi Annesi Emine Ocak sonsuzluğa uğurlandı

Cumartesi Anneleri’nin ve Türkiye’de adalet mücadelesinin sembol isimlerinden Emine Ocak, yaklaşık bir ay yoğun bakımda kaldıktan sonra 23 Temmuz’da hayatını kaybetti. Emine Ocak’ın cenazesi, Galatasaray Meydanı’nda yapılan anmanın ardından Gazi Cemevi’ne götürüldü. Ardından ise Emine Ocak, 30 yıl boyunca katillerinin hesap vermesi için mücadele ettiği oğlu Hasan Ocak’ın yanına gömüldü.

Emine Ocak’ın oğlu Hasan Ocak, Gazi Katliamı’nın ardından, 21 Mart 1995’te gözaltına alındı ve bir daha kendisinden haber alınamadı. Emine Ocak, kapı kapı dolaşıp oğlunu aradı. Bu sırada, bir mahkeme esnasında oğlunun akıbetini soran Emine Ocak, bir aylık hapis cezasına çarptırıldı. Kaybedilmesinin üzerinden 58 gün geçmişken, Hasan Ocak’a işkence edilerek bedeninin Beykoz’da ormanlık alana bırakıldığı ve bulunmasının ardından kimsesizler mezarlığına gömüldüğü ortaya çıktı. Hasan Ocak’ın işkenceyle katledildiği ortaya çıkartılmasına rağmen, katilleri ve katillerin ardındaki siyasi sorumlular hesap vermedi. Zaman aşımı sebebiyle olayın üstünün tamamen örtülmesi ise devletin daha önceki pratiklerinden bilindiği üzere muhtemel.

Emine Ocak, ya da direnenlerin aklına kazındığı adıyla Emine Anne, oğlunun bulunması için verdiği mücadele esnasında İnsan Hakları Derneği’yle ve gözaltında kaybedilen diğer devrimcilerin anneleri ve yakınlarıyla tanıştı. Her biri bir gün gözaltına alınan ve bir daha haber alınamayan yakınlarını arıyorlardı. Hasan Ocak’ın bulunmasının ardından Emine Ocak, oğlunun katillerinin hesap vermesi ve gözaltında kayıpların sona ermesi için diğer kayıp yakınlarıyla birlikte 27 Mayıs 1995’te Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemine başladı. Bu eylemler, Cumartesi Anneleri, daha sonra da Cumartesi Anneleri/İnsanları olarak mücadele tarihimize kazındı.

1999 yılında polis saldırıları nedeniyle ara verilen Cumartesi Anneleri eylemleri, 2009’da yeniden başladı. 2018’de, 700. hafta eylemine polis saldırdı, o sırada 82 yaşında olan Emine Ocak gözaltına alındı ve meydan, Cumartesi Anneleri’ne kapatıldı. Meydanın kapatılması, Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanlığı’na liderlik ettiği sırada gerçekleştirilen faşist uygulamalardan yalnızca biriydi. Ancak faşist uygulamalara karşı cesaret, ısrar ve kararlılık sonuç verdi; Cumartesi Anneleri 2023’te meydana geri döndüler. 1000. hafta anması da yine aynı meydanda kitlesel katılımla gerçekleşti.

Emine Ocak ve Cumartesi Anneleri’nin mücadeleleri de gösteriyor ki devlet, işkenceci ve faşist katilleri koruyor. Onları korumakla kalmıyor, aynı zamanda onların suçlarının planlayıcısı olan siyasi yetkilileri ve üst düzey güvenlik amirlerini davalara dahil dahi etmiyor. Bu uygulamalara karşı Emine Ocak’ın da 30 yıl boyunca verdiği kesintisiz mücadele, devrimci ve demokrat güçler tarafından devam ettirilecek.

Emine Ocak, 2019’da Dünya Kayıplar Günü için bir mektup yazdı, Hasan Ocak’ın kaybedilmesini ve kararlı adalet mücadelelerini anlattı.

“Biz vazgeçersek bu ülke kaybedenlerin cenneti olmaya devam edecek.

Biz vazgeçersek bu ülke yakınlarını arayanlar ve adalet isteyenlerin cehennemi olmaya devam edecek.

Biz vazgeçersek, adalet hiçbir zaman sağlanmayacak.”

Vazgeçmeyeceğiz!

Direnişin, kararlılığın ve umudun sembolü olan Emine Ocak’ı tüm direnenlerin annesi olarak sonsuzluğa uğurladık.

Gazze’de Filistinliler açlığa mahkûm ediliyor

18 Mart’tan beri şiddeti artarak devam eden İsrail saldırıları, Gazze’de soykırımı askerî yöntemlerle şiddetlendirirken, aynı zamanda insani yardımı ve Gazze’ye gıda girişini engelleyerek açlık yoluyla Filistinlileri kırıyor. ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, Hamas’ı “ateşkese ulaşmak için isteksiz” olmakla suçlarken, İsrail Savunma Bakanı Itamar Ben Gvir ise “Gazze’de gerçek bir açlık yok. Eğer aç olsalardı rehineleri geri gönderirlerdi. Hamas’ı aç bırakmayı destekliyorum” sözleriyle Siyonist saldırganlığın soykırımcı yaklaşımını görünür kıldı.

