Kılavuz Bülten; haftalık gelişmeleri, gözden kaçanları, emekçilerin gündemlerini yorumluyor ve sizlerle buluşturuyor.
Bu haftanın bülteninde geçtiğimiz haftanın işçi direnişlerinin yanı sıra 18 Mart’tan bu yana devam eden sokak hareketliliği, boykot çağrısı, Hakan Fidan’ın ABD Dışişleri Bakanı’yla yaptığı görüşme, Gazze’deki son durum ve ABD’deki Signal skandalı konu ediliyor. Ayrıca Kılavuz’da bu hafta çıkan yazıları bültende bulabilirsiniz.
Yorum ve önerilerinizi de bizimle paylaşabilir, bültenin gelişimine katkıda bulunabilirsiniz.
Haftanın İşçi Direnişleri

- Türkiye çapında – DİSK’in çağrısıyla birçok farklı şehirde birçok işletmede işçiler, saat 12:00’de iş bırakarak “Direnişteyiz” başlıklı bildiriyi okudu.
- İzmir – Devam eden toplu iş sözleşmelerinde patronun, işçilerin taleplerini kabul etmemesi sonucunda greve çıkan Sunel Tütün, Oryantal Tütün, TTL Tütün fabrikalarındaki 1700 işçi, bayramı grevde geçirecek.
- İzmir – Toplu iş sözleşmelerinde işçilerin taleplerinin karşılanmaması üzerine Konak, Gaziemir ve Çiğli belediyelerinde grev kararı asıldı.
- İzmir/Buca – Buca Belediyesi işçileri, ücretlerinin ödenmemesi nedeniyle iş bıraktı. Buca Belediye Başkanı Görkem Duman, hakkını isteyen işçileri hedef gösterdi.
- İzmir/Kemalpaşa – Temel Conta işçileri, sendika yetkisini tanımayan patrona karşı başlattıkları direniş 110. gününde! İşçiler mücadelelerine kararlılıkla devam ediyor.
- Manisa – Mercan Makina fabrikasında, Birleşik Metal-İş yetki belgesini aldıktan sonra 35 işçi işten çıkarıldı. İşçiler, 10 gündür direniyor ve sendikal hakları için mücadeleye devam edecek!
Baskının Dozu Artarken Direniş Güçleniyor

İktidarın darbe yoluyla İstanbul Belediyesi’ne çökme ve Erdoğan’ın rakibi olacak cumhurbaşkanı adayını ekarte etme planı, tüm toplumu ayağa kaldırdı. Türkiye’de yıllardır görülmemiş kitleselliğe ulaşan eylemler karşısında iktidar güç kaybediyor, güç kaybederken toplum üzerindeki baskının dozunu artırıyor. Erdoğan, eylemlere katılarak seçme ve seçilme hakkını savunan yurttaşları hedef aldı, bunların “hesabının sorulacağını” söyleyerek tehditler savurdu. Aynı zamanda Erdoğan, “Heybede duran büyük turpların” henüz ortaya dökülmediğini belirterek, yargı eliyle sürdürülen operasyonların genişletilmeye çalışıldığını akla getirdi.
Üniversiteler Ayağa Kalktı
Yıllardır “apolitik” olduğu söylenen gençlik, İmamoğlu’nun ve onunla beraber gözaltına alınan, 48’i tutuklanan belediye başkanları ve personelinin ardından eylemlere öncülük etti. CHP’nin kararsız ve sokaktan kaçan tutumunu değiştiren gençlik direnişi, eylemlerin sokaklara daha fazla yayılmasına öncülük etti, sokaktaki muhalefete enerji kattı ve üniversitelerin hâlâ iktidar karşıtı birer merkez olduğunu yeniden gösterdi. Gençlik, toplumsal olaylara ve kendi geleceğine sahip çıkma konusunda duyarlılık sahibi olduğunu da tüm topluma kanıtladı.
