Dünya çapında sağ ideolojilerin yükselişi, birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Genel olarak belirli politik çıktılar üzerinden ilerleyen sağ siyasetler, karşısında güçlü ulusal ya da uluslararası sol/sosyalist bir odak olmadığı durumlarda, önceki döneme göre çok daha pervasızlaşan, emek, kadın, mülteci karşıtlığını en uçtan savunan bir noktaya gelmiştir. Dünya kapitalizminin vahşileşme süreci tarihsel bir kırılmadan ziyade, neoliberalizmden sonraki “yeni” bir tarihsel uğrak olarak önümüzde durmaktadır. Sağcılığın yükselmesiyle beraber lider kültü, kapitalist “çoğulculuğun” yerine oturmuştur. Artık parlamentolar değil kişiler, burjuva demokrasisi değil yeni faşizmin anti-demokratik uygulamaları gündemimizdedir.
Bugün Trump, Modi, Erdoğan, Bolsonaro, Meloni gibi figürler yalnızca “kötü liderler” değildir; bunlar kapitalizmin krizinin aşılamadığı koşullarda, ihtiyaç duyulan daha çıplak bir baskı aygıtının inşasının politik ifadesidir.
Marx ve Engels’in yazdığı Komünist Parti Manifestosu’nun İkinci bölümünde yer alan ünlü formülasyon bugün tüm açıklığıyla önümüzde durmaktadır: “Her çağın egemen düşünceleri, egemen sınıfın düşünceleridir”.
Günümüzde de egemen sınıf sermaye sınıfıdır. Onun topluma dayattığı düzenin ideolojik şekillenmesi ise kadın düşmanlığı, emek düşmanlığı, mülteci düşmanlığı ve şoven milliyetçilik üzerinden gerçekleşmektedir.
1970’lerden itibaren derinleşen kârlılık krizleri, neoliberal dönemde sosyal devletin tasfiyesi, finansallaşma ve spekülasyonun üretimin önüne geçmesi, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlaşması, ekolojik yıkımın ve iklim krizinin derinleşmesi, emperyalist savaşların ve bölgesel çatışmaların süreklileşmesi gibi sonuçlar doğurmuştur.
Kapitalizmin bu aşamasında siyasal gericilik, her alanda emperyalizmin ayırt edici özelliğidir. Bugün yaşanan, tam da bu siyasal gericiliğin küresel ölçekte kalıcılaşmasıdır. Sermaye sınıfı, artık “liberal demokrasi” maskesini taşımanın maliyetli hâle geldiği koşullarda açık otoriter, faşist yönetim biçimlerine yönelmektedir.
Bu yazıda özellikle son günlerde tartışma konusu olan “karşı devrim” kavramı üzerine bir tartışma yapılacaktır. Türkiye’de AKP iktidarıyla zirve noktasına ulaşan, dünya kapitalizminin son yıllarına damga vuran sürecin bir karşı devrim mi yoksa çürüyen kapitalizmin yeni bir tarihsel uğrağı mı olduğu üzerine tartışılacaktır. Bu bağlamda, devrim/karşı devrim kavramlarının da tekrar üzerinden geçilecektir.
Yeni faşizm: Klasik faşizmin devamı mı, farklı bir form mu?
Klasik komünist literatürde, özellikle Dimitrov’un Komintern’e sunduğu ünlü raporda faşizm şöyle tanımlanır:
“Faşizm, finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür.”1
Bu tanımda iki kritik unsur vardır ve bu unsurlar görmezden gelinerek bir klasik faşizm tanımlaması yapmak, bugün yükselmekte olan faşizm ile arasındaki farkı ortaya koymak çok mümkün değildir;
- Sınıf karakteri: Faşizm, “ara sınıfların öfkesi” ya da “halkın cinneti” değil; finans kapitalin çıkarlarını korumak için örgütlenen bir diktatörlüktür.
- Terörist biçim: Burjuva demokrasisinin biçimsel özgürlükleri bile ortadan kaldırılır; sendikalar, komünist partiler, devrimci örgütler fiziksel şiddetle ezilir.
Dimitrov’un yukarıdaki alıntıda işaret ettiği klasik faşizmde, sermaye sınıfı içindeki en şoven ve en gerici kesimlerin iktidarı söz konusudur ve faşizm, kapitalizmin “olağan sürecinde” istisnai bir rejim olarak yükselir. Klasik faşizm, sermaye düzeninin içindeki en gerici çatlağın iktidarıyla oluşmaktadır. Clara Zetkin daha 1923’te, “Faşizm, dünya burjuvazisinin proletaryaya karşı başlattığı genel saldırının yoğunlaşmış ifadesidir.”2 demişti.
