Faşizm, fundamentalizm ve patriyarka

Bu makalenin yazılmasından bir yıl sonra (2002’de), Gujarat’ta faşist bir katliam gerçekleşti; ülke hâlâ bu olayların dehşetiyle sarsılmış durumda. Narendra Modi’nin meclis seçimlerinde beklenen zaferi, sadece Gujarat’ta değil, ülke genelinde de Hindutva faşist güçlerinin pozisyonunu daha da güçlendirdi. Hindutva güçlerinin stratejisini ve Gujarat’tan çıkarılacak dersleri incelemek şimdi her zamankinden daha önemli. Burada, Hindutva faşist güçlerinin kadınlar ve kadın hareketi üzerindeki etkilerine odaklanıyoruz.

Hindu faşist güçlerinin gündemi tamamen politiktir. Stratejileri, Hindu kitlelerini en güçlü şekilde siyaseten mobilize etmek, nihai hedefleri ise bir Hindu Rashtra (Hindu Devleti) kurmaktır. Şu anda Hindutva’nın yükselmesinin, 1980’lerin başındaki neoliberal ekonomi politikalarıyla paralel olarak geliştiğini görebiliyoruz. 1990’lardaki ekonomik reformlar ve küreselleşme politikalarına Hindutva’nın agresif söylemleri eşlik etmiştir. Bunun sebepleri oldukça açıktır: Ekonomik reformlar, sadece halkın büyük bir kısmını değil, orta sınıfların da önemli bir bölümünü yoksullaştırmıştır; bu da halkın bu fakirleşmeye odaklanmasını engellemek için Müslümanlara ve diğer azınlıklara karşı kışkırtıcı bir nefret ortamı yaratılmasını zorunlu hâle getirmiştir. Ayrıca, başta ABD olmak üzere emperyalistlere açık teslimiyetin halk arasında yarattığı öfkenin sahte bir milliyetçilikle, kültürel milliyetçilik ve Hindu Rashtra gibi sloganlarla yönlendirilmesi amaçlanmıştır.

Gujarat’taki Hindu toplumunun dinî temele dayalı aşırı kutuplaşması; saldırıların, yağmalamaların ve cinayetlerin büyük bir güvenle gerçekleştirilmesi ve üst kastlardan bazı kadınların bu eylemlere aktif katılımı, Hindutva faşist güçlerinin Gujarat’ta hedeflerine ulaşmada başarılı olduklarını gösteriyor. Hindutva ideolojisini benimseyen ve Hindu Rashtra hedefine kendini adamış bir Hindu kitlesinin bir kısmını bu şekilde etkilemeyi başarmışlardır. Bu durumun özellikle düşük kastlar, kadınlar, azınlık kadınları ve yoksullar gibi ezilen kesimler için ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu anlatmaya gerek bile yok.

Dünya çapında büyüyen fundamentalizm: Kadınlar için ne anlama geliyor?

