Kapitalist üretim düzeni yalnızca emeği sömürerek var olmaz; onu parçalara ayırarak, dağıtarak ve birbirine yabancılaştırarak kendini yeniden üretir. İşçi sınıfı bu düzen içinde yalnızca düşük ücretlere değil; güvencesizliğe, sendikal kuşatmaya ve siyasal baskıya aynı anda maruz kalır. Yoksullaşma, bu çok katmanlı saldırının görünen yüzüdür. Asıl mesele, bu yoksulluğu sürekli kılan mekanizmanın kendisidir; emeğin hem maddi hem de siyasal olarak kuşatılmasıdır.
Bugün emek ile sermaye arasındaki çatışma yalnızca ücret pazarlıklarında değil; işçilerin nasıl çalıştırıldığı, nasıl bölündüğü ve hangi araçlarla örgütsüz bırakıldığı üzerinden yeniden kurulmaktadır. Bu nedenle sendika meselesi “var mı yok mu” sorusunun dar çerçevesine sıkıştırılamaz; nasıl bir sendika, nasıl bir örgütlülük ve nasıl bir sınıf hattı soruları üzerinden ele alınmalıdır.
Çünkü bugün asıl sorun, sendikanın olmadığı yerlerde hak kaybının yaşanması değildir yalnızca; sendikanın olduğu, fakat işçinin yalnız bırakıldığı yerlerde de aynı kaybın sürmesidir. Bu nedenle örgütlülük zorunludur; ancak bu örgütlülük bürokratik bir kabuk değil, sınıfın canlı iradesine yaslanan bir mücadele biçimi olmak zorundadır. Patronların korkusu da tam olarak buradadır: yalnızca ücret artışı değil, kendisi için tehlikeli olan sınıf bilinci, yani işçinin kendi gücünü tanımasıdır.
Marx’ın sendikalara ilişkin yaklaşımı bu sınırı keskin biçimde çizer. Sendikalar, işçi sınıfının savunma örgütleridir; fakat mücadele yalnızca ücret düzeyinde kaldığında sömürünün sonuçlarına verilen bir tepki olarak kalır. Ücret artabilir, ama sömürü devam eder. Çünkü ücret, emek gücünün kısmi karşılığıdır; artı değerin kaynağı ise üretim sürecinin kendisidir. Bu nedenle Marx ve Engels, ekonomik mücadele ile siyasal mücadelenin ayrılmazlığını vurgular. 1871 Londra Konferansı’nda dile getirilen şu tespit bugün de tüm çıplaklığıyla geçerlidir: “İşçi sınıfının ekonomik mücadelesi sonucu oluşan güçler, sömürücülerin politik zoruna karşı mücadelede bir kaldıraç haline gelmelidir.”
Bu yalnızca tarihsel bir cümle değil; bugünün direnişlerini anlamanın anahtarıdır. Çünkü mesele yalnızca ücret değildir; mesele, işçinin kendi kaderi üzerinde söz sahibi olup olmayacağıdır.
Son dönemde yaşanan direnişler bu gerçeği ete kemiğe büründürmektedir. Patronların sendikayı reddetmesi, devletin hukuku işletmemesi, siyasal aktörlerin “sükûnet” çağrıları ve öncü işçilerin hedef alınması birer istisna değil; aynı düzenin birbirini tamamlayan yüzleridir. Sermaye düzeni, işçi sınıfının kolektif iradesine karşı çok katmanlı bir savunma hattı kurmuştur.
BİRTEK-SEN öncülüğünde Başpınar OSB’de, tekstil işçilerinin direnişlerinde görüldüğü gibi, mesele tekil işyerleriyle sınırlı değildir. Bir fabrikada başlayan itirazın diğerine sıçraması, deneyimin ortaklaşması ve “biz de yapabiliriz” düşüncesinin yayılması sermayenin asıl korkusunu yaratır. Çünkü sermaye, üretimi, Başpınar örneğinde olduğu gibi, öncelikle varlığını kurduğu bölge üzerinde örgütler; işçi sınıfı mücadeleyi bölgesel olarak kurmaya başladığında dengeler sarsılır.
