Son on yılda Türkiye’de devrimci hareketin giderek etkisini kaybettiği ve kitle bağlarından uzaklaştığı birçok kez yazıldı, söylendi. Her ne kadar Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla tetiklenen direniş dalgası, halkın farklı kesimlerinin öfkesini ve harekete geçme potansiyelini yeniden açığa çıkarmış olsa da, sosyalist örgütlerin bu sürece öncülük edebilecek perspektiften ve örgütlülükten uzak olduğu da görünür biçimde bir kez daha tartışma konusu haline geldi.
Solun etkisizleşmesini açıklayacak pek çok neden sıralanabilir. Biz bu yazımızda öne çıkan iki nedeni irdelemeye ve bir yöntem önermeye çalışacağız.
Hatırlanacağı üzere, Gezi Direnişi’nin hemen ardından Türkiye sosyalist hareketi içerisinde yeniden dizilimlerin yaşandığı bir döneme adım atmıştık. Gezi’de onlarca yıllık tarihin ardından –tıpkı yaşadığımız son direnişte olduğu gibi– meydanları hınca hınç doldurabilen bir halk hareketinin mümkün olduğu bir kez daha görülmüştü. Bu çerçevede, halk hareketlerinde, düzen içi muhalefetten çıkış eğilimlerinin belirginleşmesiyle birlikte, doğru bir devrimci programın ve devrimci bir öncülüğün inşasının kaçınılmaz olduğu da haklı biçimde tespit edildi.
Meydanları dolduran kitlelerin doğru hedeflere yönlendirilmesi konusundaki eksiklik ise en temel problemlerimizden biri olarak hala önemini koruyor. Kendiliğinden gelişen hareketlerde yaşanan inişler ve çıkışlar, bizi şu tespiti yeniden düşünmeye itti: Kitle eylemleri, devrimci bir öncülüğün yönlendiriciliğinden yoksun olduğunda, potansiyelini tam olarak açığa çıkaramaz.
Bugün de açıkça görülüyor ki, devrimcilerin kitle eylemlerine öncülük edebilmesinin en önemli koşulu, kitlelerle kurulacak organik bağların ve kalıcı ilişkilerin güçlü olmasıdır.
Gezi’den edindiği deneyimle, kitle eylemlerinin yıkıcı etkisini tespit eden AKP, Gezi Direnişi’ni günümüzde dahi bir tehdit unsuru olarak tarif etmektedir. Kitlelerle bağı güçlü olan bir devrimci hareketin bu tür eylemleri hangi noktaya yönlendirebileceği gerçeğini gören AKP, ilerleyen süreçlerde kendi “tedbir”ini buna göre almıştır.
Bu bağlamda AKP-MHP iktidarı, devletin tüm kurumlarını ele geçirerek kendi egemenliğini pekiştirmiş; yargıyı, medyayı ve üniversiteleri baskı altına almıştır. AKP, 2002’den itibaren neoliberal politikaları daha da derinleştirerek işçi sınıfı üzerindeki baskısını artırmış; otoriter uygulamalarıyla sendikal hakları işlevsiz hale getirmiş ve işçi sınıfını örgütsüzleştirme yoluna gitmiştir.
Sınıfa dönük bu saldırıları iki başlık altında toplamak mümkündür:
Birincisi, sermaye iktidarının olmazsa olmazı olan işçi sınıfına yönelik dağıtıcı hamlelerin artırılması ve eylem çizgisinin gelişmesine engel olunmasıdır.
İkincisi ise, birincisiyle doğrudan bağlantılı olarak, sınıfın örgütlerinin düzen içi muhalefette kalma eğilimlerinin güçlendirilmesidir.
Hedeften sapma ve kitle bağları
AKP iktidarının uyguladığı baskı politikalarının bir sonucu olarak oluşan korku ikliminin, yakın zamana kadar hem genel toplumsal muhalefet üzerinde hem de devrimci muhalefet içinde yarattığı olumsuz ve dağıtıcı etkiyi açıkça gözlemledik. Öte yandan, toplumsal mücadelenin iki kutuplu bir denkleme hapsedilmeye çalışıldığı ve büyük ölçüde bunun “başarıldığı” bir dönemden geçiyoruz.Mücadelenin önüne konan “AKP’yi iktidardan gönderme” stratejisine daralan sol siyasetin saflarımızda yarattığı dağınıklığı aşmak ve bu paralizasyona zemin hazırlayan anlayışları mahkûm etmek de öncelikli görevlerimiz arasında yer almak zorundadır.