Hindu faşist güçlerinin yükselişi, dünyada artan fundamentalizm (köktencilik) ve faşizmle paralel bir gelişmedir. İki dünya savaşı arasındaki dönemden beri en büyük krizini yaşayan emperyalizm, fundamentalist güçleri, faşist örgütleri ve propagandayı destekleyip cesaretlendiriyor. Lenin’in dediği gibi, “Emperyalizm her yerde gericiliğe çalışır.” Hawley’in belirttiği gibi, “Cinsiyetle ilgili fundamentalist bakış açıları, fundamentalizmin doğası hakkında eşsiz bir ışık tutar.” Gerçekten de, tüm dinler, onayladıkları ahlaki kod ve savundukları sosyal düzen açısından patriyarkal bir yapıya sahiptir. Ayrıca, fundamentalist propagandanın temel taşlarından biri, muhafazakâr bir toplumsal cinsiyet ideolojisidir – ister ABD’deki Hristiyan mezhepleri, ister Hinduizm, ister Japonya’daki Yeni Dinler ya da İslamcı güçler olsun, tüm fundamentalist güçler, ailenin ve evin kadının hayatındaki merkezî konumunu yeniden tesis etme ve onun cinselliği üzerinde patriyarkal denetim kurma amacını açıkça savunurlar. Bu nedenle, ABD’deki Yeni Sağ’ın ideologları, Amerikan toplumunda bir ahlaki kriz olduğunu ve bunun nedeninin kadınların ev dışında çalışması olduğunu ileri sürmektedirler. Bu grupların aktif bir şekilde örgütlendikleri konu kürtaj karşıtlığı olsa da, başlangıç noktaları, refah devleti harcamalarının vergileri artırdığı ve enflasyonu yükselttiği, evli kadını iş gücüne soktuğu ve böylece patriyarkal ailenin yapısını ve dolayısıyla toplumun ahlaki düzenini yok ettiği yönündedir. Moral Majority’den (Ahlaklı Çoğunluk) Jerry Falwell’e göre, “Çocukların, (ABD’de) toplumdaki farklı rollerini kavramış ve farklı sorumluluklarını yerine getiren anne-babalarının sevgisine erişme … erkek eşlerin, kadınları evde tam zamanlı anne olarak desteklemelerini ve ailelerin iki gelir yerine tek gelirle hayatta kalmalarını mümkün kılan bir ekonomik sistemde yaşama hakları vardır.”

Bu fundamentalistler, ABD’de, sözde “yaşam yanlısı” kampanyalarını ısrarlı bir şekilde sunmaktadırlar. Bu kampanya, mahkeme kararlarına verilen tepkilerle başlamış, ancak daha sonra kürtaj kliniklerine yapılan saldırılar, kadınlara kürtaj konusunda yardımcı olan aktivistlerin ve doktorların öldürülmesi gibi olaylarla genişlemiştir. Aynı zamanda bu “yaşam yanlısı” güçler, ölüm cezasının devamı, askerî harcamaların artırılması ve ABD hükümetinin saldırgan dış politika uygulamaları için de aktif bir şekilde kampanya yürütmektedirler. Bu yüzden, ABD toplumunun en muhafazakâr ve gerici kesimleri arasında yer almaktadırlar. Beyaz üstünlükçü görüşlere sahiptirler, açıkça ırkçı eylemlerde bulunurlar, örgütlenme ve propaganda açısından faşist bir doğaları vardır.

Japonya’da, özellikle savaş sonrası dönemde ortaya çıkan muhafazakâr yeni dinler arasında da benzer bir durum söz konusudur. 1990’ların başlarında yapılan bir araştırmaya göre, “Savaş sonrası dönemde birçok yeni din, toplumsal sorunlar konusunda bir hedef benimsemiş ve bu hedefler içinde patriyarkal aile ideolojisinin yeniden inşa edilmesi, listenin başında yer almaktadır. Yeniden kurulmaya çalışılan savaş öncesi aile sistemi, erkek egemenliğini ve yaşlıların otoritesini kurumsallaştırır, kadınların konumunu aşağıda tutar ve evlilik, üreme ve boşanma gibi konularda kadınların seçim alanını kısıtlar. Eski aile yapısı, o kadar dinî bir anlam taşır ki, iyi bir eş ve anne olmak sadece doğru değil, [bu anlayışa göre] aynı zamanda kadınların kurtuluşu için gereklidir.” Hem ABD’de hem de Japonya’da bu hareketler, kadınların toplumdaki rolünün hızla değiştiği ve aile yapısında bir dönüşümün yaşandığı bir bağlamda ortaya çıkmıştır. Kadınlar, çoğunlukla ev dışındaki işlerde çalışarak bağımsız bir gelir elde etmeye başlamışlardır.

