Kılavuz Bülten; haftalık gelişmeleri, gözden kaçanları, emekçilerin gündemlerini yorumluyor ve sizlerle buluşturuyor.
Bu haftanın bülteninde geçtiğimiz haftanın işçi direnişlerinin yanı sıra 11. Onur Haftası, ABD’nin ortadoğuda başlayan savaşa dahil olma ihtimali, devam eden kamu çerçeve protokolü görüşmeleri ve zeytinliklerin talanının önünü açan mevzuat konu ediliyor. Ayrıca Kılavuz’da bu hafta çıkan yazıları bültende bulabilirsiniz.
Yorum ve önerilerinizi de bizimle paylaşabilir, bültenin gelişimine katkıda bulunabilirsiniz.
Haftanın işçi direnişleri

İstanbul – Atatürk Havalimanı Millet Bahçesi inşaatında çalışan İnşaat-İş Sendikası üyesi işçiler, ödenmeyen ücretleri sebebiyle iş durdurma eylemi gerçekleştirdi.
İstanbul/Şişli – Şişli Belediyesi’nde kayyum tarafından hakları gasp edilen işçiler açlık grevinde. Kızıl Parti İstanbul İl Örgütü, grevdeki işçileri ziyaret ederek dayanışmayı büyütecekleri sözünü verdi.
İstanbul/Beşiktaş – Beşiktaş Belediyesi’nde işten çıkarılan işçiler beş gündür direniş nöbeti tutuyor. Nöbete devam edeceklerini bildiren işçilerin talepleri ise net: İşe iade!
İstanbul/Tuzla – Hijyen ve ev ürünleri malzemeleri üreten İngiltere merkezli Reckitt Benckiser fabrikasında çalışan Petrol-İş üyesi işçilerin direnişi 25. gününde.
Kocaeli/Dilovası & İzmir/Çiğli OSB – Petrol-İş sendikası üyesi DYO Boya Fabrikası işçileri 22 Mayıs’tan bu yana grevde!
Adana & Mersin – Mersin ve Adana’daki Toros Tarım fabrikalarında çalışan Petrol-İş Sendikası üyesi 200’ün üzerinde işçi 32 gündür direnmeye devam ediyor.
İzmir/Gaziemir – DIGEL Tekstil işçileri direnişlerinin 150. gününü devirirken patron, sendika komitesinde yer alan sekiz işçiyi daha Kod 49 ile işten çıkardı. İşçi düşmanları yenilecek!
İzmir/Menemen – Petrol-İş üyesi TPI Kompozit işçilerinin direnişi 40. gününde.
İzmir/Dikili – BTO-SEN üyesi Queen Tarım işçileri sendika hakları için başlattıkları direnişin beşinci haftasında İstanbul’da Danimarka Konsolosluğu önünde eylem gerçekleştirdi.
İzmir/Kemalpaşa – Grev kırıcılığına dair açılan davaları devam eden Temel Conta işçilerinin grevi 194. gününde kararlılıkla devam ediyor.
11. Trans Onur Haftası kutlu olsun!

1969 yılında New York’taki Stonewall Inn adlı barın polis tarafından basılmasına karşı gösterilen direnişle başlayan ve tüm dünyada LGBTİ+ mücadelesinin simgesine dönüşen Onur Ayı, bu yıl da Türkiye’de yasaklamalar, baskılar ve hedef göstermelerle karşılanıyor. Her yıl haziran ayında düzenlenen yürüyüşler; eşitlik, özgürlük ve var olma hakkı için verilen mücadelenin ifadesi. Ancak Türkiye’de sistematik ve kurumsallaşmış bir baskı düzeniyle LGBTİ+’ların hakları her yıl biraz daha kısıtlanıyor ve yaşam alanları her yıl biraz daha iktidar tarafından daraltılıyor.
AKP-MHP iktidarı, özellikle son on yılda LGBTİ+’lara yönelik düşmanlaştırıcı dili bir devlet politikası hâline getirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere, hükümet yetkililerinin LGBTİ+’ları doğrudan hedef gösteren açıklamaları; eğitimden sağlığa, istihdamdan barınmaya kadar pek çok alanda LGBTİ+’ların maruz kaldığı hak ihlallerini normalleştirmeyi hedefliyor. Bununla da yetinilmiyor; LGBTİ+ dernekleri ve toplulukları kriminalize ediliyor, nefret suçları cezasız bırakılıyor.
