31 Mart 2024’te gerçekleştirilen yerel seçimlerde aldığı büyük yenilgiden sonra AKP-MHP iktidarı, bir yandan kayyum politikasıyla Kürt illerindeki direnişi kırmaya çalışırken, diğer yandan bu politikayı ülkenin batısına doğru genişleterek ülkenin tamamında anayasanın ve hukukun askıya alındığı bir faşist rejimi kurumsallaştırmaya çalışıyor. Hakkari, Van, Mardin, Batman, Siirt’in yanı sıra iktidar, kent uzlaşısıyla seçilen belediyelere de saldırıyor. Bunun bir parçası olarak İstanbul’da, kent uzlaşısı gerekçe gösterilerek birçok belediyeye dönük soruşturma başlatıldı, Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atandı.
Bu bağlamda, Kürt halkıyla CHP tabanının ittifakını ifade eden kent uzlaşısı stratejisiyle iktidara büyük kayıplar verdiren muhalefeti sindirme ve parçalama girişiminin son noktası olarak, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun önce diploması iptal edildi ve olası cumhurbaşkanı adaylığı engellendi; aynı akşamın sabahında ise biri yolsuzluk, diğeri “terör örgütüne yardım etme” olmak üzere iki ayrı suçlamayla gözaltına alındı ve yolsuzluk soruşturması gerekçe gösterilerek tutuklandı. Bununla birlikte öğrencilerin başı çektiği bir direniş tüm toplumu sardı ve milyonlarca yurttaş, faşist darbe girişimine karşı sokağa çıktı.
Toplumda ve devletin kurumsal yapısı içinde yeni rejimin kurumsallaşabilmesi adına yeterli desteği bulamayan, hatta arkasındaki mevcut desteği giderek yitiren iktidarın bu hamlesi sonucunda, bir sonraki seçimde Erdoğan’ın karşısına çıkması muhtemel en güçlü aday olan İmamoğlu ekarte edildi. Ayrıca Türkiye’nin geleceğine dair iki seçenek daha da belirginleşti: Faşizmin kurumsallaşması ya da radikal bir potansiyel barındıran bir demokratik dönüşüm!
Millî güvenlik hükümeti olarak şekillenen AKP-MHP iktidarı
Gezi Direnişi, Gülen-AKP ittifakının dağılması ve 7 Haziran seçim yenilgisi sonrasında AKP, MHP ile birlikte bir savaş kabinesi oluşturarak kaybettiği desteği, siyasi ve askerî zorbalıkla tahkim etme yolunu benimsedi. 15 Temmuz fırsat bilinerek anayasanın askıya alındığı OHAL döneminde toplumsal muhalefeti bastırmaya yönelik adımlar atan iktidar, iktidar gücünü elinde tutmayı başarsa da kaybettiği toplumsal desteği büyütmeyi başaramadı. Başkanlık referandumunda rejim değişikliği için yeterli görülecek nitelikli bir desteği arkasına alamadığı gibi, 2019’da İstanbul ve Ankara başta olmak üzere kritik büyükşehirleri kaybetti, 2023’te genel seçimlerde zafer kazansa dahi muhalefeti dağıtamadı, yalnızca birkaç ay sonra, 31 Mart’ta AKP’nin toplumsal desteğindeki erime ona büyük bir seçim yenilgisi olarak geri döndü.
Geçirdiğimiz 10 yıllık süreç, toplumda ciddi travmalara yol açmış olsa da bu süreçte, aynı zamanda toplumsal muhalefet de direngenliğini korudu. Sosyalist hareketin toplumsal etkisi zayıflamış olsa da AKP karşısında fiili bir cephe ortaya çıktı ve muhalif cephede Kürt halkı ile CHP tabanının ortak hareket etmesi, Türkiye’de yeni bir rejimin kurulmasının önünde en önemli engel oldu. Dolayısıyla, eğer yeni bir rejim kurulacaksa, AKP tarafından muhalif cephenin parçalanması gerekmektedir. İmamoğlu’na karşı yargı eliyle girişilen operasyonun “kent uzlaşısı” merkezli olması, bu açıdan bir tesadüf değil, birleşik bir muhalefeti hedef alan iktidar stratejisinin bir ürünüdür.