Gazze’de 7 Ekim 2023’ten beri katledilenlerin sayısı 60 bine yaklaştı. Açlık sebebiyle hayatını kaybedenlerin sayısı ise 122’ye ulaştı. Bunların 83’ü çocuk! 100 bin çocuk, bebek maması bulunamadığı için açlıktan ölüm tehdidi altında. İsrail, 2 Mart’tan beri Gazze’ye gıda girişine, Birleşmiş Milletler’in insani yardım programlarına dahi izin vermiyor. Sokaklarda insanların düşüp bayıldıklarını belirten Gazzeliler, çocukların asla yeterli beslenemediğini söylüyor. Yetişkinlerin ise bazen günlerce yalnızca su içerek hayatta kaldıkları aktarılıyor.

İsrail, ABD’nin onayı ve işbirliğiyle, kendi kontrolünde bir insani yardım kuruluşu olarak Gazze İnsani Yardım Vakfı (GHF) aracılığıyla Gazzelilere gıda ve insani yardım sağlayacağını duyurmuştu. Ancak bu vakıf, Gazzelileri yerinden etmek için kullanılan bir araç olarak tasarlandı. Gazze’de yerle bir edilmiş yerleşim yerlerinin dışında kurulan insani yardım noktalarına ulaşım, birçok insan için ancak zor şartlarda mümkün. Bu yolla İsrail, Gazzelilere “yaşamak istiyorsanız evlerinizi terk etmelisiniz” demiş oluyor, insani yardımı bir silah olarak kullanıyor, araçsallaştırıyor. Ancak buna rağmen, insani yardım noktasına ulaşan Filistinliler de yardıma ulaşamıyor çünkü İsrail askerleri, gıdaya ulaşmak için yardım noktasının önünde insanlık dışı görüntülerle yığılan kalabalığa ateş açarak katliamlarını sürdürüyor. Bu katliamlarda, yaklaşık bin Filistinli katledildi.

GHF Başkanı Johnnie Moore, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu Filistin Mültecileri Yardım ve Çalışma Ajansı’nı (UNRWA) Gazze’ye gelen yardımları dağıtmadığı gerekçesiyle suçladı, Gazze’de açlığın sebebini Birleşmiş Milletler olarak lanse etmeye çalıştı. Hâlbuki bu yardımların Gazze’ye girmesine bizzat İsrail ablukası tarafından izin verilmiyor. UNRWA İletişim Sorumlusu Juliette Touma, Moore’un suçlamalarının, Gazze’de İsrail tarafından yaratılan kıtlığın sorumlularını gizlemek için ortaya atıldığını söyledi.

Uluslararası devletlerden gelen tepkilerin ardından İsrail, yabancı devletlerden gelecek yardımların Gazze’ye havadan ulaştırılmasına izin verdiğini açıkladı. Bu, uluslararası baskı karşısında bir geri adım gibi görünse de havadan Gazze’ye atılacak yardımların, büyük bir izdihama ve insanlık dışı görüntülere yol açacağı tahmin edilebilir.

İsrail’in uluslararası alanda saygınlığı ve Gazze’de yürüttüğü soykırım politikasının meşruiyeti aşınıyor. Almanya, İsrail’in insani yardımları engelleyen uygulamalarını derhal sona erdirmesi gerektiğini söylerken, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Filistin Devleti’ni tanıyacaklarını açıkladı. Birleşik Krallık’ta ise 221 milletvekili, hükümetin Filistin Devleti’ni tanıması için bir mektup yayınladı. Başbakan Keir Starmer, Gazze’deki insani durumun savunulamaz olduğunu söylese de Filistin Devleti’ni tanımakla ilgili bir taahhütte bulunmadı.

Macron’un Filistin Devleti’ni tanıyacağını açıklaması, Birleşik Krallık’ta aynı yönde taleplerin güç kazanması, İsrail’in soykırım politikasının uluslararası desteğinin giderek azaldığını gösteriyor. Her ne kadar telafisi mümkün olmayan insani bedeller ödemişse de Gazzelilerin ve tüm dünyada Filistin halkının dostlarının, tüm suçlamalara ve siyasi baskılara karşı yürüttükleri mücadele, İsrail’in müttefiklerinin soykırım destekçisi konumlarından geri adımlar atılıyor. Tam olarak bu yüzden, mücadelenin kararlılıkla yürütülmesi gerekiyor.

Georges Abdallah 41 yıl tutsaklığın ardından tahliye edildi

41 yıldır Fransa’da tutuklu kalan Lübnanlı devrimci Georges Abdallah, 25 Temmuz’da tahliye edildi. Defalarca kez ertelenen ve yıllar boyunca bir rehine hâline gelen Georges Abdallah’ın tahliyesi, Lübnan’a sınır dışı edilmesi ve Fransa’ya bir daha ayak basmaması şartıyla gerçekleşti. Abdallah’ın özgürlüğüne kavuşması, dünya çapında yürütülen kampanyaların sonucunda gerçekleşti.

