Neden öldüğümüzün teorisi

Neden öldüğümüzün teorisi

Her dört saatte bir işçinin ölmesinin nedenini bireysel hatalarda ya da teknik eksikliklerde değil, kapitalist üretim ilişkilerinin işleyişinde aramalıyız. Emek gücünün meta hâline gelmesi, verilen ücretin emeğin karşılığıymış gibi sunulması ve sermayenin artı değer üretimi için işçinin yaşam süresini tüketmesi, işçi ölümlerini istisna değil kural hâline getirmektedir.

Geride bıraktığımız 2025 yılında, her dört saatte bir işçi cinayeti işlendi. Peki, bir avuç patronun zenginleşmesi için her sabah ölümle yarışarak işe gidenler kim? Ölüm aylığıyla geçinemediği için çalışmak zorunda kalan emekliler; Türkiye’nin dört bir yanında, şehirlerin “kalkınması” adına kurulan niteliksiz üniversitelerden mezun olup işsiz kalan gençler; yıllardır iç savaşın sürdüğü ve Türkiye’nin de bir bölümünü fiilen işgal ettiği Suriye’nin yurttaşları ile geri kabul anlaşmalarıyla Avrupa’ya geçişi engellenen diğer mülteciler; aile ekonomisine katkı sunmak zorunda bırakılan, okuması gereken yaşta ucuza çalıştırılan MESEM’liler ve diğer çocuk işçiler; işini, yukarıda sayılan ve daha ucuza çalışmaya hazır milyonlara kaptırmamak için daha düşük ücrete razı olan, ücretsiz mesailere kalan, kimi zaman çift işte çalışan diğer işçiler… Yani genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla, çocuğuyla bizzat işçi sınıfının kendisi.

Bunu biraz da verilerle ifade edersek; DİSK-AR’ın Aralık 2023 verilerine göre 9 milyon 668 bin olan geniş tanımlı işsiz sayısı, Ocak 2026’da 11 milyon 593 bin olarak belirlendi. Bu sayıların içerisinde yukarıda bahsettiğimiz birinci ve üçüncü kategoriler yer almamakta, dördüncü kategori ise yalnızca 15 yaş üstü ve sigortalı çalışan kısmıyla kapsanmaktadır. Bu tabloya baktığımızda, böylesine büyük bir yedek sanayi ordusunun varlığına rağmen geride bıraktığımız yılın “Aile Yılı” ilan edilmesi ve ailelerden “en az üç çocuk” talep edilmesinin ne anlama geldiğini sormak gerekir.

Bu tablo, kapitalist Türkiye devletinin ekonomi politikasının, işçilerin bedelini canıyla ve sağlığıyla ödediği ucuz iş gücüne dayandığını açık biçimde göstermektedir.

“Tamam da biz nasıl yaşayacağız?” dediğinizi duyar gibiyim. İşte temel çelişki tam olarak bu ölüm kalım meselesinin ortasında duruyor. Bu meseleyi doğru biçimde ifade edebilmek için bilimin ne söylediğine bakmamız gerekir. İlk okunduğunda anlaşılması zor gibi görünebilir; fakat bunun hiçbir önemi yok. Çünkü yaşayabilmek için, önce neden öldürüldüğümüzü öğrenmek zorundayız. Bu teori, tam olarak “neden öldürüldüğümüzün teorisi”dir.

Bunun için önce Karl Marx’ın “Emek Yağması” kavramını anlamamız gerekir. Emek yağmasını kavrayabilmek için ise “meta mübadelesi”nden ve “ücret” illüzyonundan söz etmeliyiz.

Meta nedir?

Meta, her şeyden önce, taşıdığı özelliklerle şu ya da bu türden insan gereksinimlerini gideren dışsal bir nesnedir. Metaların bir kullanım değeri, bir de mübadele, yani takas değeri vardır. Mübadele değerini belirleyen şey, üretilen metanın kaç saatlik emek sonucunda üretildiğidir.

Örneğin; bir ayakkabı üreticisi, iki saatte ürettiği bir ayakkabıyı meta pazarına götürüp başka bir metayla takas etmek isterse, yine iki saatte üretilmiş bir başka metayla takas edebilir. Eğer dört saatte üretilmiş bir metaya ihtiyaç duyuyorsa, iki saatte ürettiği ayakkabıdan iki tane vererek bu metaya sahip olabilir.

Paranın “genel eşdeğer” meta hâline gelmesiyle birlikte, ürettiğimiz metaları önce paraya çevirmeye, ardından ihtiyacımız olan başka metalarla bu parayı mübadele etmeye başladık. Yani Meta–Para–Meta. Buna “basit meta dolaşımı” denir. Biz işçiler bu yasaya göre yaşarız. Bir meta olan emek gücümüzü patrona satar, aldığımız ücretle yaşamımızı sürdürebilmek ve emek gücümüzü yeniden satabilir hâle getirmek için gerekli metaları satın alırız.

