İmralı Görüşmesi Sonrası Komisyon’da Gerginlik

İmralı görüşmesi sonrası Komisyon’da gerginlik

1-7 Aralık

Kılavuz Bülten; haftalık gelişmeleri, gözden kaçanları, emekçilerin gündemlerini yorumluyor ve sizlerle buluşturuyor.

Bu haftanın bülteninde geçtiğimiz haftanın işçi direnişlerinin yanı sıra “Süreç Komisyonu”nun İmralı ziyaretinin ardından yaşanan tartışmalar, Türkiye kapitalizminin MESEM ve çocuk işçi gerçekliği ve ABD’nin Venezuela’ya dönük hamleleri konu ediliyor. Ayrıca Kılavuz’da bu hafta çıkan yazıları bültende bulabilirsiniz.

Yorum ve önerilerinizi de bizimle paylaşabilir, bültenin gelişimine katkıda bulunabilirsiniz.

Haftanın işçi direnişleri

Haftanın İşçi Direnişleri

Amasya/Merzifon – Kristal-İş sendikası üyesi işçilerin grevi 146 günü geride bıraktı.

İstanbul – 750 TÜVTÜRK işçisi sendikal haklarına sahip olmak için 13 Aralık’ta greve çıkıyor!

İstanbul – Ücretiz izin verilerek işten çıkartılan ve çalıştıkları Özel Okmeydanı Hastanesi bir günde kapatılan işçiler, haklarını almak için 10 Kasım’dan bu yana direniyor.

Kocaeli/Gebze – Smart Solar Fabrikası’nda Birleşik Metal Sendikası üyesi işçilerin yüzde beşlik zam dayatmasına karşı başlattıkları grev 22 Ekim’den bu yana sürüyor.

İzmir/Gaziemir – Mobbinge, tacize, düşük ücret dayatmasına ve sendikal haklarının gasp edilmeye çalışılmasına karşı direnen DIGEL Tekstil işçileri, mücadelesini 300 günü aşkın süredir devam ettiriyor.

İzmir – Temel Conta işçilerinin sendikal haklar için başlattığı haklı direnişi 363. gününde.

Tekirdağ/Ergene – Medikal malzeme üreten Submed fabrikasında çalışan Petrol-İş üyesi yaklaşık 250 işçi sendikal haklara sahip olabilmek için direnişte!

Tokat – İki aydan fazla süredir ödenmeyen ücretlerini almak ve işten çıkarılan arkadaşlarının haklarının verilmesi için mücadele eden Şık Makas işçileri yeni bir kazanım elde etti. İşten çıkarılan işçilerin işten çıkış kodları değiştirildi. Böylece işçiler işsizlik maaşı alabilecek. Direniş ise sürüyor!

Van – Kayyumun işten çıkardığı 223 Van Belediyesi işçisinin başlattığı direniş 131 günü geride bıraktı.

İmralı görüşmesi sonrası Komisyon’da gerginlik

İmralı Görüşmesi Sonrası Komisyon’da Gerginlik

Geçtiğimiz hafta Meclis’te çözüm sürecini yönlendirmesi için kurulan komisyonun üç üyesi İmralı’ya giderek Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmişti. 4 Aralık’ta gerçekleştirilen komisyon toplantısında, İmralı’da gerçekleştirilen görüşmenin tutanağı özetlenerek komisyon üyeleriyle paylaşıldı. Ancak tutanağın özetiyle ilgili iktidar ve muhalefet temsilcileri arasında tartışma yaşandı. Ayrıca, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat’ın “Af değil demokratik siyaset ve özgürlük yasaları istiyoruz” sözlerine karşı Devlet Bahçeli, verdiği uzun röportajda tepki gösterdi.

Meclis’te kısaca “Süreç Komisyonu” olarak da atıf yapılan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun kurulma sürecinde, çözüm sürecinin şeffaf bir şekilde yürütülmesi ve toplumsallaştırılması gerektiği, muhalefet tarafından dile getirilmişti. Bu şekilde, komisyonda alınacak kararların nitelikli bir çoğunlukla alınması garanti altına alınarak iktidarın komisyonu dilediğince yönlendirmesinin önüne geçileceği düşünüldü. Komisyon toplantılarının basına açık bir şekilde yapılması ve toplantı tutanaklarının Meclis’in internet sayfasında yayınlanması ise sürecin şeffaflığına katkı sağlayacak bir yöntem olarak benimsendi.