İslamcı fundamentalizm, daha karmaşık bir olgudur. İlk olarak, II. Dünya Savaşı sonrasında, Arap ülkeleri gibi demokratik ve sosyalist halk hareketlerine karşı ABD emperyalizmi tarafından desteklenmiş ve ayakta tutulmuştur. Ancak Sovyetler Birliği’nde ve özellikle Çin’de kapitalizmin yeniden inşa edilmesiyle ve bu hareketlerin uzlaşmacı liderlikleri tarafından ihanete uğramalarıyla birlikte anti-emperyalizm, geleneksel ve sıklıkla dinî şekillerde ifade edilmeye başlanmıştır. İslam, İran gibi ülkelerde ABD emperyalistlerine karşı mücadele eden hareketler tarafından ideolojik bir güç olarak benimsenmiş ya da Filistin’deki güncel durumda olduğu gibi, daha önceki seküler ve “sol” liderliklerin ihanetiyle direnişin bir ifadesi hâline gelmiştir. Eski Sovyetler Birliği ülkelerinde de İslamcı fundamentalizm, [kapitalist restorasyon sonrası] Rus egemenliği ve sömürüsüne karşı milliyetçi karşıtlığın ifade bulduğu bir araç olmuştur. Afganistan gibi ülkelerde, feodalizm karşıtı demokratik kitle hareketlerinin olmadığı, kadınların özgürlüklerinin genişlemesinin ve modernleşmenin Sovyetler’in müdahalesi sırasında yukarıdan başlatılarak ilerlediği yerlerde, kırsal halktan hiçbir destek kazanılamamış ve bu yüzden İslamcı fundamentalizm, toplumsal tabanını korumuştur. Bu nedenle, Sovyetler’in çekilmesinin ardından Afganistan’da iktidara gelen savaş lordları, birkaç yıl sonra iktidara gelen Taliban kadar gerici olmuş ve kadın haklarına karşı kısıtlamaları protesto eden kadın örgütü RAWA, Taliban kadar savaş lordlarına da eleştirilerini yöneltmiştir. Bugün ise aynı savaş lordları, ABD’nin koruması altında iktidara geri dönmüştür. Ancak Suudi monarşisi gibi gerici rejimler ya da daha kitlesel hareketlere dayanan örgütler kadınların kıyafeti, hareketleri ve kamu yaşamına katılım biçimleri üzerindeki denetimi, kampanyalarının önemli bir parçası hâline getirmişlerdir ve bu, Amerikan emperyalizminin İslamcı güçlere karşı başlattığı kampanya nedeniyle burjuva ve emperyalist medyada en fazla yankı uyandıran konu olmuştur.

Bugün, fundamentalizmin dünyadaki karmaşık rolü göz önünde bulundurulduğunda, bu olgunun siyasi rolü, ona karşı nasıl bir mücadele yürüteceğimizi belirleyecektir. Her türlü dinci fundamentalizm, patriyarkayı ve diğer geri değerleri teşvik eder, bu nedenle tüm demokratik ve devrimci güçler tarafından genel olarak karşı durulması gereken bir olgudur. Ancak bugün fundamentalizmin çift yönlü bir rolü vardır. İlk olarak, ABD’deki Hristiyan fundamentalizmi, Hindistan’daki Hindutva birlikleri gibi hareketler, devletin ve egemen sınıfların artan faşist politikalarının bir parçasıdır ve bu bağlamda görülmeli, buna karşı mücadele edilmelidir. Diğer taraftan, günümüzde İslamcı fundamentalizm, ABD’nin saldırgan savaş yanlısı tutumuna ve Hindistan’daki Hindu faşist saldırılara karşı bir tepki olarak büyümektedir, bu nedenle devlet karşısında farklı bir siyasi rol oynamaktadır. Bu yüzden, birincil olarak, bununla tüm cephelerde kapsamlı bir şekilde mücadele etmek gerekirken, ikincil olarak, onun anti-ABD/anti-Hindutva rolünü görmek ve aynı zamanda gerici patriyarkal ve feodal düşüncelerini ifşa etmek gerekmektedir.