Patronların yaklaşımı bu nedenle son derece nettir: Ücret konuşulabilir, bazı sosyal hak talepleri karşılanabilir; fakat sendika kabul edilmez. Çünkü sendika yalnızca bugünün ücretini değil, yarının itirazını, denetimini ve hafızasını temsil eder. Patronun reddettiği şey işçinin bugünü değil, yarınıdır.
Hukuk ise bu ilişkide tarafsız bir zemin değildir. Kâğıt üzerinde tanınan hak ile fiilen kullanılabilen hak arasında derin bir yarık vardır. Yetki süreçleri, barajlar, itiraz mekanizmaları ve mahkeme aşamaları işçiyi bürokratik bir labirente hapseder. Patronlar bu labirenti ustalıkla kullanır; zaman kazanır, örgütlenmeyi dağıtır, öncüleri işten atar, gözaltına aldırır, tutuklatır, işçiyi sınıfından kopararak yalnızlaştırır, iş kolunu değiştirir, yeni işçiler alarak sendikal örgütlülüğü kırar, hatta kendi sendikasını işyerinde örgütler. Böylece yasa, hak vermekten çok hakkın kullanılmasını geciktiren, hatta engelleyen bir araca dönüşür.
Ancak mesele yalnızca patron ve devlet değildir. Aynı zamanda işçiyi özne olmaktan çıkarıp temsil edilen bir kitleye indirgeyen sendikal anlayış da bu tablonun parçasıdır. Oysa mücadele, direniş patladığında başlamaz. Öncesinde görünmeyen bağlar örülür: kahvelerde, servislerde, atölye aralarında… Güven inşa edilir, söz çoğalır, komiteler kurulur. İşte mücadele burada başlar.
İşçi komiteleri bu yüzden yalnızca bir örgütlenme biçimi değil, bir kırılma noktasıdır. İşçi komiteleri, sessizliğin dağıldığı, korkunun paylaşıldığı ve deneyimin ortaklaştığı, mücadele hattının örüldüğü alanlardır. Komiteleşme olduğunda işçi, çağrıldığında sokağa çıkan biri olmaktan çıkar; sürecin kurucu öznesine dönüşür.
Bu gerçek, farklı sektörlerde de kendini göstermiştir. DGD-SEN öncülüğünde başlayan Migros depo işçilerinin fiili direnişi, sendikal bürokrasinin sınırlarını aşan bir irade ortaya koymuştur. İşçiler, patronla uyumlu, hatta Migros patronunun doğrudan “üye olun” dediği sarı sendikacılık örneğinin zirvesine çıkan TEZKOOP-İŞ gibi bir sendikaya rağmen kendi mücadele hattını kurmuş, haklarını fiili güçleriyle savunmuştur.
Patronun işçileri bu sendikaya yönlendirmesi ve direniş sonrasında işkolunun değiştirilmesi, hukukun nasıl sermaye lehine eğilip büküldüğünü açıkça göstermektedir. Buna rağmen bu direniş, işçi sınıfının hafızasında silinmeyecek bir iz bırakmıştır. Bu meşru ve fiili mücadeleye sosyalist örgütler ve partiler dışında sanatçılar ve halk destek vermiş, hatta büyük burjuva partiler dahi boykot çağrısı yapmak durumunda kalmıştır. Gözaltılara, kırmızı kodlarla işten atılmalara ve kadro kandırmacasına rağmen fiili mücadele sürmüş; sendika da işçiler de yasaların belirlediği sınırları aşarak daha önce hak ettikleri kazanımları korumuş ve ilerletmiştir.