İmralı ziyaretinin notlarının özetlenerek okunduğu 4 Aralık tarihli komisyon toplantısında tutanaklarla ilgili gerginlik yaşandı. Muhalefet temsilcileri tutanakların özet olarak değil, tamamen paylaşılmasını talep ederken, bu talep reddedildi. CHP’li komisyon üyelerine “heyete katılsaydınız” gibi ciddiyetsiz tepkiler verilirken, DEM Parti’den gelen açıklamalar ise özetlenen tutanağın İmralı’da konuşulanların ve Öcalan’ın söylediklerinin ruhunu yansıtmadığını, yani bir iktidar çarpıtmasıyla karşı karşıya olduğumuzu ifade etti. Tutanak özetine göre Öcalan, devlet lehine PKK’nin tümüyle silahlardan arınması, Suriye’de SDG’nin sisteme entegre olması gerektiğini belirtiyor. Ancak görüşmeye dair basına sızan bilgilere göre, esas vurgu şartsız entegrasyona değil, demokratik ve kapsayıcı bir sistemin inşasına yapılıyor.

PKK’nin tasfiyesi, Rojava’nın Şam yönetimi lehine ortadan kaldırılması ve demokratik hiçbir dönüşüme yol açmadan Kürt sorununu “çözme” arayışı, iktidarın sürece yaklaşımının temelini oluşturuyor. DEM Parti ve CHP başta olmak üzere muhalefet ise demokratik düzenlemelerin yapılması, kayyum uygulamalarına son verilmesi ve muhalefete yönelik baskının sona erdirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Heyet İmralı’ya giderken CHP’nin bu heyete üye vermeyi reddetmesinin temelinde de iktidarın süreci bir oldubittiye getirme isteği yatıyor. Sürecin doğrudan muhatabı olan DEM Parti temsilcisinin katıldığı heyet, İmralı’ya bu gerilim devam ederken gitti.

İmralı ziyaretinde tutanaklar, Meclis görevlileri tarafından değil, MİT tarafından tutuldu. İktidar temsilcilerinin yanı sıra devleti temsil eden istihbarat yetkililerin de bulunduğu görüşmenin gizli tutulacağı açıklandı. Ancak görüşmenin ardından, Kürt siyaseti temsilcilerinin basına verdiği demeçler, özellikle de heyetin içinde yer alan Gülistan Kılıç Koçyiğit’in Mezopotamya Ajansı’na verdiği röportaj, iktidarın gizlilik dayatmasına karşı dar anlamıyla Kürt siyasetinin, genel anlamda ise muhalefetin verdiği bir tepki oldu. Koçyiğit, röportajda Abdullah Öcalan’ın demokratik siyasetin inşasına yönelik vurgular yaptığına, Suriye’de ise Rojava’nın entegrasyonunun ancak demokratik bir sistemin inşasıyla mümkün olacağına işaret ettiğini belirtti.

11 Temmuz’da gerçekleştirilen silah yakma törenine de öncülük eden KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat da Kandil’in sürece müdahalesi olarak yorumlanabilecek bir söyleşi gerçekleştirdi. “PKK kadroları af istemiyor. Biz suç işlemedik; soykırım altındaki bir halkın varlık ve özgürlük mücadelesini verdik” diyen Besê Hozat, iktidarın çözüme dair bir planı olmadığını ve iktidar temsilcilerinin dilinin zehirleyici olduğunu belirttikten sonra, barış talebinin ve savaş karşıtlığının tüm Türkiye’de büyütülmesinin, sürecin başarısını sağlayacak esas unsur olduğunu söyledi.

Devlet Bahçeli, Türkgün gazetesine üç bölümde verdiği röportajda Besê Hozat’ın açıklamalarına tepkiyle yaklaştı. Açıklamaları 27 Şubat’ta Öcalan’ın yaptığı çağrıyla zıt olarak değerlendiren Bahçeli, PKK yöneticilerinin “İmralı’ya sadakatlerinin” esas olması gerektiğini belirtti. Ek olarak, yapılan açıklamaları “bölgemizde karanlık emelleri bulunan Siyonist-Emperyalist yapıya alenen hizmetkârlık” olarak yorumladı. Süreci daha ileri bir aşamaya taşıyabilecek bir ilk adım olarak okunabilecek İmralı ziyareti, daha yolun başında iktidar ile muhalefet ve özellikle de devlet ile PKK arasındaki yaklaşımın farklarını ortaya koydu. Bu koşullarda, özellikle Suriye’de SDG’nin durumu ve Türkiye’de yapılacak yasal düzenlemelerle alakalı gerilimlerin artarak devam etmesi gerçekçi bir beklenti olarak okunmalıdır.