Hindistan bağlamı

Hindistan bağlamında, şu anda kadınların en büyük düşmanlarının Hindutva güçleri olduğu açıktır. Hindutva, bu geri kalmış yarı-feodal, yarı-sömürgeci sistemde hayatta kalmaya devam eden feodal değerlere dayanan bir ideolojidir. Bu sistemde zaten yaygın olan kastçılık, patriyarka ve diğer feodal değerler, Hindu faşist hareketinin ateşi için kuru odun işlevi görür; üst kastlardan oluşan elit ise bu zehirli siyasi vampirlerin doğal müttefikleridir. Ayrıca, geri kalmış genel düşünce yapısı ve demokratik hareketin zayıflığı nedeniyle, diğer kastlar ve sınıflar da Hindutva güçlerinin saldırgan ve yaygın propagandasına kapılma eğilimindedir.

1987’de Roop Kunwar’ın ölen eşinin cenazesinde yakılması (geleneksel adıyla sati), bazı yorumcular tarafından Babri Camii’nin yıkılmasının bir provası olarak görülmüştür. Bu olay, Racastan’ın Jaipur şehrine 50 kilometre uzaklıktaki refah düzeyi yüksek Deorala köyünde meydana geldi. Ancak Hindutva güçlerinin sati pratiğine destek veren çeşitli organizasyonlarının güçlü bir şekilde ortaya çıkmasıyla, bu olay kısa sürede Hindistan geneline yayılan bir mesele hâline geldi. İlerici kadın örgütleri, sati’ye karşı bir miting düzenleyerek suçluların tutuklanmasını talep ederken; Hindutva taraftarları, çoğunluğunu Rajputların oluşturduğu ve Hindutva hareketinin önderliğindeki yaklaşık 30 bin kişilik bir savaşçı grup, eyalet başkentinde bir karşı miting düzenledi. Sağcı Hindistan Halk Partisi (BJP) lideri Vijayaraje Scindia, sati’yi “kültürel mirasımız” olarak savunarak; bunun, eşi vefat eden bir Hindu kadınının, bunu istemesi durumunda, onun temel hakkı olduğunu ileri sürdü. Onların iddialarına göre, bir kadın eğer kocasının cenaze ateşine atlamaya karar verirse, buna karşı çıkmak için hiçbir neden yoktur. Kadın, burada, yalnızca kocasıyla ilişki içinde görülür; bağımsız varlığı dikkate alınmaz. Kadın, sat’a (içsel gerçek) ulaşarak, kocasıyla birlikte kendi kendini yakmaya karar verir ve böylece kocasının ölümden sonraki yolculuğunda onu koruyacak bir güç elde eder. Böylece, bu gücü elde eden sati, kocasına olan bağlılığın bir modeli, gerçek bir pativrata* örneği olarak kabul edilir; bu bağ, ölümle bile koparılamaz ve kadın, kocasını ölümden sonra korumaya devam eder. Racastan’daki muhafazakâr tüccar aileleri, bu geri patriyarkal ideolojiyi desteklemek için Racastan’da ve başka yerlerde sayısız sati tapınağı inşa etmiş ve finanse etmiştir. Bugün, sati’ye olan destekleri artık o kadar açık olmasa da hâlâ aynı ideolojiyi ve kadın için aynı rolü savunan dinî gelenekleri yüceltmektedirler.

Hindutva güçleri, kadın hakları konusunda, Tek Tip Medeni Kanun talebini de gündeme getirerek, kadına dair bir başka sorunu da dinî temele dayandırarak toplumsal hâle getirmiştir. Bu güçler, 1950’lerde geleneksel Hindu yasalarında kadın haklarına dair değişiklikler yapılmasına karşı çıkmışlardı. Ancak 1990’larda Hindutva hareketi, Müslümanların artık kendilerine özgü hukuki düzenlemeler ile yönetilmemesi için Tek Tip Medeni Kanun’un getirilmesini talep etmiştir. Onların talebinin, Hindu veya Müslüman kadınlarının haklarıyla hiçbir ilgisi yoktur; sadece, Müslümanları daha fazla baskı altına alacak bir başka argümandır.