Patronlar, yani kapitalistler ise varlıklarını sürdürebilmek için sermaye birikimine ihtiyaç duyar. Onları tanımlayan formül Para–Meta–Artı Para’dır. Bu da “sermayenin genel formülü”dür. Peki süreç başında giren para, süreç sonunda nasıl daha fazla para olarak çıkar?

Bu durum, emek gücünün ürettiği değere kapitalistin el koymasıyla açıklanır. Buna artık değer denir.

Bir iş gününün sekiz saat olduğunu varsayalım. İşçinin bir sonraki gün çalışabilmesi için gerekli olan değer bin TL olsun ve bu değer işçinin iki saatlik emeğiyle üretilsin. Bu iki saat, gerekli emek zamandır. İşçi sekiz saatlik iş gününde emek gücünü yeniden üretebileceği değeri iki saatte üretiyorsa, geriye kalan altı saatte ürettiği değere kapitalist el koyar. Gerekli emek zamanı üç saatse, kapitalist beş saatlik artık emeğe el koyar. Bu oransal biçimde devam eder ve buna emek sömürüsü denir.

Emek gücü nasıl kâr üretir?

İşçinin patrona sattığı meta olan emek gücü, kullanımının değer yaratmasıyla diğer metalar arasından ayrılır. Patronun bu metayı satın alma nedeni de budur. Emek gücünün her gün yeniden satılabilmesi için işçinin üretime hazır ve yeniden satılabilir durumda olması gerekir.

Patron açısından sermayenin değerlenmesi olarak görülen şey, işçi açısından daha fazla emek gücü harcanmasıdır. Sermayenin rekabet edebilmesi için büyümek zorunda olduğu hesaba katıldığında, patron iş gününü gereksiz yere uzatarak, işçinin üç günde yerine koyabileceği emek gücünü bir günde kullanabilir. Bu yolla işçinin özünden çalınır. Buna emek yağması denir.

Bir işçinin makul koşullarda çalışarak yaşayabileceği süre otuz yıl ise, patron bir günde üç günlük emek harcatarak bu süreyi on yıla düşürebilir. Böylece işçinin yalnızca on yıllık emek gücünün ücretini ödeyip yirmi yılını gasp etmiş olur. Bu durum meta mübadelesi yasasına aykırıdır. Buna rağmen kapitalist iş gününü mümkün olduğunca uzatmaya çalışır.

Bu yağmayı perdeleyen temel neden, görünürde emeğimizin karşılığı gibi sunulan ama gerçekte yalnızca emek gücümüzün karşılığı olan ücrettir. İşçi ücreti, kapitalist toplumda emeğin fiyatı gibi görünür. Oysa bize ödenen ücret, ürettiğimiz değerin karşılığı değil, emek gücümüzün yeniden üretilebilmesinin koşuludur.

Asgari ücret, zam ve fiyat tartışmalarında da yalnızca emek gücümüzün değeri konuşulur. Emeğin gerçek karşılığı ise patron tarafından gasp edilir. Bu noktada sömürü, yağmaya dönüşür.

İşçi sağlığı meselesi tam da burada başlar. İşçi sağlığı yalnızca baret, kemer ve ayakkabıdan ibaret değildir. Atı arabanın önüne kusursuzca bağlayıp neden gitmediğini sorgulamakla, emeği yağmalanmış işçilerin neden öldüğünü sorgulamak aynı şeydir.

Bu yüzden yaşananlara “iş kazası” değil, “işçi cinayeti” demek gerekir. Bizi öldüren kendi dikkatsizliğimiz değil, patronların kâr hırsıdır.

Kapitalistler bu gücü milyonlarca işsizden, mülteciden ve emekliden oluşan yedek sanayi ordusundan alır. İşçi ise iş gününü kısaltmak ve yaşam süresini uzatmak ister. Bu, tarihsel bir sınıf mücadelesidir ve son sözü güçlü olan sınıf söyler.

İşçiler tekil olarak yan yana gelemediği her saat, ölüm bizi sınıf olarak birleştirir. İşçi sağlığı da diğer tüm sorunlar gibi bir sınıf sorunudur. Ölümü değil, yaşamı örgütlemek için sınıf mücadelesinden başka gerçek bir seçeneğimiz yoktur.


Kaynakça

  1. K. Marx, Das Kapital 1. Cilt Sermaye Üretim Süreci, Çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Kitap, 16. Baskı 2022
  2. DİSK-AR İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu 29 Ocak 2026

Total
0
Shares
Önceki makale
Sağ popülist siyaset ve femonasyonalizm1

Sağ popülist siyaset ve femonasyonalizm