Sağ popülist siyaset ve femonasyonalizm1

Sağ popülist siyaset ve femonasyonalizm

8 Mart 2026’da 24’üncüsü düzenlenen Feminist Gece Yürüyüşü’nde tüm tehditlere rağmen kadınlar ve LGBTİ+’lar sokakları terk etmeyip, mücadelede kararlılığını her zamankinden daha kalabalık bir şekilde bir kere daha göstermiş oldu. İzmir ve İstanbul başta olmak üzere birçok ilde, polis şiddetinin doğrudan kuir sembollere yöneldiğini gördük. Kolluk kuvvetlerinin tehditlerine karşı basın açıklamasında trans cinayetlerinin önlenmesinin ve transların hormona erişim hakkının merkeze alınması ise bu ayrıştırıcı politikalara karşı kararlı öznelerce verilmiş en somut yanıt oldu. Bunun yanında, alanı bölmeye çalışan grupların girişimleriyle bir konu tekrardan tartışmaya açıldı: Femonasyonalizm ve sağ popülist siyaset.

Femonasyonalizm ve sağ popülist siyaset

Akademisyen Sara Farris’in literatüre kazandırdığı “Femonasyonalizm” kavramı, sağ popülist ve milliyetçi siyasetçilerin, kendi ırkçılıklarını ve göçmen düşmanlıklarını meşrulaştırmak adına kadın hakları söylemini araçsallaştırması olarak açıklanabilir. Hiç şüphesiz, kesişimsel feminizmin kitleselleştiği yerlerde gözlemlenen bu manipülasyon şekli, Türkiye’de de özellikle son yıllarda alıcı bulmaktadır. Peki “milliyetçi feminizm” mümkün müdür? “Onlar ve biz” ayrımı üzerine kurulu bir bakışla, bir ırkın veya ulusun diğerleri karşısında çıkarlarını gözeten biri, “diğerleri” ile kendini eşit bir özne olarak konumlandırabilir mi?

Feminizm bugün ulaştığı noktada çok daha kapsayıcı bir perspektife sahip. Artık yalnızca toplumsal cinsiyet eşitsizliğini değil; sınıf çatışmalarını, ırkçılığı, kapitalizm ile patriyarkanın birbirini nasıl beslediğini ve LGBTİ+’lara yönelik nefreti odağına alıyor. “Kesişimsellik” (intersectionality) yaklaşımı sınıf, toplumsal cinsiyet, ırk ve cinsel yönelim gibi farklı kategorilerin birbirinden ayrılamayacağını, bu kimliklerin iç içe geçerek bireyler üzerindeki baskı ve sömürü mekanizmalarını nasıl çok katmanlı bir biçimde ürettiğini ortaya koyuyor. Bu şekilde farklı kimliklerin deneyimlediği kesişimsel dezavantajları ve ayrımcılığı görünür kılıyor. Özellikle 2000’lerden bu yana yükselen sağ popülist siyasetin ürettiği homofobi ve transfobi, göçmen karşıtlığı, kadın düşmanlığı ve yükselen erkeklik krizine bağlı gelişen incel hareketi gibi akımlar yaygınlaşıyor. Bunun karşısında keşisimsel ve kapsayıcı bir mücadele, bugün daha da zorunlu bir hâle geliyor.

Bu çerçeveden bakıldığında, “milliyetçi feminizm” fikrinin kendi içinde neden tutarsız olduğu az çok tahmin edilebilir. Kesişimsellik, egemenleri değil, ezilen kimlikleri kapsar. Şüphesiz ki her coğrafyadaki kadın mücadelesi kendi özgül, yerel ihtiyaçlarına ve toplumsal dinamiklerine göre şekillenir. Ancak milliyetçi feminist olduğunu iddia edenlerin kadınların maruz kaldığı sistematik şiddete karşı herhangi bir somut çözümleri yok. Aksine, milliyetçi feministler, azınlık ve göçmen kadınların uğradığı şiddeti, onların “kültürel gerçekliği” gibi sunarak meşrulaştırmaya çalışıyor. Suç olduğu tartışmaya kapalı bir şekilde net olan bu hak ihlallerinin kültürel kabul edilip mağdur suçlayıcı bir tutumla normalleştirilmesi, farklı etik problemlere yol açıyor. Bu sorunun kaynağında ise milliyetçi feminist eğilimin sınıfsal farklılığı göz ardı etmesi ve farklı uluslara mensup kişileri özcü bir şekilde tektipleştirmesi yatıyor.

Özellikle bu eğilimdeki kişi ve grupların sokağın ve feminist mücadelenin hafızasından ne kadar kopuk olduklarını, “Jin, Jiyan, Azadî” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) sloganına yaklaşımlarında da görüyoruz. 2022’de İran’da Mahsa Amini’nin katledilmesinin ardından başlayan protestolarla birlikte, Hindistan’dan dünyanın dört bir yanına kadar yankı bularak enternasyonal kadın mücadelesinin bir sembolü hâline gelen ve yıllardır kullanılan bu slogan, kriminalize edilmeye çalışılıyor.