Görülüyor ki, Bahçeli’yle Erdoğan şahsında AKP ve MHP’nin sürece yaklaşımı yöntemsel farklılıklar gösterse de temel hedefleri ve arzuları örtüşüyor. Bu hedef, hem iç siyasette hem de Ortadoğu’da iktidarın faşist bir rejimi ve bir yeni imparatorluk hayalini kurumsallaştırmasının önündeki en önemli engeli oluşturan PKK eksenli Kürt siyasetini tasfiye etmektir. Gerilimin sebebi ise çözüm sürecinin taraflarından birisi faşist bir inşa lehine muhalefetin tasfiyesini hedeflerken, diğer tarafın demokratik siyasetin inşasını merkeze alıyor olmasıdır. Süreç ilerledikçe bu gerilim kendisini daha fazla gösterecek, askeri çatışmaya da evrilebilecek olan gerginlik artarak devam edecektir.

Koşullar, iktidarın süreci ilerletmek adına demokratik adımları atmayacağını gösteriyor. İktidarın iki ortağı da devlet bu adımları atarsa iktidarda kalmasının zorlaşacağını, yıllar içerisinde inşa ettiği baskı rejiminin yıkılacağını düşünüyor. Buna karşın, savaşın sona ermesi, Türkiye’de ve bölgede emekçi halkların eşitlik ve barış içinde yaşadığı bir geleceğin inşa edilmesi, barışı ve bir arada yaşamayı amaçlayan bir mücadele hattının toplumsallaştırılması gerekiyor.

Çocuk işçilik neden yaygınlaşıyor?

Çocuk İşçilik Neden Yaygınlaşıyor

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, sanayi patronlarının ilgiyle takip ettiği Türkiye Yüzyılı Mesleki ve Teknik Eğitim Zirvesi’ne katıldı. Zirvede konuşan Tekin, liselere bu yıl kayıt yaptıran öğrencilerin yaklaşık yüzde 43’ünün mesleki ve teknik eğitim veren okulları tercih ettiğini belirtti. Çocuk işçiliğin ve çocuk yaşta iş cinayetlerinin yasal kılıfı olan MESEM sistemini Zirve’nin yapılacağı alanda protesto eden TİP üyesi 17 genç gözaltına alındı, 16’sı tutuklandı. Benzer bir eylem gerçekleştiren Özel Öğretmen Sendikası üyesi öğretmenler ise yurtdışı çıkış yasağıyla serbest bırakıldı.

Mesleki Eğitim Merkezleri olan MESEM’ler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın piyasa odaklı eğitim düzenlemelerinden biri olarak 2016’da alınan kararla eğitim sisteminin bir parçası haline getirildi. 2020’li yılların başından itibaren Türkiye kapitalizmi, genişleyen OSB ağına dayanan bir ucuz emek merkezli büyüme modelini geliştirmeye çalışırken, MESEM’lerin ağırlığı da eğitim sistemi içerisinde arttı. Gençleri “mesleki eğitim” adı altında yoğunlaşan sömürü sisteminin maliyeti düşük bir parçası yapmayı amaçlayan bu sistem, Türkiye’de son yıllarda çocuk işçi ölümlerinin artması ve çocuk yaşta intihara varan bir tükenmenin ana sebebi oldu.

MESEM olarak bilinen Mesleki Eğitim Merkezleri, çocuk yaşta yasal yollarla çalıştırılan çocuk işçiliğin yaygınlaşması ve çocuk işçi ölümlerinin artmasıyla sonuçlandı. 2025 yılında şu ana kadar 85 çocuk iş cinayetinde hayatını kaybetti. Son iki yılda MESEM sistemi içinde yaşamını yitiren çocukların sayısı ise en az 15!