Buna karşın, Gezi Direnişi’ne kıyasla farklı bir gençlik profili de mevcut. Tüm çocukluğu ve ergenliği ayrımcılık, ırkçılık, kadın ve LGBTİ+ düşmanı bir savaş propagandasıyla geçmiş olan günümüz gençliğinin içinde faşist denebilecek düşüncelerin ağırlığı yok değil. Eylemlerde de şahit olunduğu üzere, azımsanmayacak sayıda eylemci öfkesini kadın ve LGBTİ+ düşmanı küfürlerle, Kürt halkının demokratik taleplerini ve siyasi temsilcilerini hedef alarak ve solun sembollerine saldırarak dile getirdi. Tüm dünyada yeni faşist siyasetler ve ideolojiler yükselirken, Türkiye’de de gençliğe sirayet eden bu fikirler, örgütlü olmasa da büyüme potansiyeli taşıyor. Bu yüzden sosyalistler başta olmak üzere sola görev düşüyor. Dolayısıyla, üniversitelerde ve gençlik örgütlenmelerinin tümünde, siyaseten ortaya çıkan dinamizmi örgütlü harekete dönüştürmek, aynı zamanda faşist düşüncelere karşı eşitlikten, barıştan ve kardeşlikten yana fikirlerin ağırlık kazanmasını sağlamak, örgütlü öğrenci hareketinin görevi.
Gözaltı ve Tutuklama Terörü Öğrencileri ve Basını Vurdu
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın Perşembe günü yaptığı açıklamalara göre eylemler gerekçe gösterilerek 1879 kişi gözaltına alındı, bunların 260’ı tutuklandı. Gözaltıların çoğu, eylem alanında değil ev baskınlarıyla gerçekleşti. Gözaltına alınanların çoğunlukla işkenceye ve kötü muameleye maruz bırakıldı. Özellikle öğrenci gençliği hedef alan gözaltı ve tutuklamalar da yine özellikle üniversitelerdeki sosyalist öğrencileri hapsetmeye yönelik bir araç olarak kullanıldı. Darbe dönemlerini aratmayan bu gözaltı ve tutuklama terörü, solun direnişle olan bağını kriminalize etmeyi ve sosyalistlerin öncü rol oynama ihtimallerini daha en başından engellemeyi amaçlıyor. Bu hâliyle devlet, sola yönelik bir çökertme operasyonu yürütüyor, muhalefetin en direngen kesimi olan devrimciler susarsa toplumun susacağını biliyor. Ancak devrimciler susmayacak!
Gözaltı terörünün bir diğer kurbanı da gazeteciler oldu. Bir garip tutuklama ve salınma vakası yaşandı. Yasin Akgül, Kurtuluş Arı, Gökhan Kam, Ali Onur Tosun Bülent Kılıç, Hayri Tunç ve Zeynep Kuray önce gözaltına alındı. Sonrasında tahliye edildiler, ancak siyasi talimatla savcı, ilk başta talep etmediği tutuklamayı talep etti ve gazeteciler tutuklandı. Aradan iki gün geçtikten sonra ise gazetecilerin serbest bırakıldığı duyuruldu. Bunun, uluslararası basın kuruluşlarının baskısıyla ilgili olduğu düşünülüyor. Yargı, iktidarın faşist politikalarını yürütebilmesi için araç olarak kullanılırken, uluslararası kuruluşların baskısı da kararlarda belirleyici oluyor. Cuma günü Evrensel muhabiri Nisa Sude Demirel ve ETHA muhabiri Elif Bayburt’un gözaltına alınması, Flu TV kurucusu İlker Canikligil’in tutuklanması ise gazeteciler ve basın üzerindeki baskının devam edeceğine işaret ediyor.
Sosyal Medyaya Sansür, Televizyonlara Fahiş Ceza
İmamoğlu’nun tutuklandığı ilk günlerde sosyal medya platformlarına kısıtlama getirildi. Halkımız artık VPN kullanmaya alışmış olsa da iktidar, Gezi’yi kâbuslarından bir türlü atamayan iktidar, Gezi Direnişi’nin örgütlenmesinde Twitter’ın rolünü hâlâ hatırlıyor, anlık kitlesel haberleşmenin önüne geçmeye çalışıyor. Sosyal medyanın yeniden normale dönmesinin ardından ise bu sefer sol/sosyalist partilerin, inisiyatiflerin ve medya kolektiflerinin hesaplarına erişim engeli getirildi. İktidar talebiyle otoriter iktidarların dostu Elon Musk’ın sahibi olduğu X (Twitter) tarafından sayıları belki de yüzleri bulan hesap engellendi.