Doğası gereği “erkekleştirilmiş” bir bellek ve umut üzerine inşa edilmiş olan milliyetçilikte kadınlar, kendi kaderini tayin eden bağımsız birer özne olmaktan çıkarılarak, ya korunması gereken kutsal birer simge ya da aşağılanacak bir savaş objesi olarak nesneleştirilir (Enloe’den aktaran Gözdaşoğlu Küçükalioğlu, 2019, s. 157). Bu teorik gerçeğin sokağa yansımasını, söz konusu grupların Feminist Gece Yürüyüşü’nde taşıdıkları dövizlerde militarizmi açıkça yücelten söylemlerinde net bir biçimde görüyoruz. “Kana kan, dişe diş” gibi eril ve saldırgan bir motivasyonla hareket ettiğini bizzat ifade eden bu oluşumların, kadınları ezen patriyarkal sistemi yıkmak yerine o sistemin yeniden üretilmesine hizmet ettiği ortadadır. Tüm bu ideolojik ve pratik çelişkiler bir arada okunduğunda, konumlandıkları yerin kadın kurtuluş mücadelesiyle hiçbir şekilde bağdaşmadığı ve “milliyetçi feminizm” kavramının bir oksimorondan ibaret olduğu gerçeği şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktır.

Bu hareketlerin özellikle sosyal medya platformlarında yıllardır feminist mücadelenin özneleri olan kişi ve kurumları “terörize” etmeleri, sokak hareketlerinin sönümlenmesine de doğrudan hizmet etmektedir. “Aileyi koruma” veya “küreselcilerin nüfus azaltma politikalarına karşı mücadele” gibi altı boş ve popülist söylemlerle, LGBTİ+’lara yönelik gerçekleştirilen sistematik şiddete eklemlendiklerini ve nefreti körüklediklerini görmek de mümkün. Aslında bu argümanları ve siyaseti yakından tanıyoruz. LGBTİ+’lara yönelik nefret siyaseti, İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası antlaşmalardan çıkılması, cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi kavramların yasaklanmaya çalışılması ve kazanılmış haklara yönelik saldırı, küresel ölçekteki sağ popülist siyasetin ayrılmaz bir parçası. Her ne kadar bu tartışmayı Türkiye üzerinden yürütüyor olsak da, başta da ifade etmeye çalıştığım gibi, bu hareketler kendilerine küresel ölçekte -örneğin Fransa’daki aşırı sağcı Collectif Némésis gibi- kendine yer buluyor ve benzer politikaların uzantısı olarak yaygınlaşıyor.

Bu eğilim, yalnızca kadın hareketi üzerinden ilerlemiyor. Ekonomik krizin ve yoksulluğun yarattığı öfkenin diğer ezilenlere yönelmesi normal olmasa da sık rastlanır bir durum. Özellikle gençleri kapsayan bu siyasal yönelim, bütünlüklü bir siyasal programa dayanmamakta, yapısal ve sınıfsal bir eleştiri üretemeyip nefret siyaseti üzerinden gelişmektedir. Herhangi bir sınıf mücadelesi zemini bulunmayan; emperyalizme karşı giderek büyüyen itirazları bölen ve sokağı terörize etmeye çalışan bu siyasal eğilim, gençler için duygusal bir rahatlamadan ötesini vaat etmiyor. Böylelikle en nihayetinde egemen sınıfın ve iktidarın doğrudan bir ideolojik aygıtı olarak işlev görüyor.

Bu bağlamda, gençlerin sağ popülist siyasete yönelmesinin ardında yatan kimlik bunalımını, güvencesizlik, yoksulluk ve sosyal adaletsizlik karşısındaki kontrol arayışından kaynaklandığını anlamak; önyargıyla değil, empati kurarak ele almak elzemdir. Toplumsal tepkiyi yatıştıran ve sisteme eklemleyen bu sözde muhalif eğilimleri dönüştürmenin ne kadar önemli olduğu burada bir kez daha göze çarpıyor. Yanlış hedeflere yönlendirilen bu duygusal öfkeyi doğru yere kanalize etmek ve gerçek bir sınıf bilincine dönüştürmek ise devrimcilerin en temel sorumluluğudur.

Kadın mücadelesi; ancak enternasyonalist bir dayanışmayla gerçek anlamını bulur. İşçi sınıfının, kadınların, LGBTİ+’ların ve göçmenlerin yan yana durduğu birleşik bir mücadele hattı, patriyarki ve kapitalizmin yarattığı çok katmanlı eşitsizliklere karşı gerçekçi ve kalıcı tek kurtuluş yolu alacaktır.


Kaynakça

  1. Gözdaşoğlu Küçükalioğlu, E. (2019). Milliyetçilik kuramları ve toplumsal cinsiyet: Genel bir değerlendirme. Ufuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 8(16)
  2. Özkazanç, A. (2018). Türkiye’de Kadın Hareketi ve Kesişimsellik Yaklaşımı Kesişimsellik Tartışması.
Total
0
Shares
Önceki makale
Emek yağmasına karşı mücadeleci sendikacılık, işçi sınıfının iradesi ve Mehmet Türkmen'in tutuklanması

Emek yağmasına karşı mücadeleci sendikacılık, işçi sınıfının iradesi ve Mehmet Türkmen'in tutuklanması

Sonraki makale
Neden öldüğümüzün teorisi

Neden öldüğümüzün teorisi

İlgili Gönderiler