23 Nisan, takvimlerde ve burjuva medyanın sahte vitrinlerinde çocukların neşe, oyun, şenlik ve güvenle anılması gereken bir gün olarak pazarlanır. Bize her fırsatta “yapılan her şeyin çocuklar için yapıldığı” masalı anlatılır. Ancak bu ülkede ve insanı öğüten bu sömürü düzeninde milyonlarca çocuk için 23 Nisan, bayramlık kıyafetler veya okul bahçelerindeki kutlamalar değil; emeğin sömürüsü, kimliğin yasaklanması ve derin bir sessizliğe zorlanma anlamına geliyor. Bu sessizliğin en karanlık, en izbe ve en tehlikeli yerinde ise iki kere yok sayılanlar var: LGBTİ+ çocuklar ve LGBTİ+ çocuk işçiler.
Kapitalist üretim ilişkileri, çocukluğu yaşanması gereken doğal bir hak olmaktan çıkarmış; yalnızca ayrıcalıklı sınıfların erişebildiği, satın alınabilir bir lüks hâline getirmiştir. İşçi sınıfının, emekçilerin çocukları daha küçücük yaşta çarkların arasına ucuz işgücü olarak atılırken, LGBTİ+ çocuklar bu sömürüyü iki katmanlı yaşar. Onlar sadece sınıfsal konumlarından ötürü emek sömürüsüne maruz kalmaz; aynı zamanda varoluşlarından, kimliklerinden ve yönelimlerinden ötürü de cezalandırılırlar. Bu çocuklar iki kez ezilir, iki kez sömürülür ve iki kez şiddete uğrar. Hem yoksul bir sınıfın mensubu oldukları için hem de patriyarkal sistemin dayattığı cinsiyet kalıplarına uymadıkları için…
Bugün merdiven altı tekstil atölyelerinde, sanayi sitelerinde, tarlalarda, güvencesiz hizmet sektöründe ve sokaklarda çalışmak zorunda bırakılan çocukların bir kısmı LGBTİ+’dır. Ama onlar istatistiklerde, devlet raporlarında ve hatta muhalif söylemlerin birçoğunda bile yok sayılırlar. Çünkü egemen ideoloji, sömüreceği bedeni seçerken bile kendi “makbul çocuk” tanımını dayatır: İtaatkâr, heteroseksüel, cisgender, ailesine ve devlete biat eden, sessiz ve itirazsız bir ucuz emek gücü. LGBTİ+ çocuklar bu dar tanıma sığmazlar. Sığmadıkları için de sistemin bütün aygıtları tarafından dışlanırlar. Aile içindeki psikolojik ve fiziksel şiddet, onları daha çocuk yaşta evden koparır. Okulda akran zorbalığına ve idarecilerin ayrımcı politikalarına maruz bırakıldıkları için eğitim hakkından mahrum edilirler. Sokakta ise onları kolluk kuvvetlerinin şiddeti ve nefret suçları bekler. Güvenli bir barınma, eğitim ve sevgi ağından koparılan bu çocuklar, hayatta kalabilmek için en ağır, en güvencesiz ve en sömürüye açık işkollarında, yaşlarından çok büyük yüklerin altına girmeye mecbur bırakılırlar. İşyerinde ise patronların tacizine, mobbingine maruz kalır ve “farklı” oldukları için daha da ucuza çalıştırılabilirler.
Burjuva devlet, çocuk işçiliği mesleki eğitim adı altında meşrulaştırırken, LGBTİ+ varoluşu ise kürsülerden “sapkınlık”, “hastalık” veya “aile yapısına tehdit” olarak tanımlar. Bu ikiyüzlülük bir tesadüf değildir. Çünkü kapitalizm için asıl sorun, çocukların günde 12 saat makinelerin başında heba olması değildir; asıl sorun örgütlü ve yarını düşleyen çocukların yetişmesidir.
Bizler, tarihin diyalektiğinden ve sınıf mücadelesinin deneyimlerinden çok iyi biliyoruz ki:
Çocuk işçiliği, münferit ailelerin bireysel trajedilerinden veya “kötü niyetli kişilerden” değil, doğrudan doğruya kâr hırsına dayanan sömürü düzeninden doğar. LGBTİ+ çocukların maruz kaldığı çok boyutlu şiddet ise soyut bir “ahlak” meselesi değil, ucuz yeniden üretimi sağlayan heteroseksist ve patriyarkal devlet aklının bilinçli bir politikasıdır. Bu ikili baskı mekanizması, birbirini besleyen ve aynı sınıf çıkarının ürünü olan çarklardan oluşur.
Çözüm; çocuk emeğini meşrulaştıran ve kanıyla beslenen kapitalist üretim ilişkilerini kökünden yıkmayı, cinsiyet rejimini ve erkek egemenliğini kutsayan patriyarkayı alaşağı etmeyi ve tüm bunları zor aygıtlarıyla koruyan devleti karşısına alan örgütlü, devrimci bir sınıf mücadelesidir.
LGBTİ+ çocuklar, toplumun kıyısında köşesinde kalmış, sadece acınacak ve “korunmaya muhtaç” istisnalar veya kurbanlar değildir. Onlar, sömürülen sınıfın en dirençli, en onurlu ve en çok savaşan parçasıdır. Onların kurtuluşu, işçi sınıfının genel kurtuluşundan, emeğin zincirlerinden arınmasından ayrı düşünülemez. Emeğin özgürleşmediği bir dünyada kimlikler özgürleşemez. Kimliklerin baskılandığı bir dünyada ise işçi sınıfı bütünlüklü bir kurtuluşa eremez.
Bir tek çocuğun bile yoksulluktan ötürü çalışmak zorunda bırakılması, çocukluğunun çalınması; bir tek çocuğun bile kimliğinden, yöneliminden, varoluşundan utanmaya zorlanması, şiddet görmesi veya sokağa atılması kabul edilemez. Tüm bunları sistematik bir şekilde üreten bu sömürü ve tahakküm düzeni yıkılmaya mahkûmdur!
Çocukların yeri atölyeler, sanayi bölgeleri veya tarlalar değildir. Kimlikleri ve yönelimleri saklanacak, “tedavi edilecek” veya bastırılacak bir “sorun” değildir. Çocukların ihtiyacı, sistemin devamını sağlayan burjuva düzene içkin söylemler değil, sömürü düzenini sonlandıracak devrimci harekettir.
Ve biz bu çürümüş, kan emici düzeni temelinden değiştirecek olanların, bugün atölye köşelerinde susturulmaya çalışılan, okul sıralarında yok sayılan, sokaklarda direnen o çocuklar olduğunu biliyoruz. Gelecek, onların ellerinde yükselecektir.
Kurtuluş asla bireysel, yalıtılmış bir çabayla gelmeyecek; omuz omuza, kolektif bir devrimle gelecektir.
Çocuklar için, LGBTİ+’lar için, tüm işçi sınıfı ve ezilenler için örgütlü ve devrimci bir sınıf mücadelesini büyütmeye muhtacız.