Kılavuz’un X hesabı da engellendi, yeni X hesabından yayına devam ediyor. Neredeyse tüm gençlik örgütlerinin X hesapları Türkiye’den erişime engellenirken siyasi partilere ve fenomenlere varıncaya dek engellemeler genişledi. Türkiye’nin istekleri, X’i bile isyan ettirdi, yapılan bir resmî açıklamada, 700’den fazla hesabın engellenmesine yönelik mahkeme kararlarına itiraz ettikleri belirtildi.
Basına uygulanan sansürden televizyonlar da payını aldı. RTÜK tarafından Sözcü TV’ye 10 gün yayın durdurma, Halk TV ve Tele 1’e beşer program durdurma ve para cezası verildi. Now TV’ye de İmamoğlu davasının hukuksuzluğunun dile getirilmesi bahane edilerek para cezası verildi. Buna ek olarak RTÜK, YouTube üzerinden yayın yapan Fatih Altaylı ve Flu TV’ye, 72 saat içinde yayın lisansı almaları gerektiğini bildirdi. Bu şekilde RTÜK, daha önce Cumhuriyet’in YouTube kanalı için yaptığı üzere, denetimini internet ortamına da yaymaya çalışıyor.
Tüm bilanço, iktidarın halkın direnişinin büyüme ihtimalinden ne kadar korktuğunu gösteriyor. Baskı, ancak gerçek bir tehdit karşısında başvurulan bir araçtır. O yüzden iktidarın baskısını değil, o baskıya sebep olan, AKP iktidarını zayıflatan gençlik ve halk hareketini selamlıyoruz. Bu hareketle birlikte, Türkiye’de senelerdir süregelen tepkisizlik ve yılgınlık sona erdi, iktidarın darbe planına karşı büyük bir tepki, halk tarafından verildi. Şimdi bu tepkinin örgütlü bir şekilde süreklileşmesi gerekiyor. Üniversiteler başta olmak üzere, sokaklarda görevimiz budur.
Boykot İşe Yarar Mı?

Bu zamana kadar sosyalistler hep emekçinin üretimden gelen gücünü kapitalist düzenin şah damarı olarak işaret etti. Grevler bu nedenle emekçinin mücadelesi için en kullanışlı stratejilerden biri oldu. Tabii kapitalist devletlerin de en çok korktuğu şey oldu.
Yaşanan tüm bu gelişmelerin üzerine öğrencilerin çoğunlukla dile getirdiği “genel grev, genel boykot” sözünün görece daha az tehlikeli olan “boykot” talebi karşılık buldu. CHP lideri Özel tüm muhalefeti iktidara yakın bazı şirketlerin ürünlerini boykot etmeye çağırdı. Üretimden gelen gücün yerine “tüketimden gelen güç” ile stratejiyi kurmak, bununla birlikte sokağa çıkarak halkın gerçek örgütlü gücünü göstermek yerine insanları evlerinde bireysel hayatlarında küçük değişiklikler yaparak bir mücadelenin parçası yapmak devrimci siyaset için bir geri çekilme olarak görülebilir. Bununla birlikte, kapitalistlerin üretim süreçlerine bi şekilde müdahale ediliyor olması anlamlı denebilecek bir şeydir. Bu nedenle boykot, boykota destek vermekle birlikte, yetersiz görülmeli, mücadelenin sokağa çıkarak ve örgütlü hareket ederek mümkün olabileceği vurgulanmalıdır. Boykot edilen ürünler ve boykot edilme sebepleri ise şunlar:
- Espressolab – AKP’li eski belediye başkanı Kadir Topbaş’ın İBB Başkanı olma yetkisini kullanarak sağladığı imkânlar, Erdoğan, Bahçeli ve Bilal Erdoğan’ın destekleri
- D&R – “Pelikancı” adıyla bilinen Turkuvaz Medya Grubu’na aittir.
- İdefix – Turkuvaz Medya Grubu’na aittir.
- CNNTürk – Yandaş basın
- TRT – Yandaş basın
- TGRT – Yandaş basın, İhlas Holding’e ait
- İhlas Ev Aletleri – AKP’ye yakın İhlas Holding’e aittir. Boykot gündeminden hemen sonra yönetim kurulu başkanı Mücahid Ören, Erdoğan’ı ziyaret etmiştir.
