Geçtiğimiz ağustos ayında gerçekleşen ve özellikle müzik sektörü, sinema, tiyatro ve dijital medya gibi yaratıcı endüstrilerde görünürlük ve geçerlilik kazanan erkek faillerin ifşası, yalnızca şiddeti ve tacizi görünür kılmamış; patriyarkal kapitalizmin kökleştirdiği yapısal eşitsizlikleri de tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur.
Elbette bu yalnızca yaratıcı endüstrilerle sınırlı değildir. Hayatın her hücresine sızmış eril tahakküm, kamusal/özel alan fark etmeksizin -ev içinden eğitim kurumlarına, sokaktan iş yerlerine kadar- her gün binlerce kadının yaşadığı, fakat çoğu zaman görünmeyen sayısız şiddet/taciz vakasının üstünü örtmeye ve şiddet döngüsünü üretmeye devam etmektedir. Bu yüzden #MeToo #SenDeAnlat #susmabitsin gibi etiketlerle gündeme gelen ifşalar, failleri koruyan ve aklayan kurumsal iktidar ağlarını görünür kılmakta, bu ağların nasıl sarsılacağına yönelik bir çerçeve sunmaktadır.
Cezasızlığa karşı bir alternatif: İfşa mekanizması
Türkiye’de yaygınlaşan ifşa hareketi, bize bir kez daha kadına yönelik şiddetin politik olduğunu göstermiştir. Çünkü erkek adalet sisteminde erkek şiddeti, cezasızlık ve iktidarın kadın düşmanı politikalarıyla süreklilik kazanmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, nafaka hakkının tartışmaya açılması, kadınların eylemlerinin polis şiddetiyle bastırılması gibi örnek verilebilecek daha sayısız uygulamayla kadın haklarının her geçen gün daraltıldığı ve ihlal edildiği bir düzende ifşa mekanizması, kadınların kendi sözünü ve hakikatini ortaya koyduğu; sistemin görünmez kıldığı şiddeti toplumsal ve politik düzleme taşıdığı alternatif bir hak arama pratiği, bir çığlık olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hukuki yolların tüketildiği, failin otorite tarafından ısrarla korunduğu; olayın kapalı mekânlarda güç eşitsizliği altında gerçekleştiği ve somut delilin, olayın doğası gereği ortaya koyulamadığı durumlarda ifşa, meşru bir hak arama mekanizmasıdır. Bu mekanizma, hem resmî kurumların ataerkil işleyişini, bürokratların keyfî ve ayrımcı tutumlarını, denetimsizlik–cezasızlık döngüsünün yarattığı yapısal engelleri görünür kılan; hem de hayatta kalanın tüm bu engellere rağmen adalet arayışını sürdürmesine imkân veren bir mekanizmadır.
Travma sessiz kalmakla aşılamaz. Bastırıldıkça bedende, zihinde ve farklı biçimlerde kendini gösterir. Kaygı, travma sonrası stres bozukluğu, depresyon gibi sorunlar bastırılmış travmaların sık görülen birer yansımasıdır. İyileşmek, ancak sessizliği kırmakla başlar. Fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalan özne utanç, dışlanma/damgalanma gibi bariyerlerle psiko-sosyal açıdan son derece yüksek bir maliyet ödemiştir ve son çare olarak ifşa mekanizmasına başvurur. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, ifşanın “intikam” amacıyla kullanıldığına yönelik bir değerlendirme yapmak çoğu zaman gerçeklikle bağdaşmaz. Bu değerlendirme, feminist etikten yoksun eril bakışın bir tezahürüdür.
Nitekim ifşanın en yaygın motivasyonu yardım ve adalet arayışıdır. İfşa; duygusal destek arayışı, tıbbi/hukuki hizmetlere erişim gibi ihtiyaçların yanında başkalarının benzer zararlardan korunmasına yönelik uyarı niteliklerini de taşımaktadır. Kadınların sözünün örgütlü olarak değersizleştirildiği bir sistemde birincil olarak ifşanın gerçekliği -bu ancak ikincil bir tartışma konusu olabilir- değil; cezasızlık, koruyucu/önleyici tedbirlerin uygulanmaması, onarıcı/dönüştürücü adalet, kadınların niçin böyle bir yola başvurmak durumunda kaldığı gibi konular tartışılmalıdır. Bu tartışmalar ışığında, insani olanakları geliştirmekten ve insan haklarını korumaktan sorumlu kurumlardan da örgütlenip hesap sormak gerekir.
Sonuç olarak, bir ifşa metni ile karşılaşıldığında, öncelikli olarak yapılması gereken oldukça basittir: Metni yaygınlaştırarak kamuoyu oluşturmak, mağdur ile dayanışmak ve sonrasında adli süreci takip etmek.
Şiddetin yeniden üretimi: Mağdur suçlama (Victim Blaming)
İfşa süreçlerinde mağdur yerine fail ile empati kurulması, çokça rastladığımız ve sorgulanması gereken bir reflekstir. Hayatta kalanın travması geri plana itilirken, failin var olduğu dahi şüpheli olan “itibarının” zedelenmesi ön plana çıkarılarak fail aklanır ve böylece daha da cesaretlenir, şiddet normalleşir, yeni mağduriyetlerin önü açılır ve “şiddet döngüsü” üretilir. Mağdurun beyanını merkeze alıp empati kurmak, yalnızca duygudaşlık kurmaya ve dayanışma göstermeye yaramaz; aynı zamanda adalet talebini kolektif hâle getirir.