Fiili bir muhalif cephenin ifadesini bulduğu uğraklardan bir tanesi 31 Mart seçimleri oldu. Kent uzlaşısı, bir taban ittifakını ortaya çıkarırken bu ittifakın önde gelen temsilcilerinden biri de Ekrem İmamoğlu’ydu. İmamoğlu, yıllardır yalnızca bir belediye başkanı olarak değil, muhalefetin önderi olma iddiasıyla hareket ediyor. Hedefi açıkça cumhurbaşkanlığı olan İmamoğlu, CHP’deki değişim sonrasında kendi partisi içinde neredeyse rakipsiz kalmış, Türkiye Belediyeler Birliği aracılığıyla tüm Türkiye sathında siyaset yapar hâle gelmiş, nihayet CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edileceği bir konuma ulaşmıştı. Aynı anda hem cumhuriyetçilerin, hem Kürtlerin ve sosyalistlerin hem de sağcı partileri destekleyen yurttaşların en azından oy desteğini alabileceğini kanıtlayan İmamoğlu, cumhurbaşkanlığı için Erdoğan’ın en önemli rakibi olarak ön plana çıkmıştı. İktidarın özellikle 31 Mart’ın ardından yürüttüğü, siyaseti İmamoğlu’nu çevrelemek üzerine şekillendirme politikası gösteriyor ki Erdoğan, İmamoğlu’nu kendisini yenilgiye uğratabilecek tek aday olarak görüyor. İmamoğlu’nun olası tutukluluğu da bu görüşü destekliyor.
Toplum ana muhalefeti harekete geçmeye zorladı
İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından, CHP’nin çağrısıyla Saraçhane’de bir miting düzenlendi. Bir direniş anından çok bir seçim mitingini andıran atmosferde muhtemelen ne Özgür Özel ne de bir bütün olarak CHP sokak mücadelesini ilerletmeyi önceliyordu. Miting yalnızca bir gövde gösterisi olacak, sonrası diplomasiye kalacaktı. Ne var ki bu hesap, mitingle açılan sayfanın üniversite öğrencileri başta olmak üzere toplumun geniş kesimlerinin katıldığı bir direnişe evrilmesiyle değişti. İstanbul Üniversitesi’nde öğrencilerin polis barikatını yıkması, toplumun tümüne moral verirken birçok başka üniversitede de kitlesel eylemler düzenlendi, sonuçta yine kitlesel olarak uygulanabilen “dersleri boykot” kararı alındı. Bu gelişmeler, ana muhalefet partisini de arkadan iterek süreci kontrollü de olsa sertleştirmeye itti.
Gezi’den sonra ilk defa Türkiye’nin hemen her yerine yayılan, milyonları saran bir isyanın ruhu, bedenini bularak ülkeyi sarstı. Öğrenci eylemlerinin öncülüğünde kitleselliği ve, daha önemlisi, toplumsal çeşitliliği artan Saraçhane mitingleri, bir CHP mitinginden çok halkın AKP’ye karşı gövde gösterisi hâlini aldı. Direniş de Saraçhane’den taşarak kent meydanlarına ve birçok farklı ile yayıldı. AKP’nin evde yaptığı hesap çarşıya uymadı.
Böyle bir sürecin sonucunda, ilk günlerde sokağı sönümlendireceği öngörülen CHP de ön seçimi bir kitlesel gösteri hâline getirdi. 15 milyon insanın Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığını onaylamasından daha önemli olan, 15 milyon insanın bir çağrıyla harekete geçebilir bir toplam olduğunu kanıtlamasıydı. Bunun karşılığı, Saraçhane’deki sürecin akabinde başlatılan “Boykot” kampanyası oldu. Yandaşlığıyla bilinen, hatta AKP’de çeşitli görevler almış patronların sahibi olduğu markalar ve halkın direnişini görmeyen medya kuruluşları boykot ediliyor. Toplumun mobilizasyonunu devam ettiren boykot kampanyası, sonuç almada tek başına yeterli olmayacak olsa da sokağın bir uzantısı olarak görülebilir. Örgütlü bir toplumsal hareketin ifadesi olan boykotun başarılı olabilmesi için öğrencilerin hareketi devam etmeli, daha da önemlisi; işçi sınıfının belirleyici bir politik aktör olarak ortaya çıkacağı genel grevin koşullarının oluşturulması için çabalanmalıdır.
Gençlik hâlâ direnişin mızrak ucu
Toplumdaki ölü toprağını atan direnişin en önemli kazanımı, şüphesiz hayatlarında AKP’den başka bir iktidar görmemiş, Gezi zamanında belki ancak yedi, sekiz yaşlarında olan birçok gencin siyaseten özneleşerek politikleşmesiydi. Böylece yıllardır üniversitelerin -politik çalışma bağlamında- işlevsizleştiği, yeni kuşak gençlerin duyarsız ve işe yaramaz olduğu düşüncesi yıkıldı. Toplumsal ve siyasal atmosferin yarattığı ideolojik tahribat gençlik içinde aksi mümkün olmadığı için görülse de gençlik, özneleşebileceğini gösterdi. Kaderini eline alma anını daimi bir mücadeleye dönüştürmek, artık doğru politik müdahalelerin konusu olacaktır.