2021 yılında Türkiye’nin, kadın ve LGBTİ+ hakları açısından bir güvence niteliği taşıyan İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı kararnamesiyle çekilmesi, bu düşmanlık siyasetinin kurumsal bir adımı olarak tarihe geçti. Kadına yönelik şiddeti önlemeyi hedefleyen bu sözleşmeden çıkılması, ev içi şiddete, cinsel saldırıya, sosyal dışlanmaya en çok maruz kalan trans kadınları ve diğer LGBTİ+ bireyleri doğrudan savunmasız bırakmış oldu.
Türkiye’de trans cinayetleri, LGBTİ+’lara dönük nefretin en görünür ve en ölümcül biçimlerinden biri. Trans kadınların sokakta yürürken, iş ararken, ev kiralarken, hatta devlet kurumlarında işlem yaparken karşılaştığı sistematik dışlanma ve şiddet, yıllardır hak örgütleri tarafından belgeleniyor. Buna rağmen, etkin bir soruşturma yürütülmüyor, failler çoğunlukla cezasız kalıyor. Bu durum, şiddeti cesaretlendirirken, devletin bu cinayetlerdeki sorumluluğunu da açıkça ortaya koyuyor.
Bununla birlikte, AKP-MHP iktidarının dili, LGBTİ+’ları neredeyse tüm kötülüklerin kaynağıymış gibi lanse etmeye çalışıyor. “Aileyi yıkıyorlar”, “toplumun değerlerine saldırıyorlar” gibi söylemler, hem nefretin yaygınlaştırılması hem de toplumun kutuplaştırılması için araçsallaştırılıyor. Üstelik, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın vaazlarında ve eğitim kurumlarında verilen müfredatta da LGBTİ+’lara karşı ayrımcılığı besleyen ifadelere sıkça rastlanmaya başlandı.
Ancak tüm bu baskı ortamına rağmen, LGBTİ+’lar her yıl Onur Ayı’nda olduğu gibi bu yıl da “Biz buradayız, alışın!” diyerek sokakları terk etmiyor.
Trans Onur Haftası kapsamında 22 Haziran’da İstanbul başta olmak üzere pek çok şehirde LGBTİ+’lar ‘‘Nefrete inat, yaşasın hayat!’’ sloganıyla yürüyüş gerçekleştirecek.
ABD, İran’da savaşa dahil olacak mı?

13 Haziran’da İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, devam ediyor. Emperyalistler ve onların kontrolündeki AB gibi kurumlar, İran’ın tüm nükleer programından vazgeçerek teslim olmasını isterken, işlediği sayısız savaş suçuna ve savaşı başlatan taraf olmasına rağmen İsrail’in dokunulmazlığı devam ediyor.
İsrail’i açıkça destekleyen ABD Başkanı Donald Trump’ın, ABD’yi savaşa doğrudan dahil edip etmeyeceği gündemdeki konulardan biri oldu. Öncelikle JD Vance ve Steve Witkoff’un İranlı yetkililerle görüşebileceği söylendi, bununla birlikte İran’a, teslimiyeti kabul ederek masaya gelmesi için “48 saat süre” verildi. Ancak İran tarafı, artık herhangi bir tavizin kesin bir yenilgi olacağının farkındalığıyla, İsrail’e saldırılarını durdurma çağrısı yapılmadan bir görüşmeye girmeyeceğini belirtti. Trump ise “savaşa girebilirim de girmeyebilirim de” gibi çelişkili ifadeler kullandı.
ABD’de Trump’ın partisi olan Cumhuriyetçilerin, “Trumpizm” ile anılan aşırı muhafazakâr kanadı dahi savaş politikalarına ikna olmuş gibi görünmüyor. Zaten başkanlık seçiminde Trump’ın en önemli vaatlerinden birisi, ABD’nin uluslararası askerî varlığını -dolayısıyla harcamalarını- kısıtlamaktı. Ayrıca Orta Doğu’da uygulanan savaş politikalarının, bölgeyi istikrarsızlaştırdığını düşünen düzen siyasetçilerinin de sayısı az değil. Buna destek olacak şekilde, aşırı muhafazakârların medyadaki sözcülerinden olan Tucker Carlsson’ın, İsrail saldırılarını destekleyen Ted Cruz ile bir söyleşi gerçekleştirdi ve Cruz’un İran konusundaki cehaletini ve yanlış söylemlerini tümüyle deşifre etti.