Migros kazanımının hemen ardından başlayan ve yine sarı sendika olan Öz Maden-İş sendikasının yetkili olduğu Kınık’ta faaliyet gösteren Polyak Maden’de, Bağımsız Maden-İş öncülüğünde başlayan fiili direniş, son zamanlarda gerçekleşen işçi sınıfı mücadelelerinin en güçlü örneklerinden biridir. İşçilerin birlik sağlayarak tamamının greve çıkması, barikatın yıkılması, işyerinin işgal edilmesi ve üretim üzerindeki söz hakkının sahiplenilmesi, sınıf mücadelesinin yalnızca taleplerle değil, doğrudan eylemle başarı sağladığını göstermiştir. Birçok direnişte doğrudan örgütleyici olan Başaran Aksu ve öncü işçiler, direnişin kırılması için burada da gözaltına alınmıştır. Ancak gözaltılara ve jandarmanın uyguladığı şiddete karşı işçiler ve sendika geri adım atmamış; yasaların çizdiği sınırlar bu noktada fiili mücadele tarafından aşılmış ve grev kazanılmıştır.
Tekstil alanında ise sömürü daha çıplak bir biçimde görünür hâle gelir. Aynı işyerinde yaşanan iş cinayetleri, güvencesiz çalışma ve yüksek kâr oranlarının yan yana varlığı sistemin özünü açığa çıkarır. Türkiye’de tekstilin en yoğun olduğu illerden biri olan Gaziantep emek yağmasında da öncü bir rol üstlenir. Özellikle son yıllarda Başpınar OSB ve Şireci Tekstil’de BİRTEK-SEN öncülüğünde gerçekleşen grevler, patron, iktidar, hukuk ve sarı sendikaların birlikte nasıl hareket ettiğinin en açık örneği olmuştur.
Bunu daha net anlatmak için süreci kısaca yazmakta fayda var. 2023 yılında Şireci Tekstil’de başlayan işçi grevini bitirmek ve sendikayı devre dışı bırakmak için AKP’li Belediye Başkanı Fatma Şahin ve CHP Milletvekili Melih Meriç arabuluculuk görevini üstlenmişlerdir. Bu durum, Türkiye’de sermaye düzeninin yalnızca iktidar tarafından değil, düzen içi muhalefet tarafından da ortaklaşa korunduğunu gösterir. İşçilere “patron sizin babanızdır”, “maddi durumu olsa zaten size verir”, “sendikayı araya sokmayın”, “masayı kuralım, zamanla ücretiniz artar” denilmesi, emek-sermaye çelişkisinin üzerini örten paternalist ve açıkça patroncu bir ideolojik müdahaledir.
Bu dil, işçiyi hak sahibi bir özne değil, patronun insafına muhtaç bir bağımlı gibi kurar. Üstelik patronların “hayırseverliği”, “cami yaptırması”, “iyilikseverliği” üzerinden kurulan bu söylem, sınıf sömürüsünü ahlaki bir perdeyle görünmez kılmaya çalışır.
Oysa patronun cami yaptırmış olması, işçiye düşük ücret vermesini, sendika düşmanlığı yapmasını, işçiyi işten çıkarmasını, ücretini ödememesini, öncüleri hedef göstermesini ve emeğin kolektif iradesini bastırmasını aklamaz. Kapitalist düzende hayırseverlik çoğu zaman sömürünün ideolojik makyajıdır. Patronun sadakası, işçinin hakkının yerine geçirilmeye çalışılır. Sınıf siyaseti ise tam burada bu yanılsamayı parçalamak zorundadır: İşçi ücretini lütuf olarak değil, kendi emeğinin karşılığı olarak ister. Sendika ise patronun huzurunu bozan dış bir unsur değil, işçinin kendi örgütlü iradesidir.
Patronların ve devletin temel olarak karşısında bütün gücüyle durduğu ve bastırmak istediği şey; tıpkı 1970’te dönemin devrimci işçileri tarafından kurulan DİSK’in ortaya çıkışıyla yaşanan süreçte olduğu gibi, mücadeleci sendikal hattır. DİSK’in kurulmasını engellemek ve düzen içinde rolünü sürdüren TÜRK-İŞ’in sendikal politik hattını korumak adına, DİSK’i yasalarla yasaklamaya çalışan sermaye-patron-sendika iş birliğine o gün işçiler sendikalarına sahip çıkarak 15-16 Haziran direnişi ile cevap vermişti.