Hayatta kalanın ifşa için cesaretlendirilmesinin yanında olası riskleri gözetmek gerekir. “İfşa et, ben arkandayım” demek tek başına yeterli değildir. Yalnızca söylemle sınırlı kalmayan bir dayanışma örmek oldukça önemlidir. Hukuki, psikososyal ve ekonomik destek kanallarının açılması, iyileşme sürecinin güvence altına alınması ve takibinin yapılması, faillerin korunaklı ağlarının karşısına kolektif bir güç çıkarılması gerekmektedir.
Hakkındaki beyana ve işlediği suça rağmen geçerliği korunan, sembolik ve ekonomik sermayelerinden hiçbir şey kaybetmeyen faillerin üretim süreçlerine dahil edilmesi, projelerde çalışmaya devam etmeleri; ataerki ve kapitalizmin birbirini besleyen ortak çıkarları olduğunu açıkça göstermektedir. Ataerki, erkekliği iktidarın öznesi olarak kurar. Dolayısıyla fail, eylemlerinin sonuçlarından muaf tutulur. Kapitalizm ise bu ayrıcalığı ekonomik değere dönüştürür: Erkek failin üretkenliğinden ve popülaritesinden elde edilecek kâr daha önemlidir! Adaletin sağlanmadığı bu noktada, alternatif adalet mekanizmalarına başvurulabilir (bkz. Cancel Culture/İptal Kültürü). Dolayısıyla, faillerin üretim alanındaki varlığını sarsmak üzere; onlara yatırım yapan kurumlara, faille kurdukları ilişkileri kesme çağrısı yapmak ve bu konuda kolektif bilinç oluşturmak önemlidir.
Türkiye’de mağdur suçlayıcılığın iktidarın söylemlerinde de açıkça kendine yer bulduğunu ve bugünkü cezasızlık rejiminin politik arka planını görmekteyiz. Erdoğan’ın “kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz” diyerek toplumsal cinsiyet eşitliğini “fıtrata ters” ilan eden söylemi, Münevver Karabulut cinayetine ilişkin “kendi başına bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya” ifadesini kullanması, eski AKP’li Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in ODTÜ mezuniyet töreninde açılan “tecavüze sebep olan şeyler” pankartını hedef alıp tecavüzü kadının kıyafet/yaşam tarzıyla ilişkilendiren paylaşımı, Bülent Arınç’ın başbakan yardımcısı olduğu dönemde “kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak” söylemi gibi örnekler, iktidarın kadınların kamusal varlığı ve davranışları üzerinde nasıl tahakküm kurduğunu ve mağdur suçlayıcılık yaptığını göstermektedir.
İktidar, tüm bu söylemler ile toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştirmekte, kadının cinselliği üzerinde denetim sağlayıp kadının rolünü anneliğe indirgemekte, kadınları ve LGBTİ+’ları ikincilleştirmektedir. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, “kutsal aile” retoriği, kadınları ve LGBTİ+’ları koruyan yasaların tasfiyesi, yakın dönemde gündeme gelen ayrımcı yargı paketleri vs. cezasızlığı besleyen bütünlüklü bir ideolojik çerçeve ortaya çıkarmaktadır.
Dayanışmanın gerekliliği ve örgütlü mücadelenin önemi
İfşa süreçlerinde örgütlü dayanışma hayati önem taşımaktadır. Çünkü bir kadının ataerkil düzenin ördüğü suskunluk duvarını yıkıp faili ifşalaması, kulağa geldiğinden çok daha zordur. Korku bariyerlerini aşıp ses çıkaran her kadının yanında olmak; sessiz kalmak zorunda kalan kadınların da fısıltılarını duymak ve onları cesaretlendirmek önemlidir. Hayatta kalan, sosyal destek mekanizmalarına erişemediği durumda örselenme, kendini suçlama, tehdide maruz kalma, damgalanma ve yalnızlaşma gibi birçok risk ile karşı karşıya kalabilmektedir.
Hayatta kalanı/mağduru ifşa için cesaretlendirirken yalnızca sosyal destekle sınırlı kalmayan daha somut ve çok boyutlu bir dayanışma ağı örmek önemlidir. Önemli olmasının sebepleri ise çeşitlidir: Kadını güçlendirecek ve onun iyiliğini sağlayacak kaynakların ve bilgilerin paylaşılmasını da içeren bir müdahale planı oluşturmak, konuya dair toplumsal duyarlılığın artırılması için çalışmalar yapmak, eril tahakkümün iktidar alanlarını sarsmak ve bu yapıları sorgulatmak… Elbette erkek dışında tüm kimlikleri ikincil konuma iten heteronormatif patriyarkal sistem ile yalnızca cishet kadınların ve LGBTİ+’ların değil; heteroseksüel erkeklerin de mücadele etmesi gerekmektedir.
Kadın mücadelesi, geldiği aşamada eril baskıya karşı güçlü bir mücadeleyi ortaya koyabiliyor olsa da kadınların özgürleşmesi, sistem içinde yapılan reformlara ve hukuki düzenlemelere indirgenemez. Kapitalist patriyarka, vitrinlik politikalarıyla kadınlara belirli hak kırıntıları sunarak kendini “dönüşmüş” gibi gösterse de bu reformların hiçbiri, şiddeti ve eşitsizliği üreten ideolojik ve ekonomik mekanizmaların yerli yerinde durduğu gerçeğini değiştirmez.
Sınıf mücadelesiyle birleşmeyen kadın mücadelesi kurtuluş değil, sisteme eklemlenmenin başka bir şeklidir. Bu yüzden bize düşen, doğrudan patriyarkal kapitalizmin zincirlerini kırmaya yönelik örgütlü bir mücadele hattı kurmaktır.