ABD’de kendi partisini ikna edememiş, Demokratları yanına çekememiş bir Trump’ın, toplumsal desteğinin de ne kadar zayıf olduğu hesaba katılırsa, ABD’yi savaşa sokabilecek esnekliğinin olup olmadığı fazlasıyla su götürür. Buna ek olarak, Trump’ı destekleyen birçok Amerikalının da onun “barış” söylemlerini desteklediğini ve son dönemdeki savaş yanlısı çıkışlarının, kendi destekçileri arasında da en azından hayal kırıklığı yarattığını belirtmek gerekir. Yayınlanan bir ankete göre, Amerikan vatandaşlarının yüzde 60’ı İran’a müdahaleye karşıyken, Trump’a oy verenlerin yüzde 53’ü de bu görüşü paylaşıyor. The Economist’in paylaştığı bir başka veri ise Trump’ın toplumsal desteğinin yüzde 12 azaldığını gösteriyor.
Emperyalist savaş kompleksi, elindeki teknoloji ve yıkıcı gücün büyüklüğüyle “yenilmez” görülebilir. Bu algının, İsrail karşıtı birçok yayında bile kendini gösterdiği söylenebilir. Ancak gerçek şu ki, çelişkilerle malul bir sistem olan kapitalizmde büyük güçler de bundan muaf değil. İsrail’in dünya halkları nezdinde, Gazze’de uyguladığı soykırımdan dolayı çöken meşruiyeti, onun hamlelerini aklamasını engelliyor, Almanya, Fransa gibi emperyalist merkezlerde dahi halk, devletlerinin İsrail yanlısı tutumunu giderek daha fazla sorguluyor. ABD halkı, yakın dönemde Irak’ın ve Afganistan’ın yarattığı toplumsal tahribatı unutmuyor ve Amerikan emperyalizminin Orta Doğu’ya aktif müdahalelerine karşı konum alıyor. Kendi iç bütünlüğünü korumakta her geçen gün zorlanan kapitalist emperyalist sistem, yenilmez değildir. Tam aksine, onun en ufak bir geri adımı, sistemin çözülüşünü başlatacak itkiyi sağlayabilir.
Tam olarak bu yüzden, Siyonizmin yenilgisi, tüm dünya halklarının sorunudur çünkü bu yenilginin açacağı yol, şimdiden kestirilmesi güç olasılıklar barındırıyor.
Kamu işçileri Şimşek’e karşı

600 bin kamu işçisini ilgilendiren toplu iş sözleşmesinde ocaktan beri ilerleme kaydedilemiyor. Türk-İş ve Hak-İş’in şubat ayında ilettiği tekliflere cevap vermeyen hükümet geçtiğimiz hafta yüzde 16’lık zam teklifiyle işçilerin karşısına çıkarak, adeta onların talepleriyle alay etti. İşçilerin talebi ise Ocak 2025’ten itibaren geçerli sayılmak üzere yüzde 50, Temmuz 2025’te ise ek yüzde 25 zam. Kemer sıkma politikalarıyla birlikte 600 bin kamu işçisi, dahası, aileleriyle birlikte bir buçuk milyondan fazla insan yoksulluğa mahkûm edilmek isteniyor. Buna karşı işçiler tepkili.