Gujarat’ta Hindutva güçlerinin düşmanca ve patriyarkal tavrı, en ilkel ve en şiddetli biçimde ortaya çıkmıştır. Çeşitli bölgelerdeki kadınlara yönelik toplu tecavüzler, tacizler ve tecavüzün yaygın şekilde bir propaganda malzemesi hâline getirilmesi, bu zihniyetin kadınlara bakış açısını gözler önüne sermektedir. Olayla ilgili gerçeği araştıran tüm ekipler, ya tecavüze uğramış ya da arkadaşlarının veya akrabalarının tecavüze uğramasına tanıklık etmiş kadınların ifadelerini kaydetmişlerdir. Bu durum, feodal zihniyetin kadınları nasıl gördüğünün tam anlamıyla anlaşılması gerektiği bağlamında değerlendirilmelidir. Geri bir ideoloji, kadının erkeğe boyun eğmesini savunur ve bunun gerçekleşmesi için hareket ettiğinde kadın, bu geri ideolojiler için, toplumun onurunun ve hatta devletin egemenliğinin sembolü ve taşıyıcısı hâline gelir. Kadınlar, onlar için, toplumun temsilcileri olmanın yanı sıra toplumun değerlerinin ve kültürünün taşıyıcısıdır. Bu sebeple, toplumu üretmenin ve devam ettirmenin aracı olarak görülürler.

Hindutva güçleri, kadınları hem politik amaçları için kullanmakta, hem de onları azınlık grupların kadınlarına yönelik cinsel saldırılarla hedef almaktadırlar. Bu Hindutva güçleri, ister RSS** (Ulusal Gönüllü Birliği), Bajrang Dal*** ve BJP gibi Sangh Parivar’dan**** olsun, isterse Hindistan Ulusal Kongresi gibi diğer siyasi oluşumlardan olsun, kadınlara karşı aynı gerici tavrı paylaşmaktadırlar.

Bireysel vakaların çoğunda tecavüz, kadının bir zevk nesnesi olarak görülmesinin ve erkeğin üzerindeki gücünün bir teyidi olarak görülür. Ancak tecavüzler, Gujarat’taki gibi siyasi bir bağlamda, kolektif saldırıların bir parçası olduğunda, organize bir saldırı hâlini alır. Bu durum, görsel bir zafer ritüeline dönüşür. Bu gösterinin amacı, düşman topluluğunun onur simgesinin kirletilmesidir. Bu, önceki satırlarda belirtildi ancak vurgulanması gerekmektedir. Özellikle, Sangh Parivar tarafından yayımlanan kaba propaganda broşürlerinin, açıkça cinsel içerikli olduğu görülmektedir. Toplu tecavüzlerin ya da toplumsal olaylarda sivil güçler veya polis ve diğer güçler tarafından tecavüze uğrayan kadınların uğradıkları saldırının cinsellikle ilgisi yoktur. Bu tecavüzler, “düşmanı” aşağılamak amacıyla gerçekleştirilen politik saldırılardır. Kadının onurunun kirletilmesi, tüm topluluğun onurunun lekelenmesidir; bu, o toplumun erkeklerine yapılan bir hakaret ve meydan okumadır. Bu güç oyununda, kadının insan olarak hakları hiç dikkate alınmaz.

