21. yüzyılın büyük savaşlarının arifesinde olduğumuz hissi her sabah uyandığımızda beynimizde şimşek gibi çakıyor. Bugün Ortadoğu’da tökezliyor gibi görünen emperyalist saldırganlığın, varoluşunun bir niteliği olarak saldırganlıktan ve kan dökmekten vazgeçmeyeceğini içten içe biliyoruz. Çağımız dengelerin olduğu bir çağ değil, dengelerin inşa edileceği ya da hiçbir zaman edilemeyeceği bir çağ. Savaşın politik ekonomisi, bu dengenin yeniden inşası için bir araç olarak kullanılıyor.
Engels, insanlığın toptan yok oluşunun ve bütün iktisadi altyapının üzerinde yükselen toplumsal yapıyla iç içe geçmiş olan biyolojik var oluşumuzun sınırlılıklarının altını çizmekten geri durmazdı. Yani şafaktan önce dünyadaki yaşamın da sonlanması riski olarak her daim mevcut çünkü emperyalizm, kârlılık krizine çözüm olarak savaşın politik ekonomisini kullanmaktan ve savaşları yaygınlaştırmaktan geri durmuyor. Ancak bugün varız ve mücadele ediyoruz. Devrimcilerin bütün amacı insanlığın hâlâ yaşayabilecek yılları varken, komünizmi egemen kılmaktır.
Teknolojik gelişmelerin yıkıcı etkisi
Bugün içinden geçtiğimiz dönem, insanlığın geliştirdiği üretim araçlarının kapitalist üretim ilişkilerinin kabuğunu iyice zorladığı bir dönem. Burada şunun altını çizmek gerekir, üretim araçları ve üretim ilişkileri arasındaki kapitalist üretim tarzı altında çözülmesi imkânsız çelişkiye mesiyanik bir perspektifle yaklaşılamaz. Bu çelişki, sınıflı üretim tarzlarında o ya da bu şekilde varlığını sürdürdü ve sürdürüyor; ancak çelişkinin varlığını sürdürüyor olması, zorunlu olarak barış ve eşitlik içinde bir dünyanın kurulacağını garanti etmiyor. Bu çelişki bize sadece politik stratejinin belirleneceği sınırlılıkların ve imkânların kavranacağı zemine dair fikir verecektir.
Nitekim bugün bu çelişkinin en temel görünümlerinden biri geliştirilen üretim araçlarının insanlığın üzerine korku, stres ve lanet olarak çökmesinde görülür. Komünizmin dünyasında kutlanacak bir buluş veya insanlığın sevinçle karşılayacağı birçok gelişme, kapitalist sistemin egemenliği altında yaşayan insanlara, iş güvencesi gibi maddi yaşamı yeniden üretme imkânlarının belirsizliğini hatırlatır. Örneğin birçoğumuzda olan diş sıkma probleminin önemli bir kaynağı buradadır. Eğer patron ya da üst düzey bir bürokrat değilsek, geleceğimize dair duyduğumuz kaygı bir kuruntu değil hakikattir.
Bu çelişkinin bir diğer görünümü de toplumsal üretimin önemli bir bölümünün, sabırla ve kâr amacı olmadan üzerinde araştırmalar yapılması gereken teknolojik gelişmelerin piyasanın insafına bırakılmış olmasıdır. Bugün yapay zekâ teknolojilerinin kullanımının derhal bırakılması gerekmektedir. İnsan ilişkilerinde ve emek süreçlerinde yarattığı yıkımın yanı sıra neden olduğu ekolojik tahribat, insanlığın gelmiş olduğu noktada ödeyebileceği bir bedel değildir. İnsanların üzerinde Antik Çağ mitolojilerindeki tanrılar gibi yükselen, bütün dünyanın kolektif emeğine el koyan ve Epstein gibi kimi zulüm adalarına girebilmek için yalvarmaktan çekinmeyen bir grup dolandırıcı kâr etsin diye dünyayı bir saatli bombaya çevirmenin hiçbir kültürde ya da hiçbir tarihsel uğrakta mantıklı bir açıklaması olamaz.
Hâlbuki bu teknolojinin sağaltılması için sabırla bekleyecek, onu güvenli hâle getirmeden kullanıma açmayacak, teknolojiyi kamusal olarak örgütlenmiş bir tartışmaya açacak ve bu teknolojiyi ancak onun dünyanın yararına olduğuna kanaat getirildiğinde aktif hâle getirecek bir sürecin inşa edilmesi gerekirdi. Bunun yerine, mevcut güç ilişkilerini şekillendiren ve onun üzerinde yükselen politik ekonominin bir sonucu ve nedeni olarak Elon Musk’ın 1.4 trilyon dolarlık servetinin her saniye artışını izliyoruz.