1930’larda İtalya ve Almanya’da tam anlamıyla tek partili faşist diktatörlükler henüz her yerde kurulmuş değildi ama faşizme özgü öğeler olan göçmen düşmanlığı, milisleşmiş paramiliter yapılar, yargının siyasallaşması, kadınların ev içine kapatılmaya çalışılması, sendikal hakların fiilen yok edilmesi, medya tekelleşmesi dünyanın birçok ülkesinde sermaye rejiminin “normal” parçası hâline gelmiş durumdaydı. Bugünkü “yeni faşizm” tartışmasıyla klasik faşizmin kesişim noktası, belirli pratik uygulama ortaklıklarından ziyade sermayenin tekleşmesi, faklı burjuva unsurların tasfiyesi şeklinde kodlanabilir.
Bugünkü “yeni faşizm”, klasik faşizmden farklılaşmaktadır. Klasik faşizmde kapitalizm içerisindeki gerici, şoven ve emekçilere terör uygulayan çatlağın iktidar koşulları söz konusuyken, bugün dünya çapında kapitalizmin güncel formu tümüyle aşırı sağcı aktörleri yükseltmektedir. Yani sermaye düzeninin içerisindeki bir çatlağın egemenliğinden ziyade, sistemin kendisi bir bütün hâlde bu uygulamalara yönelmiştir. Kapitalizmin bugünkü “normali” yeni faşizmdir.
Bugün birçok Marksist, yeni faşizmi, bir yandan burjuva demokrasisi-faşizm sarkacında ele almaktadır. Faşizmi sürekli bir otoriterleşme süreci, diğer yandan da kriz anlarında hızla açık faşist diktatörlüğe sıçrayabilecek bir zemin olarak tarif etmektedir. Uluslararası hegemonya mücadelesi ve ulusal ekonomik dengesizlikler de bu sarkacın açık diktatörlüğe doğru yönelmesini sürekli hâle getirmektedir.
Bugün de dünya burjuvazisinin saldırısı, göçmen kamplarından kadın bedenine, grev yasaklarından polis şiddetine kadar her alanda, bu yeni faşizan biçimlerle yürütülmektedir. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, faşist figürlerin son dönemde dünyanın dört bir yanında ortaya çıkmasının nedeni, sermaye düzenindeki dönüşümdür.
Sosyalist bloğun yokluğu ve sermayenin “at koşturması”
20. yüzyılın çoğunu içine alan bir dönemde, tüm bürokratik yozlaşmalara rağmen, dünya ölçeğinde bir sosyalist blok, dünya burjuvazisinin hareket alanını sınırlıyordu.
Bu blokun çözülmesinin ardından emperyalizm, 1990’lardan itibaren “tarihin sonu” teziyle birlikte neredeyse sınırsız bir hegemonya iddiasında bulundu. IMF, Dünya Bankası, NATO vb. kurumlar üzerinden neoliberal yeniden yapılandırma ve askeri müdahaleler eş zamanlı yürütüldü. Sosyal devletin kırıntıları bile metalaştırılırken, işçi sınıfının kazanımları tek tek geri alındı.
Lenin’in dediği gibi, emperyalist aşama, kapitalizmin küresel ölçekte bütün dünya nüfusunu birkaç “ilerlemiş” ülkenin mali sermayesinin pençesine soktuğu bir dönemdir. Bugün sosyalist bir blok olmadığında, “alternatifsizlik” duygusu kitlelere dayatılıyor; her tür isyan “popülizm”, “otoriterlik”, “aşırılıkçılık” diye yaftalanıyor; reformist sol ise kapitalizm içinde “insancıl düzen” arayışına sıkışarak, düzenin otoriterleşmesine karşı gerçek bir alternatif sunamıyor.
Bu boşlukta, “yeni faşizm” kitlelere yegâne radikal seçenekmiş gibi sunulabiliyor. Trump’ın sahte anti-elitizmi, Modi’nin Hindu milliyetçiliği, Erdoğan’ın İslamcı-milliyetçi söylemi, Avrupa’da “ulusun yeniden doğuşu” söylemleri hep bu boşluğu kullanıyor.
Kapitalizmin dönüşümü mü, karşı devrim mi?
Yaşanan süreç bir “karşı devrim” değil, kapitalizmin kendi iç dönüşüm süreci, yani yeni faşizmin ulusal ve uluslararası düzeyde kurumsallaşmasıdır.