Yıllar içinde Enerji-Sen, Limter-İş gibi sendikalar hariç DİSK’e bağlı birçok sendika kuruluşundaki devrimci çizgiden uzaklaşarak benzer bir politik hatta girmiş; sınıf mücadelesini TİS süreçlerine indirgemiş, hatta masalarda dahi işçi lehine kararlar çıkartamamıştır. Bugün Gaziantep’te yükselen bu mücadeleci politikanın oluşmasında adım atmamış, hatta bürokratik sendikacılık politikasını ete kemiğe büründürmüştür.
Patron devleti ise mücadeleci sendikacılık pratiğini geçmişte olduğu gibi bugün de büyük bir tehdit olarak görür. Devrimci işçi önderlerine ve öncü işçilere dönük gözaltı ve tutuklamalarla sınıf mücadelesini bastırmak ister ve bunu gece baskınlarıyla gerçekleştirir.
Sırma Halı direnişinde konuşan Mehmet Türkmen’in tutuklanması bunun en son ve çarpıcı örneklerinden biridir. Sırma Halı işçilerinin direnişinde yaptığı şu konuşma, Şireci patronunun talebiyle tutuklanma gerekçesi olarak gösterilmiştir: “Bu memlekette patronsanız işçinin hakkına çökebilirsiniz, güvenlik önlemi almayıp işçinin ölümüne sebep olabilirsiniz. Kimse size hesap sormaz. Ama işçi hak arayınca karşısına devlet çıkar.”
Bu sözlerin haklılığı gün ışığı gibi ortadadır. Şireci Tekstil’de 2015’te bir işçinin kolunu kaybetti, 2018’de boya kazanı patladı ama ceza verilmedi. 2020’de Nepalli ev işçisi Monno Rai, Şireci patronunun evinde çalışırken öldü ve intihar ettiği iddia edilerek olay kapatıldı. 2023’te yine bir işçi kolunu kaybetti, patron ise işçiyi suçladı; denetim de ceza da olmadı. Son olarak, aralık 2025’te bir işçi iki kolunu da kaybetti; sonuç değişmedi. Gaziantep’te 2013’ten bu yana 555 işçi iş cinayetlerinde katledildi. Türkiye genelinde ise 2025 yılında 2105 işçi iş cinayetlerinde katledildi. İş cinayetlerine ve kazalara karşılık ne önlem ne de ceza verildi.
İşçinin yalnızca emeğini yağmalamakla kalmayıp kanını da sömüren bu patrondan ve diğer patronlardan hukuk hesap sormadığı gibi; buna karşılık hesap soran sendikacıyı tutukluyor, hatta tıpkı 1800’lü yıllarda yasal haklarını kullanarak sendikalaşan tarım işçilerinin düşük ücretlere karşı direniş örgütledikleri anda İngiltere tarafından suçlu ilan edilmesi ve Tolpuddle Şehitleri olarak anılan işçi önderlerinin ellerine pranga vurularak halka ibret olsun diye sokaklarda gezdirilmesi gibi, aradan 192 yıl geçmişken Türkmen’e de benzer biçimde mahkeme çıkışında kelepçe takılması aynı sermaye yanlılığı ve işçi sınıfına gözdağı verme arzusunun somut hâlidir.
Bu karar, 21. yüzyılda da hukukun sınıfsal işleyişini yeniden gözler önüne sermiştir. İşçinin örgütlenmesi, direnişin yayılması ve mücadeleci sendikal hattın güçlenmesi doğrudan bastırılması gereken bir tehdit olarak görülmüştür. Devletin burada hakem değil, düzenin aktif bir öznesi olduğu açıktır.
Başpınar ve Şireci deneyimlerinde işçi cephesinin bu arabuluculuğu kabul etmemesi, hatta teşhir etmesi son derece kıymetlidir. Çünkü sınıf mücadelesi yalnızca ekonomik taleplerin sıralanması değil, işçiyi teslim almaya çalışan ideolojik ve siyasal mekanizmaların da açığa çıkarılmasıdır. Patronun sözcülüğünü yapan belediye başkanı da, “makuliyet” çağrısı yapan muhalefet temsilcisi de, hukuku geciktiren devlet kurumu da aynı sermaye düzeninin farklı yüzleridir. İşçi sınıfı bunları teşhir etmeden kendi bağımsız siyasal hattını kuramaz.