Hindutva ideologlarının yazılarında, özellikle de bunun en rafine hâli olan Savarkar’ın yazdıklarında, bu tecavüzlerin nasıl meşrulaştırıldığı görülebilir. Savarkar, tarihsel yorumlamasında, Müslümanları şehvetli ve istekli, Hinduları ise güçsüz olarak tanımlar. Müslümanlar, dinî görevleri gereği milyonlarca Hindu kadını kaçırıp tecavüz etmiş ve zorla Müslüman yapmışlardır. Oysa Hindu erkekleri, düşmanlarının kadınlarına dokunmamak için “sapkın bir şövalyelik anlayışına” sahiptirler. Bu görüşü, 1963’te yazdığı Hindistan Tarihinin Altı Görkemli Dönemi adlı, 1971’de İngilizceye çevrilen eserinde açıkça belirtmiştir. Ancak Pakistan’la 1965 yılında yapılan savaştan sonra, Hint tarihinde önemli yerleri olan Shivaji ve Chinnaji Appa’yı eleştirerek, bu düşünceyi daha da güçlü şekilde dillendirdi. Bu eleştirisinin temelinde, Shivaji ve Appa’nın, Hindu kadınlarına yaptıklarını Müslüman kadınlara yapmamış olmaları iddiası yatıyordu – Müslüman kadınlara ancak “dişe diş” politikasıyla gidilmeliydi. 1938’den itibaren Savarkar, defaatle Hindu kadınlarının Müslümanların elinde uğradığı şiddeti ve hoşgörünün bitirilmesi gerektiğini belirtti. Dolayısıyla, faşist bakışın yenidoğanların veya fetüslerin öldürülmesini ve tecavüzleri ahlaki gördüğü, hatta tarihsel olarak bile meşrulaştırdığı konusunda net olmalıyız. Çünkü bu meşrulaştırma, aynı zamanda etnik temizliğin meşrulaştırılması anlamına geliyor.

Hindu faşistleri en kötü Brahman geleneklerini öne çıkarırken, özellikle Müslüman ve Hristiyan azınlıklara karşı en aşağılayıcı hâlini alsa da ataerkil yaklaşımları, çeyiz, sati vs. geleneklerin yüceltilmesi; kadını ev işlerini yapan ve çocuk üreten bir nesne olarak görmeleri aracılığıyla tüm kadınlar için belirgindir. Ayrıca, Müslümanlara karşı girişilen Hindutva saldırıları Müslüman kadınların, kendileri için uygulanan İslam’a dayalı hukukta reformlar için verdikleri mücadeleye büyük zarar verdi. Bunun sebebi, cinsiyet fark etmeksizin, inanç özgürlüklerini savunmaları kendileri için en temel sorun hâline gelen tüm Müslüman toplulukların kendi mollalarının kollarına doğru itilmeleri. Böylesi bir gerilemenin göze en çok çarpan göstergesi, burka giyen kadınların sayısındaki artıştır.

Devletin patriyarkal ve dinî bakış açısı

Hindistan’daki faşist güçler, patriyarkal bakış açılarını kaba ve şiddetli biçimlerde sergileyen bir tutum sergilerken, Hindistan Devleti de aynı şekilde dinî ve patriyarkal bir yaklaşımı benimsemektedir. Seküler ve demokratik olduğu yönündeki tüm iddiaları, nasıl çalıştığını incelediğimizde boşa düşmektedir. Örneğin, Times of India gazetesinin bir yorumunda şu noktaya dikkat çekilmiştir: Bangladeşlilerin zorla sınır dışı edilmesi konusuyla ilgili olarak, eğer göçmenler Hindu ise onlara mülteci muamelesi yapılırken, eğer Müslümanlarsa onlar casus olarak kabul edilmektedir. Ancak bu, yalnızca bir örnektir. Hindistan Devleti, 1947’de Hindistan’ın kurulduğu dönemde, özellikle bölünme sırasında kaçırılan kadınlarla ilgili de dinî ve patriyarkal önyargısını açıkça ortaya koymuştur. 1947’den itibaren sekiz yıl içinde, her iki ülkeden toplam 30 bin kadın “kurtarılmıştır.” Hindistan’dan kurtarılan Müslüman kadınların sayısı ise 20 bin 728’dir. Kaçırılan kadınların geri getirilmesi, ulusal onur meselesi ve ahlaki bir sorumluluk olarak görülmüştür. Kadınlar, toplumun onurunun simgeleriydi. Müslüman kadınlar Müslüman ulusuna, Hindu kadınlar ise “Hindu ulusuna” iade edilecekti. Kaçırılmalar zorla gerçekleşmiş, geri dönüşler de zorla olmuştur. Hindistan’da çıkartılan kararname de sadece diğer evlerde kalan Müslüman kadınları ilgilendirmiş, tüm kadınlar için geçerli olmamıştır. Hükümet ayrıca, Pakistan’dan getirilen kadınların, çocuklarını geride bırakmalarını, çünkü bu çocukların babalarının Müslüman olduğunun varsayıldığını öngören bir başka yasa geçirmiştir. Hamile kadınlar ise kürtaj yapmaya zorlanmışlardır. Gerçekte, tüm bu süreçte kadınların istekleri hiç dikkate alınmamış ve hangi aileyle yaşamak istediklerine veya geri dönmek isteyip istemediklerine dair tüm yasal hakları reddedilmiştir. Devletin politikası çok nettir: Kadınlar, isterlerse geri gönderileceklerdir. Hindistan Devleti, bölünmeden itibaren Hindu yanlısı tutumunu sergilemiş ve kadınlar bu politikanın mağdurları olmuştur.