Bu başlığın, daha doğrusu yazının genelinin doğru kavranabilmesi için Marksist literatürde devrim ve karşı devrim kavramlarını yeniden hatırlamakta fayda vardır. Devrim, üretim ve bölüşüm ilişkilerini değiştiren, bir sınıfın başka bir sınıfı alt etmesi ve iktidarı almasıyla başlayan bir süreçtir. Toplumlar tarihi incelendiğinde, sınıflı toplumların gelişim süreçleri net bir şekilde görülebilmektedir. Örneğin Ekim Devrimi, sınıflı toplum düzenine, feodal/kapitalist sistemin çarkına sokulmuş bir çomaktır. Devrimden sonraki aşamalarda sosyalist inşa süreci bu devrimin bir parçası ve ilerleticisidir. Bununla beraber, Sovyetler’in dağılma süreci bıçak sırtı gibi yaşanmamış, devrimci inşa sürecinde karşı devrimci bürokratların sistemi çürütmesiyle devrim gerilemiş ve karşı devrim kazanmıştır.
Devrimciler ve karşı devrimciler vardır ancak sosyolojik ilerlemede devrim ve karşı devrim kavramları otoriterleşme, açık faşizm uygulamaları ya da tersinden sosyal devlet icraatlarıyla değil, farklı sınıfların birbiriyle olan mücadelelerinin sonucunda üretim ilişkilerinde meydana gelen değişimle açıklanmalıdır.
Bir devrimci iktidarın kurulmasından sonra, bu devrimci iktidarın içten ya da dıştan gelen karşıt sınıf güçleriyle devrilmesi, onun yerine eski düzenin ya da onun daha gerici bir biçiminin yeniden inşa edilmesidir karşı devrim. Burada temel nokta şudur: Karşı devrim, devrimci bir inşanın tersine çevrilmesidir. Yani ortada bir işçi iktidarı, bir sosyalist inşa vardır ve bu inşa geriye döndürülür.
Benzer bir örnek olması açısından, Çin’de Mao sonrası “kapitalist yolcular”ın iktidarı ele geçirmesi ve ülkenin giderek kapitalistleşmesi, bir karşı devrimci dönüşüm olarak ele alınır.
Türkiye bağlamı: Burjuva devrim ve burjuva devlet
Türkiye’de ise 1923’te kurulan Cumhuriyet, her ne kadar feodal ve yarı-sömürge ilişkileri kısmen tasfiye etmiş olsa da, sınıfsal karakteri itibarıyla bir burjuva devrimdir.
Toprak reformu son derece sınırlı kalmış, işçi sınıfı siyaset sahnesine bağımsız bir özne olarak çıkarılmamış, devlet aygıtı, asker–sivil bürokrasi ve burjuvazinin ittifakına dayanmıştır.
Dolayısıyla, 1923’ten bugüne yaşanan süreç, ne kadar zikzaklı olursa olsun, kapitalist gelişmenin, sermaye birikiminin ve burjuva devlet biçimlerinin farklı aşamalarından ibarettir.
Bu çerçevede, AKP dönemindeki otoriterleşmeyi “Cumhuriyet’in tasfiyesi” ya da “karşı devrim” diye tanımlamak, burjuva cumhuriyeti idealleştiren ulusalcı bir bakışın ürünüdür.
Oysa işçi sınıfı açısından bakıldığında, 1923 rejimi de, bugün ortaya çıkan otoriter-faşizan rejim biçimleri de aynı sınıf diktatörlüğünün, yani sermayenin diktatörlüğünün farklı evreleridir.
Kapitalizm içi çelişkiler, burjuva fraksiyonlar arasındaki kavga, ordunun, yargının, partilerin iç iktidar savaşları, tek başına “karşı devrim” olarak adlandırılamaz.
Bunlar, kapitalist sistemin kendi krizlerini yönetme ve yeniden yapılandırma biçimleridir.
Yazımızın ikinci bölümünde “Türkiye Bağlamı” kısmı 1980 sonrasındaki süreçle beraber detaylı bir şekilde incelenecektir.
Yeni faşizmin üç cephesi: Emek, kadın ve mülteci düşmanlığı
Sermaye sınıfının politik yönelimleri ve söylemleri, tüm dünyada bir rastlantı sonucu değil, yeni faşizmin zorunlu bileşenleri olarak ortaya çıkmaktadır.
