Türkiye tarihinin en görkemli halk isyanlarından biri, hatta en görkemli isyanı olan Gezi Direnişi’nin 12. yılını yaklaşık 10 gün önce geride bıraktık. Aradan geçen, artık uzun denilebilecek bu zaman diliminde hem Türkiye’de hem de Türkiye’yi yakından ilgilendirecek biçimde bölgede tarihi gelişmeler yaşandı. Gezi’nin etkilerinin bittiği düşünülürken, egemenlerin arasındaki anlaşmalarla biçimleniyor gibi gösterilen bir siyasi ortamda ve toplumun iyiden iyiye pasifleştirildiği bir dönemde, Erdoğan iktidarının pervasız bir hamlesi sonucunda, beklenmedik büyüklükte bir toplumsal tepki açığa çıktı. Saraçhane ile anılan, ancak ülke çapında etkisini gösteren halk eylemleri, toplumun iradesine sahip çıkma kararlılığını yansıtırken, Gezi’den beri yaşanan en geniş çaplı toplumsal hareketi de beraberinde getirdi.
Bu yazıda, kendini ortaya koyma biçimi, kitleselliği ve iktidara karşı düzen siyasetinin sınırlarını zorlayan, radikal bir potansiyel taşıyan hareketliliği ile birbirine doğal olarak benzetilen Gezi, Saraçhane süreciyle birlikte ele alınarak tartışılacak. Aradan geçen yılların, Gezi sonrasında toplumsal hareketleri temsil etme iddiasını taşıyan sosyalistler açısından neler getirdiğine ve neler götürdüğüne de değinilecek. Aynı zamanda hem Gezi’nin hem de kaybettiğimiz arkadaşlarımızın ölüm yıl dönümlerini yaşadığımız bugünlerde, hayatımıza damga vuran bu görkemli direniş de anılmış olacak.
“Siyaset yapıcılar” bürokratlardan mı ibarettir?
Tam da toplumun siyasetten tümüyle dışlandığı, siyasetin düzenin ana aktörleri arasındaki çekişmelerle ve çıkara dayalı birtakım pazarlıklarla şekillenen bir olguya dönüştüğü algılara yerleşmişken, faşist bir darbe girişiminin toplumun güçlü tepkisiyle tersine döndürülerek iktidar karşıtı güçlü bir ivme yaratmasının, tarihin ilerleyişi ve tarihte -sıradan- insanın eyleminin rolü hakkında bize anlatacakları var. Gündelik yaşamın ağır işleyişi içinde de geçerli olan bu özne olma hâlinin büyük bir potansiyel olarak açığa çıkması, örgütlü ve kolektif eylem yoluyla kendisini politik ve toplumsal bir güç olarak ortaya koymasıyla somutlaşıyor ve gözle görülür bir olgu oluveriyor.
Benzer çapta bir eylem dalgasını tetiklediği için Saraçhane ile birlikte anılan Gezi, sıradan insanın elitler arası çekişmelerin konusu olarak görülen siyasetin edilgen taşıyıcısı değil, bizzat siyaseti belirleme gücüne sahip aktif bir özne olarak sahneye çıktığı bir tarihsel anı ifade ediyordu. Bu bağlamda, Gezi Parkı’nı yıktırmamak dışında somut bir siyasi kazanım elde edilememiş olsa da siyasetin odağını yeniden belirlemesi itibarıyla Gezi Direnişi, hem iktidarın toplumu yönetme biçimi, hem farklı toplumsal kesimlerin birbiriyle ve siyasetle kurdukları ilişki hem de kendini yeniden tanımlama ve kurma ihtiyacını dayattığı örgütlü siyaset üzerinde dönüştürücü bir etki yarattı.
Elbette tarih Gezi’yle başlamadı ya da siyasetin tek belirleyeni Gezi olmadı. Ancak geçtiğimiz on küsür yıla bakarken Gezi’yi es geçmek, yapılacak herhangi bir politik çözümlemeyi hâlâ eksik bırakacaktır. Zaten bunu, iktidarın 2025 yılında, yargı eliyle “Gezi soruşturması” adı altında hâlâ yeni operasyonlara girişmesi, Gezi tutuklularının hâlâ büyük bir hınçla tutsak ediliyor olmaları da gösteriyor.
12 yılda değişen ne oldu?