Hükümetin teklifi, Şimşek programı olarak bilinen Orta Vadeli Program’ın hedefleriyle uyumlu. Bu programa göre kamu işçilerinin GSYH içindeki payı yüzde beş civarına düşürülmek isteniyor. Öngörülen zam ise yüzde 30 olarak belirtiliyor. Türk-İş ve Hak-İş duruma tepki gösterseler de ciddi bir eylem sürecine girişmeleri pek mümkün görünmüyor. Bu hem bu sendikaların hükümetle işbirliği içinde olmalarından hem de kamu işçilerinin grevlerinin, hükümet tarafından “millî güvenlik” gerekçesiyle yasaklanma ihtimalinin yüksek olmasından kaynaklı. Türk-İş’in eylem planı, şu anda her gün işe girmeden yapılacak basın açıklamalarını, iki saat veya yarım günlük iş bırakma, iş yerini terk etmeme gibi eylemleri kapsıyor. Buna ek olarak, DİSK’e bağlı Dev Sağlık-İş de Çalışma Bakanlığı önünde bir basın açıklaması düzenledi.
Ancak madalyonunu öbür tarafında işçiler var. 90’lı yılları hatırlarsak, kamu işçilerinin ve çalışanlarının eylemlerinin döneme damga vurduğunu ve sendikal hakların ilerletilmesinde önemli rol oynadığını görürüz. Bugün de yaşadığımız bölüşüm krizi, işçi sınıfında giderek yükselen bir tepki oluşturuyor ve Şimşek programının yüklediği ek şok, bu tepkinin açığa çıkacağı kanalları da beraberinde getiriyor.
Kamu işçilerinin talepleri ve hükümete karşı gösterdikleri tepki, aynı zamanda geçtiğimiz haftalarda İzmir Belediyesi işçilerinin grevinde görülen halk düşmanı tepkilere de bir cevap niteliğinde. O tepkiler, işçilerin CHP’li bir belediyeden hükümetle danışıklı olarak çok yüksek zam istendiğini, muhalefet değil iktidar olsa işçilerin tepki vermeyeceğini öne sürüyordu. Hâlbuki görülüyor ki farklı sendikalara bağlı kamu işçilerinin ortaklaştırdığı talepler de İzmirli işçilerin ücret taleplerinden farklı değil. Üstelik bu sefer hedefte muhalefet değil iktidar var!
İktidar, bir yandan politikalarına toplumu ikna edecek gücü ve meşruiyeti günden güne yitiriyor. Belediyeleri merkeze alan tutuklamalar da Kürt halkını “çözüm” adı altında teslim alma çabası da şimdilik karşılık bulmuyor. Ancak bu tabloda, gündelik yaşamın akışını ve siyasetin biçimlenişini radikal biçimde değiştirme potansiyeline sahip olan esas güç, yani işçi sınıfı eksik. Sayıları fazlaca olan ama birbirinden bağımsız greve çıkan fabrika işçilerinden belediye işçilerinin direnişlerine, işçi sınıfı kendisine yönelen saldırıya tepkisini veriyor. Ancak bu tepkiler politik bir etki yaratamıyor.
Kamu işçilerinin sendikalarını zorlayarak eylemleri daha kararlı hâle getirmeleri ve fiili grev uygulamalarını gündemlerine almaları, bu tabloyu değiştirebilir. Kamu işçilerinin aylardır verdiği ve vermeye devam edeceği mücadele, olumlu veya olumsuz sonuçlarıyla, işçi sınıfının tümü için belirleyici olacaktır.
Zeytinlikleri talan yasası mecliste

Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’na sunulan torba yasa teklifi, özellikle kırsal kesimde yaşayan çiftçilerin ve zeytincilikle geçinen köylülerin yoğun tepkisine yol açtı. Enerji, ulaşım ve madencilik yatırımlarını artırma gerekçesiyle gündeme getirilen bu düzenleme, toprağın altını ve üstünü büyük sanayi ve maden şirketlerine açmayı amaçlayan kapsamlı bir saldırının parçası olarak görülüyor. Tüm itirazlara rağmen teklif, sadece iki gün içinde komisyondan geçti.
İktidarın, kırsal alanları ve zeytinlikleri sermayeye açma ısrarı sürerken, teklifin içerdiği değişiklikler halktan çok sermayeyi gözettiğini açıkça ortaya koyuyor:
- Maden arama ve ruhsatlandırma süreçlerinde ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) olumlu kararı alınması zorunlu hâle getiriliyor. Ancak bu düzenleme, mevcut uygulamalar göz önüne alındığında fiilen bir koruma sağlamıyor. Şirketler, madencilik faaliyetlerini 27 hektardan küçük parçalara bölerek ÇED sürecinden etkilenmeden izin alabiliyor. Böylece yöre halkı haberdar bile olmadan maden projeleri hayata geçirilebiliyor.