- İhlas Haber Ajansı (İHA) – İhlas Holding’e aittir.
- Turkuaz Yayınevi – Turkuvaz Medya Grubu’na aittir.
- Demirören Haber Ajansı (DHA) – AKP ile kurulduğu günden bu yana yan yana, AKP’nin medyayı kendi çıkarına göre şekillendirmesinde önemli bir araca dönüşmüş şirket.
- Millî Piyango – Demirören’e aittir.
- Misli.com – Demirören’e aittir.
- İddaa.com – Demirören’e aittir.
- Ülker – Erdoğan’ın İBB Başkanlığı döneminde şirket, onun sayesinde büyümüştür.
- ETS Tur – Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’a aittir.
Hakan Fidan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Görüştü

Hafta içinde Hakan Fidan, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile ABD’de görüştü. Görüşmede ana eksenin Suriye’deki durum bağlamında Türkiye’nin Kürtlerle ile ilgili isteklerinin, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemini alması sebebiyle uygulanan CAATSA yaptırımlarının kaldırılması talebi ve Türkiye’nin F-35 programına dahil olması için girişimlerin oluşturduğu düşünülüyor.
Görüşme sonrasında ABD tarafından yayınlanan resmî açıklamada ABD’nin Ukrayna ve Ermenistan-Azerbaycan arasında barışın sağlanması için Türkiye’nin desteğinin istendiği belirtildi. Açıklamada, ayrıca, Türkiye’nin bölgede IŞİD’in yenilmesinde oynadığı role de değinilerek, “uluslararası terörizm ve İran’ın istikrarsızlık yaratan eylemlerinin merkezi” olmayacak istikrarlı ve birliğini sağlamış bir Suriye’nin kurulmasında işbirliği istendi.
ABD, bölgeyi İran’ı çevreleyecek ve bir sonraki saldırıyı İran’a yöneltecek şekilde şekillendirmeye çalışıyor. Türkiye’den de bu konuda uyumlu bir rol oynamasını talep ediyor. Bölgede liderlik için İsrail ile rekabet içinde olan Türkiye, İran karşıtı bir cephenin parçası hâline gelebilir. Bunun gerçekleşmesi ise Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) durumuna bağlı olacak gibi görünüyor.
Türkiye, SDG’nin tasfiye edilip rejimin bünyesinde erimesini isterken SDG, kendi özerk yapısını korumak istiyor. Dolayısıyla, Türkiye-ABD ilişkilerinin, Suriye bağlamında, Şam’da iktidar olan HTŞ ve SDG arasındaki ilişkinin seyrine göre dalgalanması beklenebilir. Türkiye’nin tüm bu süreçten ümit ettiği ise ABD’yle uyumlu hareket etmesi karşılığında kendisine uygulanan yaptırımların kaldırılması ve F-35 programına yeniden dahil edilmesi.
Görüşme sonrasında ABD’nin yaptığı resmî açıklamada en dikkat çekici unsur, Türkiye’deki tutuklamalar ve eylemlerle ilgili endişe ifade eden cümleydi. ABD, bir yandan Türkiye ile ortak hareket ederken diğer yandan uyarılarda da bulunuyor. Türkiye tarafı, görüşmede ABD’nin “endişesinin” dile getirilmediğini söylese de bu iddia yalanlandı. İktidar, içeride baskıyı artırırken dışarıda ABD’ye daha fazla taviz veriyor, iç siyasetteki kırılganlığını emperyalizme sunduğu hizmetle dengelemeye çalışıyor.
Türkiye’de eşitlik ve özgürlük, emperyalistlerin tahakküm aracı olarak kullandıkları “endişeler” sonucunda değil, emekçilerin ve ezilen halkların ortak mücadelesiyle gelecek.
