Türkiye’de her iş cinayeti, tek bir fabrikanın duvarlarını aşan, ülkenin üretim rejimine kazınmış karanlık bir imza olmuştur. Yasalar yürürlükte kalmış, yönetmelikler ise neredeyse sistemin lütfuna uygundur ama işçinin yaşamı, kârın muhasebe defterinde küçücük bir satıra sığdırılır. Dilovası’nda ikisi çocuk altı kadın işçi, Amed Kulp’ta göçükte dört işçi, Urla’da genç bir elektrik işçisi yüksekten düşerek, Aliağa’da ise gemi geri dönüşüm tesisinde çalışan bir işçi üzerine düşen tonlarca ağırlığın altında iş cinayetinde katledildi. Son on gün içinde 12 işçi, sermayenin kanlı kâr hırsı ile öldürüldü. Coğrafyalar değişse de imza değişmiyor: Denetimsizlik, taşeronluk, usulsüz raporlar ve devlet-sermaye ortaklığının ürettiği kader dili. Medya birkaç saatliğine “kaza” diyerek çekilip gidiyor, yoksulluğun kokusunu, tozunu taşıyanlar ise her gün aynı zulmü yaşayarak yeni günü bekliyor, “Ne zaman?” diye.
Kapitalizm yalnızca artı-değere el koymuyor, aynı zamanda yaşamı maliyet hesabına çeviriyor. Marx’ın sözünü ettiği o “ölümcül düzenlilik”, Türkiye’de çıplak bir alışkanlığa dönüştü: Düşen iskele, patlayan tank, çöken galeri… Her dosya “inceleme başlatıldı” cümlesiyle açılıyor, “işçinin dikkatsizliği” ile kapatılıyor neredeyse. Böylece cinayetin faili soyutlanarak, sorumluluk aşağıya devredilmiş, ölüm tanrısal bir plana havale edilmiş oluyor. Oysa plan dünyevi. Kârı azalmayan, üretimi durmayan, raporu usulüne uygun çıkan bir plan.
Rakamlar ise buz gibi ve tartışmasız bir hakikati gösteriyor. İSİG Meclisi 2024’te en az 1.929 işçinin öldüğünü açıkladı1, DİSK-AR ise aynı yıl bu ölümlerin neredeyse tamamının önlenebilir olduğunu2. Önlenebilir olanın önlenmemesi, bir “teknik eksiklik” değil, siyasal ve sınıfsal bir tercihtir. Türkiye’de iş güvenliği harcamaları Avrupa ortalamasının çok altında kalmış; bütçeler, ILO’nun alt sınır diye işaret ettiği düzey yerine üretim maliyetinin kenarına iliştirilmiş durumda. Arada bulunan fark bir bedenin, bir nefesin, bir evin ışığının sönmesi anlamına geliyor. Urla’daki o zincir, Dilovası’ndaki o valf, Kulp’taki o havalandırma… Hepsi tasarrufun başka adları.
Devlet burada yalnızca ihmal ve gecikmeden dolayı sorumlu değildir, ideolojik ve kurumsal bir makine gibi işlemiştir. “Kader” ve “fıtrat” gibi kavramların arkasında bu ideolojik makine vardır. Böylece Gramsci’nin kavramsallaştırdığı biçimiyle hegemonik bir rıza üretilmekte; öfke patrona değil yazgıya yöneltilmekte, suç üretim ilişkilerine değil bireysel “dikkatsizliğe” bağlanmaktadır. Yani devlet sermayeyi yalnızca kollukla, yasalarla değil, diliyle de korumaktadır. Polis ya da jandarma ise her seferinde hazır tutulmakta. Bir fabrikanın önünde yapılan anma “kamu düzeni” gerekçesiyle dağıtılmakta, acı suskunluğa zorlanmakta, yas bile disipline edilmektedir. Foucault’nun biyopolitikası tam orada hegemonya ile birleştirilerek, ölümün nerede ve nasıl hatırlanacağı dahi sistemleştirilmeye çalışılmaktadır.
Bütün bunların üzerinde asılı duran, kâğıt üstünde bir sistemden de bahsetmek gerekir. 6331 sayılı yasa, yönetmelikler, yönergeler, risk analizleri, eğitim formları, imzalar, dijitalleşme… Ama bu kâğıtlar çoğu kez piyasanın ürünüdür, sanayi patronlarının yanında yer alır. Bağımsız olması gereken denetim, hizmeti satın alanın, yani patronların çıkarına bağlanarak ilerler. Uzmanın kaleminin işaret ettiği her “eksik” işinden olma, sektörden dışlanma riski demek. Denetim bu yüzden güvenlik değil, patronlar için hizmet kalemi durumunda. Kulp’ta mevcut görünen cihazın aslında çalışmadığı, Dilovası’nda iş yeri için “çalışmaya uygun” yazan raporun üç ay sonra patlamaya eşlik ettiği ortaya çıktı. Bunlar tesadüf değil, düzenin işleyiş biçimidir.