Gençliğin içinde kendisini gösteren ideolojik tahribat, politik örgütlenmeye ve ideolojik mücadeleye rehber olması açısından konuşulması gereken bir konu. Gezi’nin sol etkilerle şekillenen tonuna karşılık Saraçhane’nin yarı faşist, lümpen eğilimleri fazlasıyla görünür şekilde barındırıyor olması şimdiye kadar konuşuldu. Evet, Gezi’de de örgütlü ya da örgütsüz olması fark etmeksizin, faşist ya da yarı faşist düşüncelere sahip yurttaşllar vardı; ancak “dönemin ruhu” ve sosyalistlerin direniş içindeki baskınlığı, bu eğilimleri dengeliyor hatta dönüştürüyordu. Günümüzde ise, zaten AKP Türkiye’sinde doğmuş, tüm ergenliğini ve ilk gençliğini dünyada sağ siyasetin, Türkiye’de de İYİ Parti’den Zafer Partisi’ne onun muadillerinin ortaya çıktığı bir dönemde geçirmiş olan gençler, üzerine bir de sosyalist siyasetin toplumsal etki bağlamında daha zayıf pozisyonu eklenince Saraçhane’nin tonu Gezi’den farklı oldu.
Örgütlü olanlar bir kenara, ancak bu durumdan, bir isyanın ifadesi olarak Kürt düşmanı, kadın ve LGBTİ+ düşmanı sloganlara tutunan gençler tek tek suçlanmamalı, aksine, bu eğilimler açıkça reddedilirken, gençlerin bu eğilimleri taşıması hayatın doğal akışı içinde normal sayılmalı. Siyasi mücadele geliştirilirken kitlenin bu bilinç düzeyi de hesaba katılmalı, ideolojik mücadele hattı faşist düşünceleri dışlarken, bahsi geçen gençlerin halklar arasında eşitliği temel alan, tepkisini sermayeye yönelten bir yönde dönüşeceği kapsayıcı siyasi araçlar ve devrimci bir siyasal pratik geliştirilmeli. Sosyalist siyaset, harekete geçen gençleri mutlaka kapsamalı. Öncelikli görevimiz budur.
Örgütlü mücadelenin önemi, direnişle yeniden açığa çıktı
Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, örgütlü mücadelenin zayıf ve güçlü bir halk hareketinin eksik olduğu koşullarda düzen muhalefetinin dahi yetersiz kalacağını, dahası, kriminalize edileceğini gösteren bir örnek. CHP öncülüğündeki düzen muhalefeti, yıllardır sokağın ve demokratik kitle örgütleri aracılığıyla gerçekleşecek eylemlerin kriminalize edilmesine yardımcı olarak, İmamoğlu’nun tutuklanmasına giden sürecin etkenlerinden biri oldu. Seçimlerin serbest bir şekilde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin bile belirsiz olduğu bir siyasi atmosferde, örgütlü bir halk hareketi olmaksızın, sandık yoluyla bir iktidar değişiminin sorunsuzca gerçekleşebileceği ön kabulüyle hareket etti.
Günümüzde yaşadığımız karanlık, örgütlü bir halk hareketi olmaksızın demokratik bir dönüşümün mümkün olmadığını defaatle kanıtlıyor. CHP, süreci şimdiye kadar başarılı sayılabilecek şekilde yürütmüşse de bir düzen partisi olarak aşılması güç sınırları var. Direniş, CHP’nin elinde eninde sonunda sönümlenecektir. Kitlenin haklı radikal talepleri ana muhalefet partisi tarafından taşınamayacak, bu talepler etrafında verilecek mücadelelere CHP öncülük edemeyecektir. Sosyalistler, bu yüzden düzen muhalefetinin sınırları içine hapsolmadan, demokratik mücadelelere öncülük edecek bir perspektifi geliştirmek zorunda. Bu mücadelelerin ilerletilmesinin, düzenin sınırlarını zorlayacağını, halkı özneleştiren bir hareketi geliştireceğini bilmeliyiz.