Yargı da 1980’lerde Hindutva ideolojisinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Üst düzey yargıçlar, Hindu faşist güçleri destekleyen aynı sınıflardan geldikleri için taraflı olmaları şaşırtıcı değildir. Hindistan Yüksek Mahkemesi Yargıcı Y. V. Chandrachud’un Shahbano davasındaki kararı, bunun bir örneğidir. Karar, Müslümanlar ve Müslümanlara özgü hukuku, Müslüman erkeklerinin ayrıcalıklarını uzun uzun anlatmıştır. Kararda, Müslümanların bölünmüş sadakatlerinden ve derhal bir Tek Tip Medeni Kanun getirilmesi gerekliliğinden bahsedilmiştir. Ancak kararda kadınların haklarına dair çok az şey söyleniyor. Aslında bu karar, Müslümanların, muhafazakâr Müslüman liderler tarafından yönlendirilen, Müslüman kadınların boşanma sonrası nafaka hakkına karşı kitlesel hareketine yol açan öfkeyi körüklemiştir.

Hindutva güçlerinin kadın organizasyonları

RSS, 1936 yılında sadece erkek üyeleri kabul eden bir organizasyon olarak Rashtrasevika Samiti’yi kurdu. Bu organizasyon, RSS’ye benzer şekilde yerel temelli küçük şubelerden (shaka) ve seçimle belirlenmeyen bir pozisyon olan pramukh sanchalika’dan oluşuyordu. Görevli kişiler, kıdemli üyeler tarafından seçiliyordu. Bu şubeler, kadınların kendi yerleşim yerlerini ve kast/sınıf çevrelerini terk etmek zorunda kalmadan ulaşabildikleri yoğun ideolojik eğitim veren merkezlerdi. Kadınlara, RSS’nin anlayışı ile Hindistan tarihi, kültür ve gelenekler hakkındaki bakış açıları öğretiliyor ve fiziksel eğitim veriliyordu. Ancak Rashtrasevika Samiti, kast ve sınıf açısından sınırlı bir tabana sahipti. 1970’lerin sonlarında ilerici kadın hareketinin ortaya çıkmasının ardından, Hindu yanlısı partiler kadın organizasyonları kurmaya başladılar. BJP, 1980’de Mahila Morcha’yı, Shiv Sena 1985’te Mahila Agadhi’yi, ardından VHP de Durga Vahini’yi kurdu. Hepsi, Hindutva davası için kadınları harekete geçirmeye yönelikti.

Kadının dövülmesinin meşru, boşanmasının yasak olduğu örgüt: RSS’nin kadın kolları