Gazze’de Soykırım ve Faşizmin Normalleşmesi

18 Mart’ta İsrail’in ateşkesi bozup Gazze’ye saldırılarına devam etmesinin ardından, 27 Mart’ta açıklanan sayıya göre, 855 Filistinli katledildi, bin 869 Filistinli yaralandı. Gazze’de hayatını kaybedenlerin sayısı 50 bini aştı, sadece 10 gün içinde 140 bin kişi yerinden edildi. Uluslararası kuruluşları ve yasaları umursamayan Siyonist İsrail Devleti, Gazze’de soykırımı devam ettirirken Batı Şeria’ya da saldırılarını devam ettirerek Filistin’i imha etme politikası güdüyor. Batı Şeria’daki saldırılarda, Oscar ödüllü No Other Land (Başka Toprak Yok) filminin yönetmeni Hamdan Ballal, İsrailli yerleşimciler tarafından saldırıya uğradı ve İsrail polisi tarafından gözaltına alındı. Gözaltında işkenceye uğratılan Hamdan Ballal, serbest bırakıldı, ancak İsrail’in sınırsız devlet terörü devam ediyor.
Filistin, yıllardır bir laboratuvar gibi de kullanılıyor. İsrail’in elinde silahlar ve taktikler test ediliyor, Filistinliler denek olarak kullanılıyor. Faşizm, liberal Batı’da Nazizm ile özdeşleştiriliyor ve Nazizmin açıkça savunulması dışındaki tüm radikal sağcı fikirler bir şekilde “özgürlük yelpazesi” altında kendine yer bulabiliyor. İsrail, Filistinlilere karşı uyguladığı sömürgeci şiddetle “beyaz adamın onurunu” koruyor. Özellikle son bir buçuk yılda yaşanan dizginsiz soykırım savaşı, tüm Batı dünyasında faşist yöntemlerin normalleşmesine katkı sunuyor. Çünkü İsrail’de normalleştirilen, başka bir yerde de normalleşiyor.
ABD’de Fulbright bursuyla Tufts Üniversitesi’nde doktora yapan ve Filistin yanlısı eylemlerden tanınan Rümeysa Öztürk, evinin önünde, sokak ortasında bu eylemler gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Rümeysa Öztürk’ün vizesinin iptal edildiğini ve sınır dışı edileceğini açıkladı. Öztürk’le birlikte 300 kişinin daha aynı gerekçeyle vizelerinin iptal edildiğini açıklayan Rubio, kararı savundu, “kampüsleri yakıp yıkmanız için vize vermiyoruz” dedi. İsrail’in Gazze’deki soykırımına karşıt sesler susturuluyor, akademiye ve basına uzanan bir sindirme politikası güdülüyor. Benzer politikalar Batı Avrupa’nın “demokrasi şovalyeleri” tarafından da uygulanıyor.
Liberal kalemler tüm günahlardan Trump’ı sorumlu tutsalar da Ukrayna’da da Gazze’de de savaşın sorumlusu Biden’dı. Dolayısıyla Trump, bir devlet politikasını devam ettiriyor. Ukrayna’da Nazizm, “özgürlük savaşçısı” olarak selamlanırsa, İsrail’in soykırıma varan sömürgeci şiddeti “meşru müdafaa” sayılırsa bu, tüm dünyada savaşın, şiddetin ve ırkçılığın yaygınlaşmasına hizmet eder. Bu da demek oluyor ki; otoriter liderler, içinde yaşadığımız dünyanın sebebi değil, sonucu! “Batı değerleri” adı altında savunulan değerler, sömürgeci ve ırkçı bir özü taşıyor ve bu öz yolunu bulup dışarı taşıyor.
Signal Skandalıyla Ortaya Dökülenler

Amerikan Güvenlik Danışmanı Michael Waltz tarafından Husilere yönelik saldırı planlarının konuşulduğu Signal sohbet grubuna, The Atlantic editörü Jeffrey Goldberg davet edilince, Signal’de konuşulan savaş planları sızdı. Bu olay, ABD’de bir skandala dönüştü. Saldırı planının saat saat ve kullanılacak askerî araçlarla birlikte paylaşıldığı grubun konuşmalarının sızmasına sebep olan hata, bir askerî güvenlik sorunu yarattığı gerekçesiyle gündem oldu çünkü konuşmalar, saldırıdan önce sızsa planlanan operasyon başarıya ulaşmayacak, hatta belki de ABD pilotları öldürülecekti.