Kadın düşmanlığı ve patriyarkanın sürekli tahkimi
Patriyarka, sınıflı toplumların doğal bir çıktısıdır. Sermaye diktatörlüğünde kadınların özellikle ucuz iş gücü olarak değerlendirilmesi “normal” kabul edilir. Ancak modern faşist hareketlerin hemen hepsinde, ailenin kutsallığı üzerinden oluşturulan “erkek düzende” kadına “anne” ve “eş” rolü dayatılmakta, LGBTİ+’lar şeytanlaştırılmakta, kadınların kamusal alandaki varlığı kısıtlanmak istenmekte; kadınların kürtaj, nafaka, boşanma hakkı gibi tarihsel kazanımları ise her durumda hedef alınmaktadır. Bu, patriyarkanın kapitalist yeniden üretiminin parçasıdır.
Kriz dönemlerinde sermaye açısından “ucuz, esnek, güvencesiz, duygusal emek” olarak kadın emeği daha yoğun sömürülmek istenir. Aynı zamanda aile, tüm sosyal güvenlik mekanizmaları çökertilirken, “refah devletinin” işlevlerini yerine getirmesi için yeniden işlevlendirilir.
Faşizm, bu anlamda, sınıf tahakkümünü militan bir erkeklik ve militarist bir aile fetişizmi üzerinden tahkim eder. Dijital çağdaki “erkeklik kültleri” ve nefret söylemi yayan çevrimiçi faşist ağlar, bunun güncel uzantılarıdır.
Emek Düşmanlığı: Sendikasızlaştırma, güvencesizlik, polis devleti
Yeni faşizmin en temel ayağı, emek düşmanlığıdır.
Neoliberal dönemde örgütsüzleştirilen işçi sınıfı; taşeronlaştırma, güvencesizlik ve esnek çalışma koşullarıyla parçalanmıştır. Sendikal örgütlenme, hukuken yasaklanmasa bile fiilen polis ve patron terörüyle engellenmektedir. Grevler “millî güvenlik”, “ekonomik istikrar” gibi gerekçelerle yasaklanmakta; grev yapan işçilere polis saldırısı ise normalleşmektedir.
Faşizm, klasik anlamda, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmelerini ezip; onların yerine devletin desteklediği korporatizmi geçirir. Yani işçiler ve patronlar, devletin denetimi altında sahte bir “ulusal birlik” içinde gösterilir. Bugün de yeni otoriter rejimler, “millî çıkar”, “yerli ve millî sermaye”, “hepimiz aynı gemideyiz” söylemleriyle aynı işlevi görmektedir.
Mülteci düşmanlığı: Yeni ırkçılığın sınıfsal fonksiyonu
Mülteciler ve göçmenler, yeni faşizmin belki de en büyük hedeflerinden biri hâline gelmiştir.
Emperyalist savaşların ve iklim krizinin yarattığı göç dalgaları, iç savaşlar, yoksulluk ve yıkım milyonlarca insanı vatanlarından koparmış durumdadır. Bu durum, sermaye sınıfına altın tepside sunulan iki büyük koz oluşturmaktadır. Birincisi, bu insanlar, aşırı ucuz emek rezervidir; kayıt dışı, sendikasız, güvencesiz çalıştırılabilir. İkinci olarak da yerli işçi sınıfının öfkesinin gerçek sorumlulara, yani sermaye sınıfına ve onun devletine değil, “yabancılara” yönelmesini sağlayan bir günah keçisi rolü oynarlar.
Dolayısıyla yeni faşizm, ırkçılık ve milliyetçi nefret üzerinden, işçi sınıfını kendi içinde bölmenin, onları birbirine düşürmenin en etkili yollarından birini kullanmaktadır.
Demokratik gerileme değil, kapitalizmin gericileşmesi
Buraya kadar anlatılanlardan çıkarmamız gereken belirli başlıklar vardır. Bugün yaşanan; demokrasinin gerilemesi, hukuk devletinin çöküşü ya da cumhuriyetin tasfiyesi olarak kodlanamaz. Bugün yaşanan, daha köklü bir süreçtir. Kapitalist sistemin topyekûn gericileşmesi ve faşist/faşizan rejim biçimlerinin küresel düzeyde kurumsallaşma evresi bütün çıplaklığıyla önümüzde durmaktadır. Doğrudur; daha anti-demokratik, emek, kadın, LGBTİ+, mülteci düşmanı bir sistem küresel çapta önümüzde durmaktadır. Ancak neoliberalizm sonrası sürecin normali, bu temeller üzerinden şekillenmektedir. Bunun adı bir tasfiye, karşı devrim ya da demokratik alanın gerilemesi değil, kapitalizmin yeni normalidir.