Örgütsüz işçilerin can güvenliği daha az
2024 yılında neredeyse 2 bin, 2025’in ilk 10 ayında ise yaklaşık 1.800 işçinin iş cinayetinde öldüğünü İSİG Meclisi’nin raporlarından okuyoruz. Türkiye’de yaklaşık on altı milyon işçinin yalnızca küçük bir bölümü sendikalı kalmış durumda. Kamu sektörünü çıkardığımızda yaklaşık yüzde yediye denk gelen sendikalaşma oranı, sınıf genişlerken örgütlülüğün daraldığını gösteriyor. İSİG’in ve DİSK-AR’ın yıllardır altını çizdiği gibi, ölümlerin ezici çoğunluğu sendikasız işyerlerinde gerçekleşiyor. Çünkü sendika yalnızca zam pazarlığı değil; iş durdurma yetkisi, temsilci denetimi, kayıt şeffaflığı ve en nihayetinde “hayır, bu koşullarda çalışmıyoruz” diyebilme gücüdür.
Örgütsüz işçi yalnız kalmış; itirazı bireysel cesaretine ve işten atılma korkusuna bağlanmış durumda. Bu yüzden sendikasızlaştırma politikası, sendika barajı, grev ertelemeleri, sarı sendika ağları, personel temsilciliği sadece ücretleri değil, yaşamı da hedef almaktadır.
Aziz Çelik’in emek, sınıf, sendikalar ve endüstri ilişkilerine dair çalışmaları, bu çemberin adını ortaya koymaktadır3. Devlet tarafsız kalmamış; emeğin aleyhine, sermaye sınıfının lehine konumlanmıştır. “Sendikal hakların varlığı”, çoğu kez kullanılabilirlikten ziyade vitrin işlevi görmekte; örgütlenme hakkı barajlarla, ceza rejimleriyle, kollukla, yargıyla çevrelenmiş durumda. Sarı sendika, patronun dilini işçinin ağzına yerleştiren bir aygıt olarak işlemekte.
Tam da bu nedenle, sendikasızlık “sosyolojik bir gerçeklik” değil, “siyasal bir mühendislik” olarak okunmalı. 12 Eylül’den günümüze uzanan kapitalist saldırı, işçi sınıfını yalnızlaştırmış ve sınıfın kendisine yönelen saldırılara karşı kolektif bir şekilde karşı koyma kapasitesini sınırlandırmıştır. Bu yalnızlık iş kazasını “olağan”, ölümü “kaçınılmaz” göstermektedir. Oysa sınıf, kendini hatırladığı anda yalnızca ücretini değil, zamanını ve hayatını da geri istemeye başlar. 15-16 Haziran’ın gölgesi bugün hâlâ uzun düşüyorsa, bunun nedeni geçmişin nostaljisi değil, örgütlü işçinin düzen için gerçekten bir tehdit olarak görülmesidir. Patronun, devletin, piyasanın asıl korkusu da budur.
Sınıf bilinci, bu noktada edebi bir dilden çok somut bir hakikate açılır: Sendika, işçinin sesi değil, nefesidir. Kulp’taki güvencesizliği durdurabilecek olan, cesur ama bireysel çıkışlar değil, kolektif iradeyle mücadelenin örülmesidir; Dilovası’nda çocuk işçiliği, güçlü bir sendikal örgütlenmenin yaratılabildiği koşullarda “olağan” görülemez.
Çözüm, ne yalnızca bir prosedürde ne de tek başına bir yasa değişikliğinde. Çözüm; işçi komitelerinden bağımsız denetim komitelerine, taban örgütlenmesinden grev hakkının fiili kullanımına uzanan bir bütünlüktür. “Sosyal diyalog” diye pazarlanan, işçi sınıfıyla patronu, patronun lehine uzlaştırmaya çalışan ve sınıfın gücünü elinden alan formüller, eşitsizliğin kozmetiğinden öteye geçmez. Sınıfın karşı hukuku, örgütlü iradeyle başlar. İş güvenliğinin yetersiz olduğu durumlarda üretimi durdurma hakkı; patron aklayıcı iş güvenlik piyasasına karşı bağımsız denetim; sarı sendika duvarını aşan taban komiteleri; kadın işçilerin, göçmenlerin görünür ve söz sahibi olduğu komiteler, meclisler oluşturulmalıdır.
Türkiye’de işçi ölümleri, bir güvenlik “ihmali” değil, kapitalist sınıfın tercihi olarak yaşanmaktadır. Bu tercihi geri çevirecek olan şey yasa değil, yasayı zorlayacak kolektif güçtür. Devletin emeğe karşı tarafsızlığı bir efsanedir; emeğin hukukunu ancak emek yaratır. Ve o hukukun oluşturulmasının koşulu, “Biz bu koşullarda çalışmıyoruz. Biz yaşamak için örgütleneceğiz, başka yol yok” diyerek ellerimizle masalara vurup ayağa kalkmaktır.