Grupta konuşulanların gizli bilgi olmadığını, dolayısıyla sızıntının sorun olarak görülmemesi gerektiğini belirten yetkililerin sözleri kamuoyunu ikna edemiyor. ABD gündeminde ulusal güvenlik eksenli konuşulan bu skandala sebep olan mesajlarda ise ilgi çekici yönler var.
Bir tanesi, Yemenli Husilerin elinde bulunan gemisavar füzelerine karşı koyacak ekipmanın Avrupalıların elinde olmaması. Husilerin kapitalistler için yarattığı en önemli sorun, Kızıldeniz’e gemi sokmayarak uluslararası ticareti sabote etmeleri. Amerikalılar, deniz yolunu açmayı yalnızca kendilerinin başaracağını düşünüyor, bu yüzden saldırıyı kendisi planlıyor. Aynı zamanda, Husilere karşı koyacak materyalin Avrupalıların elinde bulunmayışı, Avrupa’nın askerî olarak ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor. Trump yönetimiyle beliren “başınızın çaresine bakın” tavrı, bu yüzden Avrupa’nın endişelenmesi için yeterli bir sebep, çünkü ABD koruması olmadan Avrupa kendisini koruyacak kapasiteye sahip olmayabilir.
İkinci önemli nokta ise Signal konuşmasında açıkça görülen Avrupa düşmanlığı. ABD, özellikle Trump yönetiminde belirginleştiği üzere, Avrupa Birliği ile açık bir rekabet içinde. Signal’de de yetkililer, bir yandan deniz yolunu ancak ABD’nin açabileceğini savunurken diğer yandan bunu Avrupalı devletlerin ticareti lehine de yapıyor olmaktan memnun değiller. Giderek daha fazla belirginleşen bu tutum ABD siyasetinde derinleşirse, Avrupa Birliği ile daha düşmanca ilişkiler ortaya çıkabilir.
Kılavuz’da Bu Hafta
Bir direnişin analizi: Ne yapmalı? – Oktay Işıklar

İktidarın baskıcı politikalarına, gözaltı ve tutuklama terörüne karşı CHP’nin yetersiz muhalefeti, her kesimden kitleler tarafından açıkça görülüyor. CHP yönetimi, bir yandan kendi geleceğini tayin edeceği bir mücadeleye girişmek zorunda kalırken, diğer yandan eylemleri düzen içi sınırlar içinde tutmak gibi imkânsız bir göreve talip. CHP’nin, “barışçıl” gösteriler adı altında, Saraçhane’de (ve önümüzdeki günlerde başka miting alanlarında) mitingler yapmak dışında bir politik ufku bulunmuyor. Bu siyasi yaklaşım, aslında yukarıda bahsettiğimiz çelişkili durumdan kaynaklı olarak daha en baştan başarısız olmaya mahkûm. Bu siyaset, aynı zamanda, başta üniversite gençliği olmak üzere mücadeleyi daha ileriye taşımak isteyen çeşitli kesimlerin kriminalize edilmesini kolaylaştırarak gözaltı ve tutuklamaların önünü açıyor.
Direnişi büyütmenin ve kalıcılaştırmanın olanakları – Kerem Yıldırım (Forum)

19 Mart isyanı üzerinden bir hafta geçti. İsyanın bir haftalık seyri detaylı bir çözümleme yapmamıza olanak sağlamıyor ama genel bir çerçeve çizmemize izin veriyor.
AKP-MHP rejimi kendisine karşı ayağa kalkan kitlelerin isyanını, hedef tahtasına oturttuğu burjuva muhalefet, yani CHP üzerinden sınırlandırıyor. Faşist iktidar bloğu, kitlelerin isyanını CHP ile kontrol altında tutuyor. Siyasal pratiği esas olarak burjuva seçimlere girmek ve CHP’yi desteklemek olan reformist sosyalistler de bu kontrolde yardımcı rol oynuyor. AKP-MHP rejimi eylemlerin CHP’yi aşmasını istemiyor. Çünkü isyan CHP’nin, yani düzen siyasetinin kontrolünden çıktığı anda, “şahsının” da tespit ettiği üzere, devrimci komünist hareketlere/”marjinal sola” büyüme olanakları doğacaktır. Bu olanağın işletilmesi ise direnişin kalıcılaşmasına yol açacaktır. İçinden geçtiğimiz sürecin birinci olgusu budur.