Öncü mücadelenin olmazsa olmaz koşullarından biri, kitlelere umut veren bir eylem hattının hayata geçirilebilmesidir. Yani eylem; hedefsiz, salt protestoya indirgenmiş, dağınık ve bireysel davranışların tüm görüntüyü belirlediği bir tarzda sıkışıp kalmamalıdır. İhtiyacımız olan şey; kitlelere umut aşılayan, başarma inancını güçlendiren, kolektif bir eylem biçimini öne çıkarmaktır.
Tam da bu noktada, medyanın sermaye iktidarına hizmet ettiği gerçeğinden hareketle, kendi propaganda olanaklarımızı büyütme ihtiyacını da yeniden hatırlamalıyız. Tüm mücadele olanaklarının iktidar tarafından alabildiğine sınırlandığı bir tabloda, eylem; mutlaka yerelden beslenmeli ve kitlelerin doğrudan içinde örgütlenmelidir.
Devrimci hareket, eylem gücünü emekçi yığınlardan alır; bu bağ zayıfsa, eylemin sonuçları da kaçınılmaz olarak etkisiz kalır. Sermaye düzenine karşı yürütülecek mücadelede, fabrikalarla emekçi mahalleleri arasında kurulacak ilişkinin doğru bir hatta örülmesi zorunludur. Devrimciler, ancak emekçilerin bulunduğu tüm alanlara yerleşerek, kitle bağları güçlü bir örgütlenmeyi hayata geçirebilir. Bu organik ilişki biçiminden beslenen bir eylem hattı ise ancak sonuç alıcı olabilir.
Bununla birlikte, devrimci iddiadan, kitleyle somut bağlar kurma hedefinden ve yönü belirlenmiş eylemleri örgütleme kararlılığından asla vazgeçilmemelidir. Örneğin, kapitalist düzenin parlamentosunda koltuğa oturanlar, kitlelerle bağlarını güçlendiremedikleri sürece eylemlere herhangi biri gibi gelir ve giderler. Saraçhane’de polis saldırısı tüm şiddetiyle sürerken, barikatların önüne gidip gençlerle birlikte direnen milletvekillerinin sayısının bir elin parmaklarını geçmemesi, bu kişilerin artık genel eylemci kitleden farklı bir toplumsal tabaka olarak konumlandığını da açıkça ortaya koymuştur. Bundan sadece birkaç yıl önce, barikatlarda dövüşmekle övünen kimi sol figürlerin milletvekili olduktan sonra eylemleri tepeden izlemeye başlaması, bu kopuşun somut göstergelerindendir. Aynı şekilde, bu kişilerin emekçilerle, gençlerle ve kadınlarla olan bağları da giderek zayıflamıştır.
Gelgelelim reddetmeyeceğimiz bir acil hedef var: Bugün siyasal mücadelenin en güncel ve öncelikli hedeflerinden biri, siyasetin bütününü AKP karşıtlığıyla sınırlamadan mevcut iktidarın zayıflatılması ve tarihin karanlık sayfalarına gömülmesidir. Bu değişim, toplumsal muhalefete umut verici bir nitelik taşıdığı için, mücadeleyi sonraki evrelerde daha özgüvenli kılacaktır. Son günlerde yaygın ve başarılı bir şekilde hayata geçirilen ekonomik boykot eylemleri de bu perspektiften değerlendirilebilir. Bu tür eylemler mutlaka direniş süreçlerinin bir unsuru olarak önemsenmeli ve kolektif direnişe katkı sunduğu ölçüde değerli kabul edilmelidir. Ancak, bu eylemler bir somut hedefle tanımlanmadığı sürece, elde edilecek kazanımın net olup olmayacağını kestirmek zor olacaktır. Öncüsüz eylemlerin, nereye gideceği konusunda belirsizlik taşıması gibi, benzer ve hedefsiz eylemlerin tümü kazanım sağlamak adına da riskler barındırır.
Farklı bir ifadeyle açıklayacak olursak; gerici sermaye gider, seküler sermaye gelir. Ancak burada değişmeyen tek şey, işçi sınıfının üzerindeki ablukanın devam etmesidir. Yönetenlerin düzen içindeki değişimi, bir sıçrama tahtası işlevi görmez. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, AKP ve CHP ikilemine sıkışan bir ülke siyaseti, sonuç olarak işçi sınıfının yararına kalıcı bir netice vermeyecektir. Ezen yine ezendir, ezilen yine ezilendir.
