Kayıt dışı istihdamın 9,5 milyon civarında olduğu verisi ile 3,5 milyon kişinin kadrolu memur olarak çalıştığı bilgisi birlikte değerlendirildiğinde ve bu sayıya küçük tarım işletmelerinde çalışan işçiler de dâhil edildiğinde, 12-14 milyon işçinin İş Kanunu’na tabi olmadığı ortaya çıkmaktadır.
İşçinin iş sözleşmesinin, işveren tarafından keyfi gerekçelerle ve kanunda tüketici olarak sayılmış (sınırlı sayıda ve şekilde) hâller dışında feshedilmesini önlemeyi amaçlayan bir koruma mekanizmasıdır.
4857 sayılı İş Kanunu’nda 18-21. Maddeler arasında düzenlenen iş güvencesi kurumu; bütün işçilerin iş güvencesinden faydalanmasını engelleyen ve iş güvencesini ancak belirli şartların varlığı durumunda işçiye tanıyan düzenlemeler içermektedir. Bu şartlar; sermaye sınıfı tarafından oldukça yaratıcı olarak nitelendirilebilecek yeni istihdam biçimlerinin yaratılması ve örgütlenmesi suretiyle, her geçen gün daha az işçinin iş güvencesinden faydalanabileceği bir düzenin tahkim edilmesine yol açmaktadır.
Sermaye sınıfının çıkarlarını koruma görevini layıkıyla ifa eden her parlamento gibi, ülkemizdeki kanun koyucu da madde metninde öngörülen ve yerine getirilmesi bir hayli zor olan şartların tamamının yerine getirilmesini bilinçli olarak tercih etmiştir. Bir işçinin iş güvencesine sahip olabilmesi için:
- İşçinin İş Kanunu’na veya Basın İş Kanunu’na tabi olması,
- İşçinin belirsiz süreli iş sözleşmesine göre çalışması,
- Aynı işverene ait aynı işkolundaki işyerlerinde toplam çalışan işçi sayısının otuz veya daha fazla olması,
- İşçinin işyerindeki kıdeminin en az altı ay olması,
- İşçinin, işletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekili ve yardımcıları ile işyerinin bütününü sevk ve idare eden ve işçiyi işe alma ve işten çıkarma yetkisi bulunan işveren vekillerinden olmaması şartlarının tamamını sağlaması gerekmektedir.
Haydi şimdi, bu şartların tamamının yerine getirilmesinin neden bir hayli zor olduğuna biraz daha yakından bakalım.
İşçinin İş Kanunu’na veya Basın İş Kanunu’na tabi olması
4857 sayılı İş Kanunu, 4. Maddesinde İş Kanunu’na tabi olmayan işleri sıralamıştır. Madde metni uyarınca; deniz ve hava taşıma işlerinde, 50’den az işçi çalıştırılan (50 dâhil) tarım ve orman işlerinin yapıldığı işyerlerinde veya işletmelerinde, aile ekonomisi sınırları içinde kalan tarımla ilgili her çeşit yapı işlerinde, bir ailenin üyeleri ve 3’üncü dereceye kadar (3’üncü derece dâhil) hısımları arasında dışarıdan başka biri katılmayarak evlerde ve el sanatlarının yapıldığı işlerde, ev hizmetlerinde, çıraklar hakkında, sporcular hakkında, rehabilite edilenler hakkında, 507 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Kanunu’nun 2’nci maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı işyerleri İş Kanunu’na tabi değildir. Bu sebeple de yukarıda saydığımız sektörlerde çalışan işçiler iş güvencesi mekanizmasından faydalanamayacaktır.
Yukarıda yer vermiş olduğumuz kanun maddesinin tek başına oldukça soyut kalacağından hareketle, TÜİK ve T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın 2026 yılına ilişkin güncel verilerini paylaşmak ve İş Kanunu’na tabi işçi sayısını somut veriler ile ortaya koymak isabetli olacaktır.