Şunu belirtmeden geçmeyelim, bugün üzerinden trilyon dolarlar kazanılan bu teknolojinin kaderi, ABD borsasında yaşanacak bir potansiyel krize bağlı. Yıkıcı bir krizin yaşanması hâlinde elbette yapay zekâ teknolojileri uçup gitmeyecek, dünya eskisi gibi olmayacak ve kamu fonlarıyla yapılan yatırımlar sürekli kılınmaya çalışılacak. Ancak her masada konuşulan ve insanlığı uzay çağına çıkaracağı söylenen “vibe”i gözlerden ıraklaşıp CNC tezgahı gibi mütevazı konuma gelecek. Çünkü kâr oranlarının düşme eğilimi karşısında her şey geçicidir ve geçmek zorundadır da! Kapitalizmde asıl sorun, durağanlıktır.
Savaşlar çağının şafağı
Günümüzü savaşların şafağı olarak görmemizin başka bir nedeni de ABD’nin önderlik ettiği emperyalist bloğun gücünde görülen göreli düşüştür. Bu düşüşün askeri yansımalarını ABD ve İsrail’in İran’a saldırdıklarında aldıkları yanıtta gördük. Batı bloğu birleşik bir güç oluşturamadı, ABD ve İsrail savaşı zaferle sonuçlandıramadı. Türkiye’de mevcut iktidara meşruiyet sağlama sözü verenlerin küresel meşruiyeti sarsıldı. Bütün dünya halklarında ABD ve İsrail’in başlattığı savaşın bedelini neden kendilerinin ödediğine dair bir soru işareti var.
Savaş henüz bitmedi ve barış hâlâ pamuk ipliğine bağlı. Bunun nedeni yaşamın olağan akışının ve savaşlarla bozulmamış işleyişinin ABD aleyhine ilerliyor oluşudur. ABD Çin’e karşı üretim kapasitesini yitirirken hâlâ askeri üstünlüğe sahip ve bunu kullanmadığı takdirde hegemonik konumunu hızla kaybedeceği ortada. Bu da önümüzdeki günlerin neden savaşlara gebe olduğunu gösteriyor.
Bildiğimiz gibi savaşın tarihi kapitalizmden eskidir. İnsanlık uzun bir süredir savaşlarla yaşıyor ancak savaşın kapitalizmdeki anlamıyla diğer üretim tarzlarındaki anlamı aynı değildir. Ücretli emek ve pazar ekonomisinin egemen olduğu bir toplumda, savaşın politik ekonomisi ve savaş araçlarının üretimi de bu ilişkilerle şekillenir. Savaşın hedeflerinden biri de aynı zamanda bu iktisadi ilişkinin akışını değiştirmektir. Savaşın politik ekonomisi içeride işçi sınıfının ücret ve hak mücadelelerini bastırmanın, dışarıda ise emperyalist tahakkümünü dayatmanın yolunu sunar.
ABD’nin içinde bulunduğu çelişki, dünyaya kendisinin dayattığı neoliberalizmle birlikte Asya ülkelerine göndererek yitirdiği üretim kapasitesinin yarattığı politik etkilerin kendi aleyhine gerçekleşmesidir. Refah devletini lağvetmek ve kendi işçi sınıfını boyunduruk altına almak için başvurduğu sanayisizleşme stratejisi, bugün politik ve finansal güç kaybı biçimini alıyor. Özellikle ABD’nin finansal gücünün temeli olarak petrol ticaretinin dolara endekslenmesinin ve doların rezerv para olmasının dayanağı olan politik ve askeri güç de aşınıyor. Üretici güçten yoksun askeri ve finansal gücün sürdürülmesinin uzun vadede imkânsız olduğu görülüyor.
ABD’de mevcut yönetimin “Amerika’yı yeniden büyük yap” (Make America Great Again – MAGA) sloganıyla vücut bulan hedefi, yeniden üretici güç olmaktır. Bunun için Güney Amerika’yı ucuz emek gücü ve ucuz enerji-doğal varlık kaynağı olacak bir arka bahçeye çevirmeye çalışıyor. Savaşın politik ekonomisi, bu hedefe en ulaşmak için en kısa yolu sağlıyor. Venezuela’ya gerçekleştirilen saldırının ve Küba’da ambargonun altında yatan neden de bu. Üretici güçlerin geri çağrılması için ABD sermayesine bunun gibi daha çok “teşvikler” verilmesi gerekiyor. Finansal spekülasyonla servet kazanmaya alışmış ABD sermayesinin büyük sabit sermaye yatırımlarına girişmesi, büyük teşvikler olmadan pek de mümkün değil.