MESEM kapsamında çalışan çocuklar, düzenlemeye göre haftanın dört günü işe bir gün ise okula gitmeli. Fiiliyatta ise çocuklar, kimi durumlarda keyfi uygulamalar sebebiyle hafta sonu dahil olmak üzere tam zamanlı çalışıyor. Staj ve mesleki eğitim çerçevesini aşacak şekilde, herhangi bir yetişkin işçinin yapacağı iş, denetimsiz koşullarda çalıştırılan işyerlerinde çocuklara yaptırılıyor. Bu durum, iş cinayetlerine davetiye çıkardığı gibi çocukların psikolojik anlamda tükenmesine de yol açıyor.

Patronlar çocukları çalıştırmayı tercih ediyor çünkü MESEM kapsamında çalışan öğrenciler, asgari ücretin yaklaşık üçte biri, eğer son sınıf öğrencisiyle yarısı kadar bir miktar karşılığında çalıştırılıyor. Bu maaşlar ise vergileriyle birlikte devlet tarafından, üstelik emekçilerin dayanışma fonu olması gereken işsizlik fonundan ödeniyor. Yani emekçilerin maaşlarından verdikleri vergilerle biriken fon, dolaylı yoldan patronlara aktarılıyor.

Asgari ücreti ne kadar baskılasa ve emekçileri yoksulluğa sürüklese de sömürü oranından hâlâ memnun olmayan iktidar ve patronlar, ucuz emek gücünü yaygınlaştırmak için çocuk işçiliği kullanıyor. Ucuz emek gücünü genişleterek emek maliyetlerini düşürmenin yolunun çocuk işçiliğinde bulunmasının doğal sonucu, proleterleşmenin çocuklara doğru genişlemesi ve çocukların da çocuk olmaktan çıkarılıp aktif işgücünün parçası haline getirilmesi. Çocuk işçilik Türkiye’de ve kapitalizmin hüküm sürdüğü her yerde her zaman bir toplumsal sorun olsa da günümüzde çocuk yaşta işçilik yaygınlaşıyor ve normalleşiyor. Yoksul ailelerin çocukları küçük yaşta çalışıp az da olsa para kazanıyor olmaktan mutlu oluyor çünkü ailesinin karşılayamadığı ihtiyaçlarını bu yolla karşılayabiliyor. Aileler ise sistemin sunamadığı geleceğin alternatifini, çocuklarının “hiç değilse bir meslek öğrenmesinde” buluyor.

Çocuk işçilik sorununa karşı mücadelede atılacak adımlarda en önemli başlığı, MESEM’lerin kapatılması olmalıdır. Mesleki eğitim için pedagojik yöntemlere uygun biçimde geliştirilmiş, çocukların çocuk olduğunu her şeyden önce kabul eden bir sistemin geliştirilmesi gerekiyor. Çünkü mesleki eğitim, çocukların patronların devlet gözetiminde dilediğince sömürülmesi anlamına gelmiyor. Bunun için ise sınırsız kâr hırsıyla çocukların kitlesel olarak işçileşmesine sebep olan sistemin sona erdirilmesi için devrimci bir mücadeleyi büyütmek gerekiyor.

ABD Venezuela’ya gözünü dikti

ABD Venezuela’ya Gözünü Dikti

Trump yönetiminde ABD, aylardır Venezuela’ya yönelik askeri baskısını artırıyor, Karayipler’de askeri tahkimat yaparak Venezuela’yı kuşatıyor. “Uyuşturucuya karşı mücadele” bahanesiyle Venezuela’dan çıkan gemileri vuran ABD, tüm bu operasyonu da aynı şekilde uyuşturucuya karşı olmak bahanesiyle gerçekleştiriyor. Eylül başından beri ABD güçleri en az 21 tekneyi batırdı, en az 83 kişinin ölümüne sebep oldu.

Geçtiğimiz hafta içinde Trump, Venezuela’da Maduro görevi bırakmazsa bu ülkeyi vurabileceklerini söyleyerek tehditlerin dozunu artırdı. Bu tehditlere karşı Venezuela’da hükümet, Karakas’ta binlerce yurttaşın katılımıyla bir miting gerçekleştirdi. Bir “sömürge barışı” istemediklerini söyleyen Maduro “egemenlik, eşitlik ve özgürlük” ilkelerine dayanan bir barışı savunduklarını belirtti.