31.03.2026 tarihinde T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın web sitesinde, istihdam edilenlerin sayısı 32 milyon 158 bin kişi olarak tespit edilmiş olup (istihdam oranı %48,2), mevsim etkilerinden arındırılmamış veriler dikkate alındığında istihdam edilenlerin sayısı 31 milyon 479 bin kişi (istihdam oranı %47,2) olarak tespit edilmiştir. İstihdam edilenlerin sayısının 32 milyon 158 bin kişi olduğu esas alındığında, yaklaşık olarak 16,8 milyon kişinin İş Kanunu’na tabi olduğu kayıt altına alınmıştır. Türkiye’de istihdam edilen 32 milyon kişinin neredeyse yalnızca yarısının İş Kanunu’na tabi olduğu ilk bakışta şaşırtıcı gibi görünse de, sermaye sınıfının işçi sınıfını daha Kanun’un 4. Maddesinden başlayarak İş Kanunu’na tabi olanlar ve olmayanlar şeklinde ustaca ikiye böldüğünü gözler önüne sermesi açısından çarpıcıdır.
Kayıt dışı istihdamın 9,5 milyon civarında olduğu verisi ile 3,5 milyon kişinin kadrolu memur olarak çalıştığı bilgisi birlikte değerlendirildiğinde ve bu sayıya küçük tarım işletmelerinde çalışan işçiler de dâhil edildiğinde, 12-14 milyon işçinin İş Kanunu’na tabi olmadığı ortaya çıkmaktadır.
İşçinin belirsiz süreli iş sözleşmesine göre çalışması
İş Kanunu’nun 11. Maddesinde iş sözleşmelerinin belirsiz süreli olmasının kural olduğu; ancak belirli koşulların varlığı hâlinde işçi ile belirli süreli iş sözleşmesi imzalanabileceği hüküm altına alınmıştır. Genel kural bu olmakla birlikte, kanun koyucu 08.02.2007 tarihinde özel okul patronları için adeta bir can simidi işlevi gören 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nu kabul ederek, özel okullarda çalışmakta olan öğretmenlerin iş sözleşmesinin en az bir takvim yılı süreli olmak üzere yazılı olarak akdedilmesi gerektiğine ilişkin düzenlemeyi resmileştirmiştir.
Başlarda yasa koyucunun bu politik tercihi yeterince açık bir biçimde ortaya koyulamamış olacak ki, yine sermayenin ari menfaatlerinin yılmaz bekçisi olan Yargıtay imdada yetişmiş ve 23.02.2018 tarihli 2017/1, 2018/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurul Kararı ile tartışmalara son nokta konulmuştur. Bu karar ile özel okullarda çalışan öğretmenlerin iş güvencesi tamamen ortadan kaldırılmıştır.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2024-2025 eğitim öğretim yılında yayımlamış olduğu örgün eğitim istatistiklerinde, okullarda istihdam edilen 1 milyon 187 bin 409 öğretmenin 177 bin 738’inin (oran olarak %15) iş güvencesi olmaksızın özel okullarda emek sömürüsüne maruz kaldığı açıkça ortaya konulmuştur.
30 işçi şartı nedir?
İşçinin iş güvencesinden yararlanması için aranan bir diğer ve diğer koşullara kıyasla üzerinde en fazla durulması gereken koşul; işçinin çalıştığı işyerinde otuz ve üzerinde işçi çalışmasıdır. Otuz işçinin hesaplanmasında sadece tek bir işyeri değil, aynı işkolundaki işyerlerinde çalışan işçi sayısının toplamı esas alınmaktadır.
Her ne kadar Yargıtay uygulamasında şu ana kadar “aynı işkolundaki işyerlerinde” çalışan işçi sayısının sorgulandığı yerleşik bir karar bulunmaması işçiler açısından lehe bir uygulama olduğu yönünde bir kanaat uyandırsa da, yasa koyucunun “işkolu” kelimesini gelişigüzel bir biçimde eklemediğini ve esasında bu kelimenin ileride işçi aleyhine bir içtihat uygulamasına doğru çubuğu bükebilmek için mahkemelere hareket esnekliği sağlamak üzere madde metnine yerleştirdiğini hatırda tutmak gerekir.