Yukarıda, sanayisizleşmenin ABD’nin finansal gücünü dünyaya dayatmak için başvurduğu bir strateji olduğundan bahsettik. Şimdi ABD’deki politik iktidarın yanıt bulması gereken bir soru da ABD’nin yeniden sanayileşmesi hâlinde işçilerin politik gücünün nasıl sınırlandırılacağıdır. ICE gibi göçmen düşmanı uygulamalarla kendine meşruiyet yaratmaya çalışan ABD yönetimi, artacak emek gücü talebinin emek gücünün değerinde, yani ücretlerde bir artışa neden olmamasını nasıl sağlayacağının da yolunu bulmak zorunda. ABD’de yükselen ve belli açılardan reformist bulunan sosyalist mücadelenin ve bunun devrimci formlarının daha da güçlenmesinin önüne geçmek de egemenler için aynı tarihsel dönüşümün yarattığı bir diğer sorundur. Bütün bunlar yaşanırken, ABD’nin hegemonik konumunu da korumak zorunda olduğunu unutmayalım.
Bu dönüşümün bir diğer yansıması da neoliberalizmle egemen olmuş, ABD’ye ucuz emek gücü tayin etmek için işleyen ihracata dayalı üretim biçiminin kaderidir. Hiçbir emperyalist devlet, lanetle andıkları eski refah devletine geri dönmek istemiyor. İşçi sınıfının politik zorlaması ve Sovyetler Birliği gibi tarihsel çapaların olduğu eski dönemde patronlar sermaye çevrimini işçi sınıfının tüketimine odaklamışlardı. Türkiye gibi ülkelerde sermaye çevriminin temel uğrağının önemli bir kısmını iç tüketim oluşturuyordu. Ancak ihracata dayalı üretim modeliyle tüketim uğrağı, emperyalist hiyerarşinin üst basamaklarındaki ülkelere taşındı. Küresel ticaret hız kazandıkça ve lojistik teknolojisi geliştikçe gelişmiş kapitalist ülkelerin işçilerin ücretleri, en yoksul olanların işçilerinin emek gücü değerine inmeye zorlandı.
Küresel rekabet dedikleri, aslında dünyadaki en düşük emek gücü değerinin standartlaştırılması sürecidir. İçinden geçtiğimiz tarihsel sürecin egemenler için yarattığı sorunlardan biri de budur. Gümrük vergileriyle koparılacağı iddia edilen ticari bağların bu işlevi nasıl devam ettirilecek?
Savaşın politik ekonomisi
Savaş, egemenlerin zihnindeki bu soruların önemli bir bölümüne bir yanıt olarak görünüyor. İlk olarak savaş toplumsal emeğin önemli bir bölümünün seferber edileceği bir alan. Savaş, savaş makineleri üretecek insana savaşacak insandan daha fazla ihtiyaç duyar. AB ülkelerinin artıracakları savaş bütçeleri, Türkiye gibi ülkelerinin kamu bütçelerinin önemli bir kısmını yatıracağı savaş sanayisi, artık değerin üretildiği alanlardır. Böylece savaşa yönelik üretim başat hâle geliyor, bilgi teknolojilerinden sanayi üretimine her şey öncelikle savaşta tüketilecek mallar üretmek için dizayn ediliyor. Almanya’daki otomobil fabrikalarının savaş makinelerinin üretileceği tesislere dönüşmesi de bunu gösteriyor. Savaş başat iktisadi faaliyetimiz hâline geliyor. Savaşın politik ekonomisi denilerek kastedilen, işte bu dönüşümdür.
Üretim açısından düşünüldüğünde, diğer sektörlerle savaşa yönelik üretimin herhangi bir farkı yoktur. Hele üretim bantlarında çalışan bir işçi açısından düşünüldüğünde, son ürününün bir otomobil mi yoksa zırhlı bir savaş aracı mı olacağı önemsizdir ki kapitalist üretimin tarihi işçinin nihai ürüne ve somut emeğe yabancılaştırılmasının tarihidir. Savaşı diğer sektörlerden ayıran temel unsur, nihai ürünlerin nasıl tüketildiğidir. Bir ailenin akşam yemeğinde tüketilecek konserve ile ölüme gönderilen bir askerin sırt çantasına konacak olan konserve arasında temel bir fark vardır. Birincisi için işçilerin ücretleri vasıtasıyla elde ettikleri alım gücü gerekir ki o yemek sofraya gelebilsin. Diğeri ise kamu finansmanıyla ve ihale yoluyla bir sermayedardan devlet tarafından alınıp askere verilir.