Tam da bu nedenle öncü işçilerin ve mücadeleci sendikal kadroların hedef alınması, yalnızca bireysel bir cezalandırma değil, kolektif bir gözdağı siyaseti olarak okunmalıdır. Sendika öncüsü Mehmet TÜRKMEN’in iki yılda üç kez tutuklanması, sınıf hareketini sindirme ve yok etme arzusundan kaynaklanır. Devlet burada “tarafsız hakem” rolünde değil; patronların güvenliğini sağlayan, direnişin sürekliliğini kırmaya çalışan, mücadeleyi kriminalize eden aktif bir sınıf aygıtıdır.
Tutuklama, gözaltı, dava, yasak ve kolluk baskısı… Bunların tümü, işçi sınıfına “örgütlenirseniz bedel ödersiniz” mesajı vermek için devreye sokulur. Ancak tarihin her döneminde olduğu gibi bu baskılar, aynı zamanda egemenlerin korkusunu da ele verir. Çünkü sermaye, kendisi için tehlikeli olmayan hiçbir hareketi bu denli hiddetle bastırmaya çalışmaz.
Burada özellikle vurgulanması gereken bir başka nokta da fiilî-meşru mücadelenin merkezi önemidir. Yasal prosedürlere sıkışmadan, işten kaçınma hakkını, grevi, iş yeri işgalini ve toplu iradeyi öne çıkaran mücadele biçimleri bugün işçi sınıfının önündeki en önemli olanaklardan biridir. Zira sermaye sınıfı hukuku kendi lehine esnetirken, işçiden yalnızca yasa sınırları içinde kalmasını ister. Bu ise eşitsiz bir savaşta bir tarafın silahlı, diğer tarafın ise elleri bağlı bırakılması anlamına gelir.
İşçi sınıfı açısından fiilî mücadele hukuksuzluk değil; tersine, kâğıt üzerindeki hakkın gerçek hayatta kullanılabilmesini sağlayan yegâne güçtür. Başpınar, Polyak ve Migros depo direnişlerinde açığa çıkan şey tam da budur: Hak, ancak örgütlü güç varsa haktır; aksi halde metinlerde yazılı kalan boş bir vaatten ibarettir.
Bu deneyimler, aynı zamanda mücadeleci sendikacılıkla bürokratik ve ücret sendikacılığı arasındaki farkı da berraklaştırır. Mücadeleci sendikacılık, işçiyi sürecin öznesi yapar; fabrika içi ağları örer, komiteler kurar, direnişi işçilerin kolektif aklıyla yürütür; hukuku yardımcı bir araç olarak görür ama kaderini mahkeme koridorlarına terk etmez. Bürokratik ve ücret sendikacılığı ise çoğu zaman işçiden kopuk bir temsil ilişkisine dayanır; mücadeleyi dosyalara, görüşmelere ve protokollere sıkıştırır; tabanın inisiyatifini değil, merkezî denetimi esas alır.
Bugün Türkiye işçi sınıfının en temel sorunlarından biri yalnızca sendikasızlık değil; sendikanın mücadele örgütü olmaktan çıkıp bir tür aracılık mekanizmasına dönüşmesidir.
Bu nedenle “nasıl bir sendika?” sorusu hayati önemdedir. İşçinin öfkesini ehlileştiren, patronla uyumu stratejiye dönüştüren, devleti hakem sayan, işçiyi pasifleştiren bir sendikal anlayış en fazla geçici kazanımlar üretir ve ilk ciddi saldırıda geri çekilir. Oysa ihtiyaç duyulan sendika, sınıfın bağımsız çıkarlarını merkeze alan, işyeri komiteleriyle tabanı örgütleyen, dayanışma ağları kuran, fiilî-meşru mücadeleyi esas alan ve ekonomik-sosyal talepleri siyasal bir hatta bağlayan bir sendikadır.