Saraçhane ve Gezi arasındaki en önemli fark, herhalde herkesin kabul edeceği biçimde, Gezi merkezsiz bir halk hareketi olarak gelişirken, Saraçhane ile özdeşleşen direnişin, CHP ekseni etrafında gerçekleşmesidir. Her ne kadar gençlik eylemleri ve halkın kitlesel katılımı, direnişin bütünü üzerinde etkili olmuş ve CHP’yi de daha kararlı ve aktif tutum almaya itmişse de Saraçhane’nin politik gerçekliği budur. Bu gerçekliği, direnişten uzak durmanın bahanesi hâline getirmeden tespit etmek gerekir.
Gezi’de ortaya çıkan arayışın siyasette temsil sorunu, hâlâ tümüyle çözülebilmiş değil. Ancak aradan geçen zaman içerisinde, bu arayış sosyal demokrat muhalefet tarafından, tümüyle kapsanamasa da ikna edilebilir ve yönlendirilebilir hâle geldi. Daha genç kesimlere inildiğinde ise seküler olsa da sağcı ve milliyetçi söylemlere dayanan siyasetler tarafından da kısmen temsil edilebildiği bir dönüşümün gerçekleşmekte olduğu da söylenebilir.
Ana muhalefet partisinin, toplumsal muhalefetin politik temsiliyetini belirli ölçüde ele geçirmiş olması tartışılmalı. Ancak önce, Gezi’nin bir yeni kültürleşme, yeni bir toplumsallığın oluşma potansiyeline işaret eden radikal yönlerine dikkatimizi verelim.
Her ne kadar netleşmiş siyasi taleplerden ve politik bir önderlikten yoksun olsa da Gezi, İstanbul’un orta yerinde bir komünü inşa etmesiyle, burada ve sonrasında kapitalist toplum hiyerarşisine karşı dayanışma, forum ve benzeri araçlarla birlikte karar alma gibi mekanizmaların yaygınlaşmasıyla, mevcut toplumsal biçimlenişi aşan yeni bir toplum biçimini, insanların hem birbirleriyle hem de doğayla kurdukları egemen ilişkilerin değişebileceğini görünür kılıyordu. Bunun aksine, Saraçhane eylemlerinin politik birliği ve hedefleri ana muhalefetin politik ekseni etrafında daha görünür ve odaklı olsa da eylemcilerin, yalnızca öfkesini ifade etmekle yetindiği bir tablo, Saraçhane’de göze çarpıyordu. Ayrımcı, cinsiyetçi ve faşist ideolojik unsurların, hâkim olamasalar dahi pratikte kendisine alan bulabildiğini de yine Saraçhane’de gördük.
Gezi’nin ortaya çıkardığı özgürlük, bir arada yaşam gibi motiflerin tarihsel taşıyıcısı olan sol adına, hareket elbette önemli bir kitleselleşme imkânı vadediyordu. Nitekim, sosyalist hareketin yeni döneme cevap verecek biçimde yeniden kurulması gerektiğine dair yapılan tartışmalar da Gezi’nin hemen ardından gelen döneme eşlik etmişti. Bu noktada, sosyalist harekette yenilenme ihtiyacını dile getiren kesimlerin meramı, bir daha Gezi Direnişi benzeri bir toplumsal olay gerçekleştiğinde, solun buna öncülük edebilecek kapasiteye sahip olmasıydı. Yani temel hedef, “ikinci Gezi’nin” temsilcisi olmaktı. Saraçhane süreci gösterdi ki bu bağlamda, en iyi ihtimalle, ancak önemsiz görülebilecek bir ilerleme katedilmiş durumda.
Sosyalist sol 12 yılda etkisini artırdı mı?
Devrimci siyasetin, Gezi sonrasında ülkenin geneline yayılan örgütlülüğünün güçlenmesi öngörülürken, bu başarılamadığı gibi, düzen siyasetinin yöntem ve söylemleri, “ana akımlaşmak” adına sosyalist solda bir kabul olarak kendini göstermeye başladı. Özellikle 2017 anayasa değişikliği referandumu ve 2019 yerel seçimleriyle birlikte, sosyalist solun ana akımında, iktidar hedefli bağımsız siyasetinden giderek vazgeçen, bunun yerine CHP iktidarını hedefler hâle gelen bir anlayış oluştu.
Bir parantez açıp belirtilmelidir ki sosyalistlerin de güç verdiği bir iktidar karşıtı cephenin başarısının nesnel sonucu, bir CHP iktidarı olabilir. Bu, sosyalist siyaset ile sosyal demokrat muhalefet arasındaki güç asimetrisine bakılarak, elbette söylenebilir. Ancak bunun bir nesnel sonuç olarak ortaya çıkmasıyla, hatta sosyalistlerin bir seçimde şu ya da bu sosyal demokrat adayı desteklemesiyle, iktidar karşıtı cephe içerisinde kendi taleplerini gücü ölçeğinde ve kendi siyasi programatik hedefleri doğrultusunda örgütleyememiş olmayı meşrulaştırmak farklı şeylerdir. Saraçhane’de görülen de budur. Sosyalist sol, faşist darbe girişimine karşı; miting alanlarında ve eylemlerde taşıdığı taleplerle, temsil ettiği siyasetle, kendi ideolojik hattına bağlı bulunan insanlardan oluşan bir örgütlülükle değil, bir CHP mitinginin katılımcısı olarak bulundu.