Böylece savaş, kâr realizasyonu sorununu işçilerin kursağına herhangi bir şey girmeden kısa vadede çözmek için de bir anahtar olur. Savaşın politik ekonomisinin yürütülmesinin başat aktörü devletler aracılığıyla organize edilen bu çevrimde işçinin tüketimine ihtiyaç duyulmaz. İnsan öldürmek için atılan ve atıldığı gibi tüketilen bombaların üretilmesi için canlı emeğe ihtiyaç vardır elbette ama bu canlı emekten ürettiklerini tüketmesi istenmez. Bu üretimin nihai ürününün tüketimini ölü bedenler yapar.
Savaş aynı zamanda işçilerin zorla boyunduruk altına alınmasını kolaylaştıracak politik konjonktürün can simididir. Ülkemizde sıkça tanıklık ettiğimiz NATO’culuğun yanı başında duran “vatan, millet, Sakarya” söylemi işçileri “fedakârlığa” zorlarken, patronların kârlarını artırmanın bir kılıfı olarak televizyon dizilerinden haber bültenlerine her yeri kaplar. Bu konjonktür, muhalefetin tepesine çökmek için de birebirdir. İnsanların “vatan haini” olma hızı savaşın şiddeti büyüdükçe artar. Bunun yanında başka bir şey de artar: Üretilen savaş araçlarının tüketilme hızı. Kontrolden çıkmamış -mesela topyekûn bir nükleer yıkım- bir savaş, sermaye sınıfı için çok kârlı bir iktisadi faaliyet olabilir.
Şimdi savaşa yönelik bütün bu tespitlerimizi ABD’nin ve diğer ülkelerin egemen bloklarının önlerine koydukları sorularla birlikte düşünelim. Kâr realizasyonunun mekanının değiştirilmesi sorunu, emek gücü talebinin artmasıyla ücretlerin nasıl sınırlandırılacağı sorunu ve işçi sınıfının politik mücadelesinin nasıl bastırılacağı sorunu… Savaşın politik ekonomisi, bu sorulara kısa vadede bir yanıt verme tarzıdır. Böylece egemenler refah devletine geri dönmeden, aynı zamanda küresel ticarete ve işçi sınıfı tüketimine de bel bağlamadan sermaye çevrimini sağlayabilir. Uluslararası savaş, aynı zamanda bir iç savaş biçimini alır ve toplumsal muhalefet zorla bastırılabilir. Örneğin, Filistin’de soykırımda kullanılan izleme araçları, ABD’de göçmenlere ve muhalefete karşı kullanılıyor. Son olarak, savaş yoluyla milliyetçilik naraları eşliğinde işçiler cehennem koşullarında çalışmaya zorlanabilir.
Savaş sadece doğal varlıklara el konulması, ülkelerin kaynaklarının gasp edilmesi, cinayetin devasa boyutlara ulaşması ve emperyalist hiyerarşinin yeniden tesisi demek değildir. Aynı zamanda mevcut politik ilişkiler içinde gerçekleştirilmesi zor, hatta imkânsız dönüşümler için de başvurulabilecek bir araçtır. Kapitalizmin asla bitmeyecek krizlerini egemen sınıf lehine geleceğe ötelemenin bir yoludur. Bir anomali değil, kapitalizmin çoklu krizlerindeki sıkışmışlığın ürettiği bir uğraktır.
Refah devletinin ortadan kaldırılması ve neoliberalizmin egemen kılınması için dünya üzerinde birçok darbe ve savaş yaşandı. ABD’nin başını çektiği emperyalist blok, kendi avantajlarına olan bu düzeni silahlarıyla inşa etti. Şimdi inşa ettikleri bu sistemden çıkmak istiyorlar, bu nedenle en iyi bildikleri yönteme, zora başvuruyorlar ve daha da başvuracaklar. Zor, hegemonya mücadelesinin zorunlu aracı olduğu kadar toplumsal değişimlerin de katalizörüdür.
Lakin savaş aynı zamanda bahislerin yeniden açılmasına da neden olabilir. Savaş istikrarlı iktidar ilişkilerinin güç çatışmasına döndüğü tarihsel anlar yaratır. Hele ki hegemonik güç değişimleri, masa başı planlarının çok ötesine taşan politik durumlar yaratma potansiyeli taşır. Ancak Lenin ve yoldaşları emperyalist savaşa karşı nasıl barışı savunup kendi düşmanı egemenlere karşı savaşı yükselttilerse, bugünkü tarihsel görevimiz de budur. Hem kazanacağımız hem de koruyacağımız bir dünya var!