Çünkü işçi sınıfının kazanımı daha iyi sözleşmelerle değil, daha ileri bir örgütlülük düzeyiyle mümkündür.
Bu mücadele hattı, bu açıdan bir eşik sunmaktadır. Farklı fabrikalarda benzer taleplerin ortaklaşması, patronların toplu huzursuzluğu ve siyasal aktörlerin açık müdahalesi; bütün bunlar işçi sınıfının lokal değil, tarihsel bir güç olduğunu bir kez daha hatırlatır. Eğer bu deneyimlerden çıkarılacak sonuç yalnızca “birkaç fabrikada hak kazanıldı” olursa, mesele eksik anlaşılmış olur.
Asıl kazanım, işçilerin birlikte hareket ettiğinde siyasal ve ekonomik dengenin sarsılabildiğinin görülmesidir. Asıl mesele, patronların neden sendikadan değil de sendikanın sınıf karakterinden korktuğunu anlamaktır.
Çünkü patronun reddettiği şey sadece bir tabela değildir. Patron işyerinde sınıfın adının konulmasını istemez. İşçiyle patron arasındaki ilişkinin “aile”, “sadakat”, “fedakârlık”, “hayırseverlik”, “karşılıklı anlayış” gibi kavramlarla sürmesini ister. Sendika ise o ilişkinin adını koyar: sömürü.
Komite ise o sömürünün karşısına kolektif irade çıkarır. Direniş ise o iradeyi görünür hâle getirir. Örgütlenmenin yayılması ise patronların tek tek fabrikalara hapsederek yönettiği işçileri ortak bir sınıf gücü hâline getirir. Tutuklama, yasak, arabuluculuk ve ideolojik manipülasyon da tam bu yüzden devreye girer.
Bugün yapılması gereken, bu deneyimleri yalnızca savunmacı bir dille anmak değil; onlardan ileriye dönük bir mücadele programı çıkarmaktır.
Birincisi, sendikal örgütlenme yalnızca yetki alma süreçlerine indirgenmemeli; öncesinde kahve toplantıları, servis güzergâhları, mahalle ilişkileri ve fabrika içi bağlar üzerinden güçlü bir toplumsal zemin örülmelidir.
İkincisi, işyeri komiteleri her direnişin istisnai değil, zorunlu unsuru hâline gelmelidir.
Üçüncüsü, bölgesel ve enternasyonal dayanışma ağları kurularak bir fabrikadaki direnişin diğer işyerlerinde yankı bulması sağlanmalıdır.
Dördüncüsü, hukuki mücadele yürütülmeli, ancak bunun sınırları açıkça görülmeli; esas güç üretimden gelen fiili basınca dayandırılmalıdır.
Beşincisi, patron yanlısı iktidar kadar patronlarla uzlaşan düzen muhalefeti ve bunu benimseyen sendikal politika da sınıf cephesinden teşhir edilmelidir.
Altıncısı, öncü işçilere yönelik tutuklama ve baskılar münferit adli süreçler gibi değil; doğrudan sınıf saldırısı olarak ele alınmalıdır.
Tüm bu yaşananlar bir sendika sorunundan çok daha fazlasıdır. Bu, devletin sınıf karakterinin, hukukun mülkiyetçi özünün ve siyasal alanın sermaye tarafından nasıl kuşatıldığının somut görünümüdür. İşçi sınıfı burada yalnızca patronla karşı karşıya değildir; patronu koruyan hukukla, patronun dilini yeniden üreten siyasetle, patronun çıkarını toplumsal barış diye pazarlayan ideolojik aygıtlarla da karşı karşıyadır. O hâlde mücadele de buna uygun bir bütünlük kazanmak zorundadır. Ekonomik mücadele ile siyasal mücadelenin ayrılmazlığı meselesi tam da burada güncellik kazanır.