Dolayısıyla, eğer Saraçhane’yi Gezi’nin üzerinden geçen 12 yılın bir sınavı olarak göreceksek, 12 yıl önceye kıyasla sosyalist solun toplumda yönlendirici olabileceği bir birikimi sağlayamamış olduğu, hatta Gezi’de olduğu gibi alana ideolojik rengini vermeyi bile Saraçhane’de başaramadığı söylenebilir. Çeşitli yayın organlarında çıkan ve Saraçhane’nin yarattığı yadsınması mümkün olmayan siyasi potansiyeli, sanki bu başarısızlık ortada durmuyormuşçasına tartışan değerlendirmeler, en başta aradan geçen 12 yılın hafızasına sahip olanların aklıyla dalga geçmektir.
“Bir daha Gezi olursa buna öncülük edecek kitleselliği” inşa ettiğini savunan, “kitlesel faaliyetleri” ile övünen partilerin yayınları, bu konuda örnek olabilir. Saraçhane’nin nasıl da bağ kurulması ve örgütlenmesi gereken bir potansiyel olduğu anlatılırken, “Gezi benzeri bir kitlesel direnişe neden en ufak bir öncü müdahalemiz olamadı?” sorusunu sormamak, en hafif tabirle vurdumduymazlık, ancak aslında siyasetini gözden geçirme zahmetine girmek istemeyen, devrimci siyasetin toplumsal etkisinin “sıfır” olmasından zerre kadar rahatsızlık duymayan bir aklın tezahürü olarak anlaşılabilir.
Toparlayacak olursak, birtakım sonuçları şöyle özetleyebiliriz:
- Gezi’nin radikal potansiyeli, AKP sonrası Türkiye’de kendini benzeri bir radikallikle yeniden üretme ihtimali olsa da zaman içerisinde düzen siyaseti tarafından kısmen kapsanmış durumdadır.
- Örgütsüz bir halk isyanı da olsa Gezi’nin taşıdığı özgürlükçülük, katılımcılık, dayanışmacılık gibi değerler, 2013’te alana sosyalistlerin renk çalmasına olanak tanımıştı. Saraçhane sürecinde ise bu mümkün olmadı. Üzerine, seküler milliyetçi muhalefet, özellikle gençler arasında azımsanmayacak bir etkiye sahip oldu.
- Sosyalist sol, aradan geçen 12 yılda, devrimci siyaseti toplumsallaştırmakta başarısız oldu. Dahası, iktidar karşıtı mücadelede devrimci siyasetin bağımsız varoluşunu aşındıran tasfiyeci bir dalga solun ana akımında etkili oldu. Saraçhane, 12 yılın özeleştirisini de içeren tartışmaları tetiklemeliyken, hâlinden memnun bir solu görünür kıldı. 2014 yılında sosyalist bir yayında yazılan bir Gezi değerlendirmesiyle 2025 yılında yazılan bir Saraçhane değerlendirmesinin, sol adına aynı sorunları, kendi konumunu sorgulamaksızın ortaya koyuyor olması, “yenilikçi” solun herhalde pek de yenilikçi olmadığını gösteriyor.
Devrimci yıkıcılık, demokratik arayışlarla birleşmeli
Buraya kadar yazılanlardan çıkacak sonuç, ülke gerçekliğinden ve toplumun taleplerinden kopuk bir sekterliğe dayanan “devrimcilik” vurgusunun ön plana çıkartılması gerektiği olmamalıdır. Yukarıda da bahsedildiği gibi, sosyalist parti ve örgütlerle sosyal demokrat ana muhalefet, ayrıca Kürt hareketi etrafında şekillenen muhalefet arasında ciddi bir güç asimetrisi vardır ve bu ne yakın zamanda kapanacaktır ne de siyasete bu açı yokmuş gibi yaklaşmak ilerletici olacaktır. Velhasıl, sosyalist devrimci siyaset her şeyi “düzen içi” diye yaftalayarak, müdahale edemediği gerçekliği reddetmek üzerine kurulu bir yolda yürüyemez. Kendisini, içinde bulunduğu koşullara göre üretmeli, düzen içi birtakım unsurlarla kaçınılmaz olarak yan yana gelişlerin olabileceğini kabul etmelidir. Ancak terazinin bir kefesi buysa, diğer kefesinde yıkıcılığı sürekli keskin olan bir devrimcilik var olmalıdır.