Bu çerçevede, burjuva muhalefetin çoğu, “eski güzel liberal günlere” dönmeyi hayal etmekte; yani kapitalizmin daha yumuşak olduğu, toplumda daha fazla rıza üretebildiği biçimlerini özlemektedir.
Oysa işçi sınıfı açısından faşizmin alternatifi, sadece “daha iyi bir parlamenter demokrasi” değil, sosyalist demokrasidir. Daha doğru ifade etmek gerekirse, proletarya diktatörlüğüdür. Yani üretim araçlarının toplumsallaşmasına dayanan, aşağıdan yukarıya işleyen bir konsey iktidarıdır.
“Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor…”
Bugün bu “buharlaşma”, demokratik hakların, sosyal devletin, hukukun, hatta burjuvazinin kendi koyduğu “kuralların” buharlaşması biçiminde yaşanıyor. Ama bunun içinde yeni bir dünyanın olanakları da mayalanmaktadır.
Ulusalcı “karşı devrim” tezinin sınıfsal eleştirisi
Türkiye özelinde sıkça duyduğumuz, “cumhuriyetin karşı devrimle tasfiyesi” tezi, sınıfsal analizden yoksun olduğu için, devrimci bir çıkış sunamaz.
- 1923’te kurulan cumhuriyeti olduğundan daha ilerici, halkçı, hatta kimi zaman “sosyal” bir rejim olarak yüceltir.
- Bugünkü İslamcı–otoriter dönüşümü “dış güçlerin oyunu”, “Cumhuriyet’in kazanımlarına saldırı” gibi formüllerle açıklar.
- İşçi sınıfının tarihsel öznesini “kurucu irade” gibi muğlak, çoğunlukla asker–sivil bürokrasiye atıf yapan kavramlarla örter.
Oysa komünist perspektiften bakıldığında, T.C. bir burjuva devrimiyle kurulmuştur. Sınıfsal özü itibarıyla sermaye birikim sürecini güvenceye alan, Kürt ulusunu sistematik biçimde ezen, işçi sınıfını “ezen ulus” şovenizmine eklemleyen, komünist harekete karşı başından beri terör uygulayan bir rejimdir. Tarihsel olarak kapitalist yoldan ilerlemeyi kuruluşundan yıllar önce belirlemiş, İzmir İktisat Kongresi’nde bu kararını tescil etmiş, dolayısıyla bütün yönelimlerini de patronların ve sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda belirlemiştir.
Cumhuriyet’in yaşadığı dönüşümler, örneğin Türk-İslam sentezi ve Demokrat Parti iktidarı, NATO’ya üyelik süreci, IMF-Dünya Bankası gibi emperyalist odaklarla kurulan ilişkinin niteliği; 12 Mart, 12 Eylül ve sonrasında yaşanan 28 Şubat süreçleri ve AKP iktidarı, bu kapitalist iktidar sürecinin bir parçasıdır. Siyaseten belirli dönüşümler olmuşsa da tarihsel ve ideolojik bir süreklilik söz konusudur.
Kimileri tarafından “karşı devrim” olarak nitelenen bugünkü değişim; sermaye fraksiyonları arasındaki ittifakların değişmesi, devlet aygıtının dinci-milliyetçi ideolojiyle yeniden biçimlenmesi, uluslararası sermaye ile yerli sermaye arasındaki gerilimlerin ve ortaklıkların “yeni” bir form almasıdır.
Bu, işçi sınıfı açısından ne devrimdir ne de bunun tersine çevrilebileceği bir “kurucu Cumhuriyet” zemini vardır.
Komünist strateji, bu nedenle, ulusalcı cumhuriyet nostaljisine yaslanamaz; tam tersine, burjuva cumhuriyetin tüm tarihsel sınırlılıklarını teşhir etmeli, bugünkü faşizan dönüşümün köklerini, o cumhuriyetin sınıfsal karakterinde aramalı; işçi sınıfının bağımsız, devrimci, enternasyonalist hattını kurmalıdır.
Clara Zetkin, Komintern’deki konuşmasında faşizme karşı mücadelenin sadece askerî değil, aynı zamanda politik ve ideolojik düzeyde de verilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bugün de yeni faşizme karşı mücadele, salt “sandık” ya da salt “sokak” üzerinden değil, çok katmanlı bir karşı saldırı gerektirmektedir. Anti-faşist mücadele, yalnızca “demokrasi güçleri” gibi muğlak bir blokla değil, işçi sınıfı eksenli bir birleşik cephe ile yürütülmelidir. Sendikalar, işçi komiteleri, taban örgütlenmeleri, kadın hareketi, gençlik ve anti emperyalist ezilen ulus hareketleri, ortak asgari talepler etrafında yan yana gelmelidir.