ABD’nin Venezuela’ya yönelik tehditlerinin birden fazla boyutu var. Venezuela, Chavez’den beri Güney Amerika’da ABD karşısında en kararlı iktidara sahip ülke konumunda. Diğer Güney Amerika ülkelerinde Amerikan yanlısı sağcı ve çoğunlukla da faşist siyasetçilerle halkçı sol siyasetçiler arasında dönemden döneme değişen daha kararsız bir durum hakimken, Venezuela’da iktidardaki PSUV’un hakimiyeti söz konusu. ABD destekli muhalefet, ülkede belirli oranda destek bulsa da bu destek ancak bir azınlık desteği olarak kalıyor. Hâlâ yüksek desteğe sahip olan iktidar partisi, her ne kadar Venezuela’da istikrarsızlığa ve ambargonun da etkisiyle oluşan yüksek enflasyona çözüm üretecek yetkinlikten ve yaklaşımdan uzak olsa da iktidarını, PSUV’un halkçı destek uygulamalarından yararlanan yoksul halk kesimlerine dayanarak koruyabiliyor.

Venezuela, aynı zamanda petrol kaynaklarıyla ön plana çıkıyor. Zaten mevcut ekonomisi büyük ölçüde petrol gelirlerine dayanan bu ülkenin kaynakları, yanı başında bulunan ABD’yi cezbediyor. ABD, bu kadar yakınındaki petrol kaynakları üzerinde hiçbir denetime sahip değil. Bu durumu değiştirmek için öncelikle Venezuela’daki Amerikan karşıtı iktidarın düşürülmesi ve Amerikancı bir hükümetin Venezuela’da kontrolü sağlaması gerekiyor.

Venezuela’da oluşturulan istikrarsızlığın ve son dönemde giderek daha fazla askeri boyuta taşınan ABD yaklaşımının bir diğer sebebi ise Çin Halk Cumhuriyeti’nin Afrika’da olduğu gibi Güney Amerika’da da etkinliğinin son yıllarda artması ve ülkelerin Çin ile yüksek hacimli ticari ortaklıklar kurması. ABD, yanı başında Çin’in bu denli etki sahibi olmasına karşı Güney Amerika’da yine hakimiyet oluşturmak istiyor. Trump yönetimiyle birlikte daha agresif politikalara yönelen ABD, diplomasi yoluyla başaramadıklarını askeri zorla başarmaya ve emperyal çıkarlarını bu şekilde Güney Amerika’ya da dayatmaya çalışıyor.

Venezuela’da PSUV iktidarının sosyalist inşaya yönelmemesi ve giderek yozlaşan bir karaktere sahip olması, dahası Chavez yönetimi ve sonrasında yeni yönetimden çıkar elde eden, özellikle asker kökenli yeni çevrelerin oluşması, tartışmaya değer bir konu. Ancak Ortadoğu’da olduğu gibi Güney Amerika’da da emperyalist müdahaleler, ancak daha fazla sorunu beraberinde getiriyor. Venezuela’da da, diğer ülkelerde olduğu gibi, iktidar sorunu ancak Venezuelalı emekçilerin ve hem ulusal hem uluslararası devrimci mücadelenin sorunudur. Bu yüzden, emekçilerin kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleşecek olan bir devrimci atılımı desteklememiz gerekirken, “demokrasi” ve “özgürlük” laflarının ardına gizlenen emperyalist müdahalelere karşı olmalıyız. Çünkü emperyalizm baskıyı, sömürüyü ve toplumsal sorunları ancak ağırlaştırır!

Kılavuz‘da bu hafta

İktidarın tercihi_Asgari ücret mi asgari kâr mı

İktidarın tercihi: Asgari ücret mi, asgari kâr mı? – Ahmet Gire

Devrimci güçlerin ezilmesiyle, işçi sınıfının devlete etki edebilme kanalları kapatılmaya başlandı. AKP iktidarıyla birlikte devlet doğrudan sermayenin bir aygıtı haline geldi. Burada bireysel kapitalistlerle iktidar sahipleri arasındaki anlık çatışmalar akla gelmesin. Devletin politik tercihleri sermaye çıkarından ibaret hale geldi ve iktidar, sermayenin isteklerinin icracısı durumuna geldi. Bugün devlet, sermaye sınıfına onun iyiliği için bile uzun vadeli bir çıkar perspektifi sunamaz. Bunu yapabilmesi için dahi devletin sermayeden görece özerk olması gerekir. Lakin günümüz Türkiye’si için bunu söylemek güç. Türkiye siyaseti, sermayenin kısa vadeli çıkarlarının kamu gücüyle emekçilere dayatılmasından ibarettir bugün.