Gezi Direnişi’nin ardından katedilen yolda, devrimci değerlerin aşınmasında, bu direnişe, “devrimci özneyi bekleyen halk kitlelerinin” varlığı kabul edilerek yaklaşılmasının da etkisi vardır. Sosyalist solda toplumsal dinamiklerle ilişkisini derinleştireceği bir yeniden kuruluş ihtiyacını haklı biçimde dile getiren özneler, ilgili dinamiklerle ilişki kurmayı öncelerken, dönüştürücü bir yaklaşım geliştirmeyi ihmal etmişlerdir. Hâlbuki toplum, hiçbir zaman verili biçimde devrimi de devrimci özneyi de beklemez.
Klasik iktisatçıların terimlerine başvuracak olursak, düzenin tümüne yönelen yıkıcılığı ifade eden devrim talebi, bizzat devrimci siyaset tarafından şekillendirilerek üretilmelidir. Yani arz, talebi öncelemelidir. Gezi Direnişi gibi toplumsal isyanlar, devrimci taleplerin üretilmesi adına elverişli ortamları oluştursa da talebin kendisi değildir. Bu yönüyle, içinde devrimci değerlerin yeşereceği bir toplumsallığı oluşturmak da sosyalist devrimci mücadelenin bir görevidir. Gündelik siyasette demokratik mücadele başlıklarında mücadele yürütülürken, örgütlenme zemininin, düzenle uzlaşmayan uçları sivriltecek bir ideolojik dönüştürücülükle yoğrulması, bu yüzden önemlidir.
Devletin, toplumun ezici çoğunluğundan kendi varlığını olumlayacak bir desteği bulabildiği -ne kadar tırpanlanmış olurs olsun- anayasal bir düzende, biçimsel olarak reformculuğun sınırlarında dolaşan, ancak özünde devrimci bir ideolojik formasyonu üretip yaygınlaştıran bir siyaset tarzı, bugün hâlâ doldurulamamış bir boşluk. Gezi’nin ihtiyaç duyduğu, ancak yaratılamamış olan, budur. Hamasi geliyorsa; gençlik siyasetinden kadın mücadelesine, Kürt sorununun çözümünden sendikal örgütlenme önündeki engellerin kaldırılmasına kadar farklı mücadele başlıklarında sosyalistlerin, kendi perspektiflerini yansıtan, talepler içeren, mütevazı da olsa iddialı ve ikna edici bir hareketi örmeleri, mümkün değil midir? Artık ikinci Gezi’yi geçtik, “ikinci Saraçhane” gerçekleştiğinde, konu mankeni olarak değil, bu taleplerin taşıyıcısı ve talepleri taşıyan toplumsal kesimlerin temsilcisi olarak alanda bulunmaları mümkün değil midir?
Bu sorulara olumsuz cevap veriliyorsa, bir Gezi değil, bin Gezi de yaşansa herhalde buradan sosyalist siyaseti özgün varoluşuyla kitleselleştirecek bir yol çizilemeyecektir.
Bitirirken
Yazının başında, Gezi’nin de Saraçhane’nin de tarihi yapan özne olarak insanı görünür kıldığını belirtmiştik. Bu bize bir kere hak edilmiş bir iyimserlik sağlamalı. Siyaseti Erdoğan’ın hamlelerine, Bahçeli’nin açılımlarına değil; bizzat çoğunluğu emekçi olan halkın iradesine bakarak yorumlamak gerekiyor. Buradan okuyacak olursak, faşist darbe ve kayyum girişimi, Saraçhane’deki kitlelerce püskürtüldü; Kürt halkının tavizsiz direnişi, Bahçeli’nin elini uzatmasına sebep oldu. Dolayısıyla, karamsarlığa kapılmayacak, kritik anlarda ortaya çıkıp rolünü oynayan emekçi halkın, moda terimle, “ferasetine” güveneceğiz. Ancak politik sezgilerle ortaya çıkan bu hareketlere bilinç katmak, onları direnişin ötesine geçirip kurucu bir yıkıcılığın taşıyıcısı hâline getirmek, ısrarlı bir devrimci faaliyetle mümkün olacaktır.
Gezi’ye ve Gezi Direnişi sırasında yitirdiklerimize yeniden selam olsun!