Marx ve Engels’in 1871’de yaptığı vurgu bugün Başpınar’da, Polyak’ta, Migros depoda, Şık Makas’ta, Dardanel’de, Temel Conta’da, Digel Tekstil’de ete kemiğe bürünmektedir. İşçilerin ekonomik talepleri, onları sömüren siyasal rejime çarpmadan ilerleyememektedir. Ücret talebi doğrudan doğruya devletin kolluk gücüyle, belediyenin patroncu diliyle, muhalefetin uzlaşmacılığıyla ve yargının sınıfsal işleyişiyle karşılaşmaktadır.
Bu durumda işçi sınıfının görevi, kendi ekonomik hareketini politik bir bilinçle birleştirmek; sendikayı yalnızca pazarlık aygıtı değil, sınıfın mücadele okulu hâline getirmektir.
İşçi sınıfı örgütlü olduğunda yalnızca ücretini değil, korku duvarını da aşar. Patronların, belediye başkanlarının, milletvekillerinin, yargının ve kolluğun bu kadar koordineli biçimde devreye girmesi, sadece işçilerin ne kadar haklı olduğunu değil, aynı zamanda ne kadar kudretli bir güç hâline gelebildiğinin de kanıtıdır.
Sermaye bölgesel bir direnişin sınıf bilincine dönüşmesinden korkar. Çünkü işçiler bilir ki, patronun baba değil düşman sınıf olduğunu, hakkın dilenilerek değil mücadele ederek kazanıldığını, sendikanın ise kâğıt üzerinde değil fiilî mücadelede anlam kazandığını gördüklerinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Bu yüzden bugün savunulması gereken yalnızca sendika hakkı değildir. Savunulması gereken, işçi sınıfının kendi bağımsız iradesidir. Çünkü sendika ancak bu iradenin aracı olduğunda anlamlıdır. Aksi hâlde bir tabela, bir prosedür, bir yetki belgesi olmaktan öteye gidemez.
Başpınar’da, Polyak’ta, Migros depoda işçilerinin deneyimi bize şunu söylüyor: Kazanımlar korunacaksa da ilerletilecekse de bunun yolu patronların insafından, belediyelerin arabuluculuğundan, mahkemelerin yavaşlığından ya da düzen siyasetinin vaatlerinden geçmiyor. Yol, işçinin kendi kolektif gücünden, komitelerinden, fiilî-meşru mücadelesinden ve sınıfın bağımsız politik hattından geçiyor.
Çünkü kapitalist düzende haklar, sermaye için zararsız olduğu ölçüde tanınır; zararlı hâle geldiği anda ise ya gasp edilir ya ertelenir ya da baskıyla boğulmak istenir. Bugün yaşanan tutuklamalar, saldırılar, sendika düşmanlığı ve patroncu arabuluculuk tam da işçi sınıfının bu sınırı zorladığını göstermektedir.
O hâlde yanıt da açıktır: Daha fazla örgütlenme, daha fazla taban inisiyatifi, daha fazla sınıf birliği ve daha fazla politik netlik. İşçi sınıfı kendi gücünü tanıdıkça, sermayenin bütün yasaları, bütün arabulucuları ve bütün baskı aygıtları karşısında yeni bir tarih yazma olanağı da büyüyecektir.
Kaynakça
- K. Marx, Das Kapital, 1. Cilt, Mutlak artık Değerin Üretimi, Çev. M. SELİK ve N. SATLIGAN, Yordam Kitap, 16. Baskı 2022
- Tom Bottomore, Marksist Düşünce Sözlüğü, İletişim Yayınları, 2012, Çev. Mete Tuncay, sf. 504,505,506
- Karl Marx, Ücret, Fiyat ve Kar, İnter Yayınları, 1999, Çev. I. Yarkın ve M. A. İnci, sf.170, 171,172
- Sosyalist Kılavuz Dergi, İşçi Sınıfı Destanını Yazacak!, Nisan 2025 sayı:2, Fabrikalar Farklı Olsa da Sömürü Aynı, Sayfa:34
- https://www.evrensel.net