- Tarım ve orman arazilerinde faaliyet yürüten işletmelerin, çalışmaları sona erdiğinde bölgeyi eski hâline getirmesi için gerekli olan çevre teminatı kaldırılıyor. Yerine doğrudan devlet kasasına yatırılan bir rehabilitasyon bedeli getiriliyor.
- Koruma altındaki alanlarda madencilik ve enerji faaliyetleri için ilgili kurumlardan görüş alınması gerekecek. Ancak bu görüşler, belirlenen süre içinde bildirilmezse, başvurular otomatik olarak onaylanmış sayılacak. Böylece dört ay içinde işlemler fiilen tamamlanacak ve toplumsal denetim devre dışı bırakılacak.
- Devlet ormanları, “arama faaliyeti” gerekçesiyle üç yıl boyunca maden şirketlerine bedelsiz olarak tahsis edilebilecek.
- Elektrik üretimine yönelik maden projeleri gerekçesiyle zeytinliklerin sökülmesine veya kesilmesine izin verilecek. Zeytin üreticileri, yerine başka bir alanda tarım yapmaya yönlendirilecek, ancak yüzyıllık ağaçların kaybı ve geçim kaynaklarının yok edilmesi telafi edilemeyecek bir yıkım yaratacak.
- Acele kamulaştırma uygulamalarıyla halkın mülkiyet hakları fiilen yok sayılıyor. Üstelik doğaya verilen zararlar da sembolik idari para cezalarıyla affedilecek; bu da sermayeye, ekosistemi tahrip etme konusunda yasal bir serbestlik tanıyor.
Yirmi altı saatlik tartışma, komisyon toplantılarında yaşanan gerilimler ve muhalefetin tüm itirazlarına rağmen yasa teklifi hızla komisyondan geçirildi. Çiftçinin tarlası, ormanı, zeytinliği devlet kurumları ve patronlar arasında gidip gelen birkaç belge ile satılıp işletmeye açılabilecek, onlarca yılın emeği zeytinlikler sökülecek, devletin kasasına çok daha fazla para, patronun ise delik deşik edebileceği onlarca hektar arazisi olacak. İçeriğinde onlarca maddenin, çok sayıda iznin ve düzenlemenin yer aldığı bu torba yasa, bir kez daha maden ve enerji şirketlerinin önünü açarken, aynı topraklarda yaşayan halkın, köylünün, üreticinin sesi tamamen kesilmiş oluyor.
Kılavuz’da Bu Hafta

Çorba yasa teklifi ne anlatıyor? – Cihan Ersoy
13 Haziran 2025 tarihinde bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair torba yasa önerisi iktidar tarafından Meclis’e sunuldu. Bu torba yasa önerisi önü, arkası ölçülmeden sermayenin rant hırsının bir görüngüsünü sunuyor. Dokunduğu bütün mevzuatı da çorbaya çevireceğinden dolayı bu yasa teklifine torba yasa değil, “çorba” yasa teklifi demek daha uygun olacaktır.

Aile Yılı’nda kadın bedeni: Türkiye’de doğum politikaları – Kılavuz
2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesiyle birlikte kadın bedeni, doğurganlık ve annelik üzerinden şekillenen politikalar ile birlikte yeniden gündemde. Bu gündemlerden birisi, devlet destekli kamu spotlarıyla sezaryen yerine vajinal doğumun teşvik edilmesiyle yaygınlık kazandı. Peki “sağlık” adı altında sunulan bu politikaların ardındaki motivasyon nedir? Hekimler ve kadınlar üzerinde yaratılan baskı hangi sonuçlara yol açıyor? Sezaryenin bu kadar yaygınlaşmasının arkasındaki gerçek nedenler neler? Tüm bu soruları, sağlık sistemine içeriden bakan bir uzmanla ele aldık. Kadın doğum uzmanı Doç. Dr. Murat Ekmez ile Türkiye’deki doğum politikalarını, sezaryen doğumların artışını ve sağlıkta dönüşümün kadınlar üzerindeki etkilerini konuştuk.