Grev hakkının koşulsuz tanınması; ırkçı, cinsiyetçi, homofobik yasaların ve uygulamaların kaldırılması, mültecilerin temel haklarının tanınması, faşist milislerin dağıtılması, paramiliter yapıların tasfiye edilmesi, polis şiddetine karşı sivil denetim mekanizmalarının kurulması gibi konularda ortaklaşan proleter devrimci siyasetlerin kitlelerle buluşabilmesi gerekmektedir.
Yeni faşizm, ideolojik düzeyde üç büyük yalan üzerine kurulur:
- “Hepimiz aynı gemideyiz” – sınıf çelişkisini örtbas eder;
- “Yabancılar, mülteciler işinizi elinizden alıyor” – sömürüyü gizler, hedefi şaşırtır;
- “Güçlü lider olmazsa kaos olur” – devlet terörünü “güvenlik” diye meşrulaştırır.
Komünist propaganda; sermaye ile emek arasındaki temel çelişkiyi görünür kılmalı, mültecilerle yerli işçiler arasındaki ortak çıkarları, ortak düşmanı göstermeli, “güvenlik” söyleminin altında yatan kapitalist sınıf tahakkümünü açığa çıkarmalıdır.
Devrimci perspektif: Demokratik haklar için mücadele, sosyalist iktidar hedefiyle birleşmeli
Lenin, demokratik talepler için mücadeleyi asla küçümsemedi; ancak bunları daima proletarya diktatörlüğüne giden yolda bir mevzi savaşının konusu olarak gördü. Bugün de basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, seçim güvenliği, yargı bağımsızlığı gibi demokratik haklar için mücadele verilmesi önemlidir. Fakat bu mücadele, burjuva devlete sadakat yeminine dönüşmemeli; aksine, bu devletin sınıfsal özünü teşhir ederek yürütülmelidir. Cumhuriyet’e “Karşı devrim” iddiasını taşıyanlar, iktidarda olan karşı devrimcilere karşı burjuva muhalefet unsurlarını meşru birer ittifak unsuru olarak görmekte ve siyasi yönelimlerini de buna uygun olacak şekilde belirlemektedir.
Yeni faşizme karşı gerçek bir bariyer, ancak üretim araçlarının kamulaştırılması, işçi denetimi, konsey demokrasisi ve enternasyonalizm ekseninde kurulan bir sosyalist programla mümkündür.
Yukarıda yazılanları toparlayacak olursak;
Sermaye sınıfı, dünya çapında tekelleşen, mali–oligarşik bir yapıya kavuşmuş durumdadır. Bu sınıf, kendi dışındaki kimi fraksiyonları ve rakip güçleri de tasfiye ederek, ideolojik ve pratik bir tekleşme eğilimi göstermektedir. Bu tekleşme, yeni faşizmin temelini oluşturmaktadır çünkü kriz anlarında, kendi sermaye egemenliğini korumak için en çıplak, en terörist biçimlere başvurmaktan çekinmemektedir.
Kadın düşmanlığı, emek düşmanlığı, mülteci düşmanlığı, bu yeni rejimin yalnızca “yan etkileri” değil, kurucu öğeleridir.
Bu nedenle bugün yaşanan süreci “karşı devrim” diye tanımlamak, kapitalizmin iç çelişkilerini Türkiye özelinde burjuva cumhuriyet nostaljisiyle süslemekten, uluslararası alanda ise emperyalizmden bağımsız bir “dış güçler” paranoyası yaratmaktan başka bir şey değildir.
Devrimci-komünist perspektif, burjuva cumhuriyeti savunmak yerine, onun tarihsel sınırlarını, sınıfsal karakterini ve bugün ulaştığı faşizan biçimleri teşhir etmeli; işçi sınıfının, ezilenlerin, kadınların, mültecilerin bağımsız, enternasyonalist örgütlenmesini hedeflemelidir.
Yeni faşizm, kapitalizmin kriz içinde bulduğu bir “çıkış yolu” değil; tersine, çürüme döneminin en keskin ifadesidir. Bu çürümenin çözümü de bu çürümenin temelinde değil, onun karşısında, komünist bir geleceğin inşasında aranmalıdır.