4857 sayılı İş Kanunu’nun iş güvencesi düzenlemelerini içeren maddeleri de dâhil olmak üzere pek çok maddenin iptali için yapılan 2003/66, 2005/72 sayılı ve 24.11.2007 tarihli, 26710 numaralı Resmî Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesi başvurusunda; iş güvencesine tabi olmak bakımından işçi sayısının oldukça yüksek tutulduğu, ülkemizdeki çoğu işyerinin iş güvencesi kapsamı dışında kaldığı, mevcut yasa düzenlemesinin 30 işçiden az işçi çalıştırılan işyerlerinde çalışan işçiler için güvence sağlamamasının eşitsizliğe neden olduğu, bu durumun çalışma barışını bozacağı, kapsam dışındaki işçilerin çalışma haklarını güvence altına almadığı ve 158 sayılı ILO Sözleşmesi’ndeki iş güvencesi hükümlerine uygun olmadığı ileri sürülmüştür.
Ancak Anayasa Mahkemesi, sermaye sınıfının çıkarlarını savunan siyasi iktidarın yargıdaki uzantısı olarak hareket etme vasfını muhafaza ederek; 30 veya daha fazla işçi çalıştırma koşulunun işveren aleyhine değiştirilmesi durumunda işveren bakımından oluşacak ek mali külfetlerin kayıt dışı uygulamalara neden olabileceği ve ayrıca iş güvencesi ile oluşabilecek ağır mali yükten küçük işletmelerin uzak tutulması gerektiği gerekçeleriyle, işçi ve işveren arasında kurulan dengede bir ölçüsüzlük bulunmadığı tespitinde bulunmuştur.
Bu karar, Anayasa Mahkemesi’nin işverenleri ek mali külfetten kurtarmak için nasıl bir ihtimam gösterdiğinin açık bir itirafı niteliğindedir. Anayasa Mahkemesi, kayıt dışı istihdam uygulamasının yaygınlaşmasına ilişkin kaygılarını her nedense (!) işçilerin iş güvencesi hakkını gasp etmek için kullanmaktan geri durmamıştır.
Sonuç yerine
Otuz işçi şartına ilişkin tartışmaların hâlen güncelliğini korumasından hareketle, 2025 yılı mart ayında Türkiye’deki işyerlerinin işçi sayılarına ilişkin verileri paylaşmanın isabetli olacağını düşünüyorum.
Türkiye’de 0-50 çalışanı olan işyerleri küçük ölçekli işyeri olarak adlandırılmakta olup, oransal olarak toplam işyerlerinin %98,1’ine tekabül etmektedir; bu kategoride 2.158.386 adet işyeri bulunmaktadır. Otuzdan fazla işçi çalıştıran işyeri sayısının ise 55.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Yani Türkiye’deki işyerlerinin yalnızca oransal olarak %2,548’inde iş güvencesinin varlığından söz etmek mümkündür. İstihdam edilen işçi nüfusuna oranlandığında karşımıza çıkan rakam ise çok daha vahim bir boyuttadır: 818 bin 357 kişi.
Toplamda 32 milyon işçinin yalnızca 818 bin 357’si iş güvencesine sahiptir. İş Kanunu’nun iş güvencesine ilişkin düzenlemenin yer aldığı 18. Maddesinin yalnızca ilk üç şartını sağlayabilecek nitelikte bir işyerinde çalışabilme şansına sahip olan işçi sayısının trajikliği, güvencesiz çalışma rejiminin devletin tüm kurumlarının olağanüstü bir uyum ve hukuk teknisyenliği eliyle inşa edildiğinin capcanlı bir kanıtı olarak karşımızda durmaktadır.