İşte tam bu sebeple sermaye doğrudan ücret pazarlığına girmiyor, iktidarın politikaları aracılığıyla ortalama ücret haline getirilmiş asgari ücretin devlet tarafından işçilere dayatılmasını bekliyor. Bu nedenledir ki işçilerin kurtuluşu devrimle gerçekleşecektir. Bunu çok ütopik ve hayalci bulacak olanlar olacaktır elbette, ancak içinden geçtiğimiz cehennemvari dünyada devrim ihtimalini yaşatmak ve büyütmek, yaşamsal bir zorunluluk halini almıştır. Bunun için işçilerin uğradığı güncel kıyımı en kısa zamanda değiştirmeyi hedefleyen, ancak bununla yetinmeyen, iktidar mücadelesine giren ve bu mücadeleyi sermayenin yıllardır dayattığı siyasi düzeneklerin dışına çıkaran politik örgütler elzemdir.

11. Yargı Paketi, toplumsal yeniden üretim krizi ve gericiliğin ideolojik hamlesi

11. Yargı Paketi, toplumsal yeniden üretim krizi ve gericiliğin ideolojik hamlesi – Ceren Nur Aba & Tuğçe Ulukan

Yargı Paketi’ndeki maddelerin geri çekilmesi, mücadelenin kazanıldığı anlamına gelmez. Bu bir geri çekilme değil, bir hazırlık, bir konumlanma, toplumsal tepkilerin sınırını ölçme girişimidir.

Gerici iktidarlar hiçbir zaman ilk hamlede en sert saldırıyı yapmaz. Önce nabız tutar, sonra uygun anda ağır darbeyi indirir. Bu nedenle bugün geri adım olarak görünen, büyük bir teyakkuzun başlangıcıdır.

Bir toplumsal kesimin özgürlüğünün hukuk eliyle hedef alınması, işçi sınıfının özgürlük alanını da daraltmanın aracıdır. LGBTİ+ düşmanlığı, kadın düşmanlığı ve otoriterleşme; sermaye düzeninin sömürü politikalarını perdeleyen bir sis perdesidir.

Türkiye’de yeni faşizmin inşası 12 Eylül’den OHAL’e, ulusal savaştan mülteci rejimine

Türkiye’de yeni faşizmin inşası: 12 Eylül’den OHAL’e, ulusal savaştan mülteci rejimine – Sinan Köksal

Türkiye’nin bugünkü rejimi, dünya kapitalizminde öne çıkan yeni faşizm dalgasının özgül bir biçimidir. Çözümü de ulusal ölçekte yeni faşizmi teşhir eden ve karşısında mücadele eden, aynı zamanda enternasyonal dünya ölçeğinde, işçi sınıfının ve ezilenlerin uluslararası devrimci örgütlenmesinde yatmaktadır.

Ülkemizde herhangi bir sol hareketin, tarihin herhangi bir uğrağında kendisiyle ilişkilendireceği bir “kök” arama ihtiyacı gerçek bir ihtiyaçtır. Elbette köksüz devrimcilik olmaz; ancak aranan referans noktası, AKP gericiliğine karşı burjuva cumhuriyetin savunulması da olamaz. Böyle olursa AKP karşı devrimci, burjuva cumhuriyet de “her açıdan ilerici” kabul edilir.

Ulusalcı karşı devrim teorisinin sakat doğma sebebi, güncel politikaların AKP’nin belirlediği dar ve karanlık çıkmazda ve her şeyden önemlisi, sınıf kavramı ve proletaryanın iktidar perspektifi gözetilmeden üretilmesidir. Komünist siyaset, kapitalist üretim ilişkilerindeki sürekliliği saptar, yeni faşist döneme uygun mücadele araçları, strateji ve taktikleri belirler.

Total
0
Shares
Önceki makale
İktidarın tercihi_Asgari ücret mi asgari kâr mı

İktidarın tercihi: Asgari ücret mi, asgari kâr mı?

Sonraki makale

Sosyalist solda üç eğilim - II

İlgili Gönderiler