Konunun başka bir boyutu daha var. Demokratik talepler için verilen mücadeleye devrimcilerin öncülük etmesi, basit bir retorikten ibaret değil. Günümüzde Türkiye’de AKP-MHP iktidarıyla iç içe geçmiş devlet yapısının kırılganlığı, toplumla ilişkisini yenileyeceği dinamikleri üretemiyor. TÜSİAD gibi kurumların, ancak kendi çıkarlarına dokunulduğunda ortaya çıkan cılız muhalefeti ise iktidarın sopasıyla kolaylıkla terbiye ediliyor. AKP-MHP faşist iktidarı, bir olağanüstü hâl hükümeti olarak şekillendi. Siyasi ve fiziksel şiddet yoluyla başta Kürt siyaseti olmak üzere tüm siyasi ve toplumsal muhalefeti bitirmek üzere yola çıkan iktidar, bunu başarabilmiş değil. Millî güvenlik ve devletin bekası söylemiyle düzen muhalefetini arkasına almaya çalışan iktidara karşı, tabanda daha da ortaklaşan bir muhalefet söz konusu. Hâl böyle olunca iktidar, yarattığı fiili baskı rejimini anayasal ve kurumsal bir zeminde kalıcılaştıracağı toplumsal rızayı üretemiyor, geriye tek seçenek olarak, faşist yöntemleri kullanarak zora dayalı bir olağanüstü hâl rejimini kalıcılaştırmak kalıyor.
Son dönemde gündeme gelen Kürt açılımında iktidarın, süreci ilerletici hiçbir adım atmaması, kayyum politikasının artık İstanbul’u da kapsar hâle gelmesi, yani faşizmin Kürt coğrafyasından taşıp ülkeyi sarmaya başlaması, seçme ve seçilme hakkı da dahil olmak üzere demokrasi sorununun, devrimci mücadelenin konusu hâline geldiğini gösteriyor. Düzen dediğimiz şey, düzen içi görünen talepleri karşılayamıyor, kendini dönüştüremiyor. Bunun bir başka anlamı da var: Tekil mücadele başlıkları, ancak iktidar hedefi olan bütüncül bir mücadelenin unsurları hâline geliyor.
Devrimciler köşesine mi çekilmeli?
Bir tarafta kayyumlar, Türkiye’nin en kalabalık şehrinin belediye başkanının gözaltına alınması, diğer yanda Kürtlerin eşit yurttaşlık mücadelesi, son on yılda bizzat AKP’nin yürüttüğü faşist politikalar sonucunda, iç içe geçmiş durumdadır. Öyle bir noktadayız ki, Türkiye’de demokratikleşme namına en ufak bir iyileşme, tüm sistemi tehdit edecek bir dönüşüme kapı aralayabilir. En ufak bir iyileşmenin dahi domino etkisi yaratacağını düşündüğünden olsa gerek, giderek otoriterleşen iktidar ise sistemin bu kırılganlığını, onu korurken pekiştiriyor. Devrimciler, demokratik kazanımların radikal sonuçlar doğurabileceğini de bilerek, demokratik mücadelelerin taşıyıcısı olmalı, örgütlü bir halk hareketinin yaratılmasını sağlamalıdır. Bunu yaparken düzen muhalefetinin peşinde sürüklenmemek için kişilere ve tekil olaylara değil, iktidarı hedefleyen programına ve ilkelerine bağlı hareket etmelidir.
Bir halk hareketinin yaratılması için süremiz sonsuz değil! Halk hareketlenmiş, 10 yılı aşkın sürenin ardından dev cüssesini kaldırıp yumruğunu göstermiş durumda. Sosyalistler, bu yeni duruma müdahale edebilecekleri siyaseti ve araçları geliştirmek zorunda. Öncelikli olarak da sosyalist siyasete hâkim olan dağınıklığın son bulması gerekiyor. Aynı hedefe yönelen, birleşik bir mücadele hattının oluşturulması, sosyalistlerin toplumda bir blok hâline gelmesi ve toplumsal mücadeleler içinde bir destekçi olarak değil, bir öncü olarak bulunması için gereken özveri ve siyasi sorumluluk gösterilmelidir.
Saraçhane’de de Maltepe’de de yalnızca CHP mitinginin bir parçası olan sosyalist hareketin, bunu aşarak, toplumsal muhalefetin bütünlüğünü dağıtmadan, dayanışma zeminini koruyarak, ancak seyirci değil oyun kurucu olacağı bir siyaseti geliştirmesi, Türkiye’nin geleceği adına önem arz ediyor. Çünkü mevcut durumda, Türkiye’de artık iki alternatif yol açıkça görülüyor: Ya faşist iktidar politikalarının kurumsallaşacağı otoriter bir rejim ya da halkların ortak kazanımı olacak demokratik bir dönüşüm. Çorabın söküğünü bulalım, gerisi gelecektir.