Türkiye’de son haftalarda ortaya çıkan umut verici tablo, burada anlatılanlarla çelişkili görülmemelidir. Ortaya çıkan direniş potansiyeli, halk tepkisi ve gençliğin devrimci dinamizmi, AKP-MHP iktidarına ve yoksulluğun asıl sorumlusu olan sermaye sömürüsüne karşı bir bilinçlenme zeminini daha fazla güçlendirmiştir. Bu potansiyelin devrimci ve somut bir iddianın taşıyıcı unsuru haline getirilmesi, AKP’nin uzun yıllardır süren ve giderek saldırganlaşan iktidarını ortadan kaldıracağı gibi, sosyalist hareketi de son yıllarda sıkıştığı salt AKP karşıtı olan siyasetten kurtaracak, düzen siyaseti tarafından belirlenme durumunu aşacak ve devrimci siyaseti yeniden güçlü hale getirecektir.
Devrimciler, halkın ve gençlerin direniş kabiliyeti ortaya çıkmışken, sosyalizm mücadelesinin kopmaz bir parçası olan demokrasi mücadelesinin de öncüsü olabilmelidir.
Öte yandan, sosyalist siyasetin direniş süreçlerine öncülük yapamadığı siyasal koşullar, yalnızca direniş hareketlerini değil, aynı zamanda bu hareketlerle birlikte devinen devrimci örgütlenmeleri de düzen içi sınırlara hapsetme riski taşımaktadır.
Düzen içi sınırlar ve devrimci müdahale
Devrimci, sosyalist hareket, atalete itilen ve harekete geçmesi zor denilen bir halk olarak tanımlanan kitlelerin sokaklara çıktığı ve iktidarın yenilmeye yakın olduğunun görüldüğü bir tabloyla karşı karşıyadır. Kaybedilen mevzilerin kazanılacağı bir aşamaya çok uzak değiliz. Halkın, özellikle CHP’ye dönük bir saldırı ile sokağa çıkma gerçeği olsa da, eylemler ve öfke artık çoktan CHP’nin sorunlarını ve taleplerini aşmış durumdadır. Bununla birlikte, CHP’nin sermaye ile güçlü ilişkilere sahip olması, örneğin emperyalist NATO taraftarı bir parti olarak siyasal süreçlere bağımsız biçimde yaklaşamaması ve halkın direnişinin yıkıcı enerjisinden korkacağı gerçeği tarihimizde birçok örnekle ortaya çıkmıştır.
Tam da bu noktada, devrimci iktidar perspektifinin devreye girmesi ve kitle bağlarının geliştirilmesi amacı taşıyan tüm devrimci güçlerin; tanımı ve çerçevesi belirgin, şeffaf, güncel sorunlara yanıt veren ve düşmanın saldırılarına karşı kendini koruma becerisi gösteren, dar grupçuluktan uzak bir ittifak stratejisiyle hareket etmesi gerekmektedir. Sokaktaki hegemonya ancak bu yöntemle kazanılabilir. Sokakta hegemonya kurma çabasının vereceği sonuçlar, hemen hemen tüm alanlarda etkisini gösterecektir.
Birleşik bir öncülüğün pratikte atacağı adımlar, gelecek günlerde yaşanacak sokak hareketlerinde kendisini en etkili biçimde gösterecektir. İktidarın faşist politikalarına karşı birleşik bir direniş hattı oluşturulmalı, ancak bu mücadele, reformistlerin parlamentarist hayallerine teslim edilmemelidir. Devrimciler, burjuva düzenin sınırlarını aşan, işçi sınıfını devrimci bir program etrafında örgütleyen bağımsız bir mücadele hattı inşa ederek, kapitalizmi yıkmanın ve sosyalizmi kurmanın yolunu açmalıdır.
Devrimci hareket, tarihinde birçok durağan dönem yaşadı. Bundan sonra da mücadele tarihimizde ilerlemeler ve gerilemeler yaşayacağız. Tarih yazılmaya devam ettikçe, her buhrandan bir çıkış yolu olduğu da mutlaka sonraki kuşaklara aktarılacaktır. Devrimci dönüşüm iddiası, bugün yüzlerce devrimcinin iradesinde gizlidir ve yarın da binlerce devrimci tarafından savunulmaya devam edecektir. Birleşik bir mücadele hattının yaratılması, beklenen günlerin daha hızlı gelmesine yol açacaktır. Kapitalist kültürün saflarımızda yarattığı tahribat mahkûm edilecek ve devrimcilik ruhu yeniden canlandırılacaktır. Kılavuz ve Kızıl Parti tam da bunun için harekete geçmiştir.