1951 doğumlu olan Georges Abdallah, İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında, 1978’de Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne (FHKC) katıldı. Bir yıl sonra, Lübnan Silahlı Devrimci Fraksiyonları’nın (LARF) kuruluşuna önderlik etti. Bu yapılanmayla bağlantılı gruplar, Fransa’da da çeşitli silahlı eylemler gerçekleştirdi. Abdallah, 1984 yılında, sahte Cezayir ve Malta pasaportu taşıdığı tespit edildiği için tutuklandı. 1987 yılında ise 1982 yılında Paris’te öldürülen ABD Askerî Ataşesi Charles Robert Ray’in ve İsrailli diplomat Yacov Barsimantov’un ölümlerinden sorumlu tutularak müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bu suçlamaya dair inandırıcı kanıtlar hiçbir zaman ortaya konamadı. Yani Abdallah, hapiste bir politik tutsak olarak tutuldu.

Abdallah 1999 yılında cezasının asgari bölümünü hapiste geçirmiş ve şartlı tahliyeye hak kazanmış olsa da serbest bırakılmadı. 2013 yılında mahkeme, Fransa’yı terk etmesi koşuluyla Abdallah’ın tahliye edilmesine karar verse de dönemin İçişleri Bakanı Manuel Valls, bu kararın uygulanmasının önüne geçti. Wikileaks belgelerine göre, 2013’te mahkemenin Abdallah’ın tahliye edilmesi yönündeki kararının ardından, dönemin ABD Devlet Bakanı Hillary Clinton, Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius’a, Abdallah’ın tutukluluğunun devam etmesi gerektiğini bildirdi, serbest bırakıldığı takdirde devrimci mücadeleye devam edeceğini söyledi. Bunlar, Abdallah’ın bir siyasi mahkûm olduğunu kanıtladı.

Abdallah, 17 Temmuz 2025’te verilen karar uyarınca 25 Temmuz’da tahliye edildi ve Beyrut’a gönderildi. Beyrut’ta bir kahraman olarak karşılanan Abdallah, 40 yılın bükemediği iradesiyle Gazze’de katledilenleri andı, devrimci mücadeleye devam edeceğini ilan etti. “Direniş zayıf değil; kanıyla mücadeleyi var eden şehitlerden aldığı güçle ayakta duruyor” diyerek direnişi selamladı.

Abdallah, özgürlük kazanılana kadar mücadelenin sürmesi gerektiğini söylerken, aynı zamanda Mısır başta olmak üzere Gazze’deki soykırıma sessiz kalan Arap devletlerini de eleştirdi, onların sessizliğini tarihe geçecek bir utanç olarak niteledi.

Lübnan’ın Che Guevara’sı, 40 yıl önce taşıdığı devrimci heyecanla, tutkuyla bağlı olduğu topraklara geri döndü. Tutukluluğuna itiraz eden sayısız devrimcinin, hak savunucusunun ve aydının mücadelesi, onun tahliyesinde rol oynadı. Abdallah, hem kendi hayatı hem de tahliyesi için verilen mücadelenin sonuç vermesiyle, kararlılıkla ve ısrarla sürdürülen hiçbir direnişin boşuna olmadığını gösteriyor.

Kılavuz’da bu hafta

Yeni Türkiye'nin Hamurunu Karmak

Yeni Türkiye’nin hamurunu karmak – Ahmet Gire

Eğer emekçi halktan yana bir Türkiye kurulacaksa, bu yeni Türkiye’nin hamurunu mayalayacak olan, sermayenin politik gücünün sınırlandırılması olmalıdır. Aksi takdirde, mevcut yoksulluğun çaresi yoktur, ekolojik olarak yaşanabilir bir ülke imkânı ise çok kısa bir süre sonra yitirilecektir. Sermayenin bu şımarık saldırganlığını siyasetin ana konusu yapmak bugün bir tercih değil, zorunluluktur. Yeni Türkiye gerçekten yeni olacaksa ancak bu yolla olacaktır. “Hele bir CHP’yi iktidarın elinden kurtaralım”cılık, Türkiye’nin kaderinin yeniden bir oldubittiyle tayin edilmesi demektir. Kaldı ki sermayenin yasal olarak sınırlanamamasının politik alana tercümesi, iktidarın da siyasal hasımları karşısında hukuki olarak sınırlandırılamamasıdır.

İşçi sınıfının mevcut kavgaya kendi talepleri ve kendi sesiyle dahil olması gerekir. Aksi takdirde, muhalefetin kazanacağı bir iktidar mücadelesinde -ki bu kısmı oldukça şüphelidir- emekçilerin payına ne düşeceğine yine başkaları karar verecektir.

Total
0
Shares
Önceki makale
Yeni Türkiye'nin Hamurunu Karmak

Yeni Türkiye'nin hamurunu karmak

Sonraki makale
İktidar ve sermaye eliyle büyütülen çocuk işçiliği

İktidar ve sermaye eliyle büyütülen çocuk işçiliği

İlgili Gönderiler