Rashtrasevika Samiti’nin şubeleri, RSS’nin geleneksel olarak güçlü olduğu eyaletlerde yoğunlaşmıştır: Maharashtra, Karnataka ve Andhra Pradesh. Bu organizasyon, RSS’nin tabanının bulunduğu aynı kast ve sınıf çevrelerine hitap etmektedir; özellikle Brahman ve tüccar toplulukları. Kadınlar mahallelerinde ilişkiler kurmaları, danışmanlık yapmaları, Samiti tarafından desteklenen Hindu bayramlarını kutlamaları ve şubelerden aldıkları ideolojiyi gayriresmî olarak yaymaları için teşvik edilmektedir. Onların ana hedefi şudur: Arkadaşlık ve güven inşa ettikten sonra fikirlerini yaymak! Bu şekilde Samiti, muhafazakâr orta sınıflar arasında etkisini artırmıştır. Ayrıca çocuk eğitimiyle de ilişkilidir – Shishu Vihars (Çocuk Kreşleri) ve Saraswati Vidyalayas (Saraswati Okulları). Rashtrasevika Samiti’nin ideolojisi, kadının aile içindeki merkezî rolünü ve aile üyelerine, özellikle çocuklara samskara (ahlaki değerler) aktarma görevini vurgular. Yaşlılara ve aileye saygı gösterme erdemine büyük önem verirler ve ailenin isteğine karşı hareket etmeyi onaylamazlar. BJP’nin çok sayıda kadın milletvekili, Samiti’nin üyesiydi. Onlar, güçlü Hindu kadınına inanıyorlar ve bu yüzden fiziksel eğitime özellikle önem veriyorlar. Kadınların, vatanlarına hizmet etmek için çocuk doğurmaları gerektiğini savunurlar. Kadınlar, Müslüman “düşmana” karşı verilen savaşta, savaşmaya hazırlanmış bir şekilde eğitilmekte olarak görülmektedirler. Kadınların geleneksel aile içi rollerini “vatansever” görevleriyle birleştirerek, Desh Bhakti (vatanseverlik) ile Ram Bhakti (Ram’a tapınma) arasında bir bağ kurmuşlardır. Ülkelerine hizmet etmek ve Ramjanmabhoomi’nin (Ram’ın doğduğu yer) özgürlüğü, onlar için bir ve aynı şeydir.

1990’daki Rath Yatra (Taht Araba Yürüyüşü), Hindutva güçlerinin kadınları toplumsal çapta harekete geçirdiği bir dönüm noktası sayılabilir. Kadınlar, Ramjanmabhoomi kampanyası için geniş çapta mobilize edilmişlerdi. O zamandan beri, kadınların isyanlara aktif katılımı – yağma ve azınlık topluluklarına saldırılarda – gözle görülür hâle gelmiştir. Babri Camii’nin yıkılmasının hemen ardından, Mumbai ve Surat’taki isyanlarda aktiftiler. BJP, Shiv Sena ve VHP, Samiti’den çok daha geniş bir taban kazanmıştır. Geleneksel Hindu adetlerini uygulamak ve bayramlarını kutlamak, örneğin haldi kumkum, villuku pooja, ganapati gibi yerel etkinlikler düzenleyerek, kadınları yerel sorunlara dahil ederek, gelir sağlama projeleriyle kadınları destekleyerek ve en önemlisi, kadınları, kendi siyasi amaçları doğrultusunda harekete geçmeye teşvik ederek, belirli alanlarda ve yerlerde tabanlarını genişletmişlerdir. Bu, bir liderin tutuklanması, Maha-arthi (büyük ibadet) ya da tapınak kampanyası gibi şeyler olabilir. Bu katılım sayesinde kadınlar, daha önce mahrum bırakıldıkları kamusal hayatta yer almaya ve kendilerini önemli hissetmeye başlamışlardır.

Bu organizasyonlar çeyiz cinayetini, tecavüzleri, aile içi çatışmaları çözmüş olsalar da, bunu temelde partinin gücüyle yapmışlardır. Toplumsal cinsiyet eşitliğini savunmazlar, aile ve siyasi parti içindeki patriyarkal yapıyı bozan herhangi bir harekete karşıdırlar. İdeolojik beyin yıkama sonucunda, ister Ramayana gibi televizyon dizileri, ister shibbir’ler (eğitim kampları) aracılığıyla olsun, özellikle aileyle ilgili patriyarkal ve otoriter değerleri pekiştirmektedirler. Kadınlar, Hindistan’daki ilerici kadın hareketinin, Hindistan ile hiçbir ilgisi olmayan bir unsur, Batı kökenli ve ithal olduğuna inandırılmışlardır. “Hindistan’daki kadınlar, ev içinde ve toplumda her zaman saygın bir yere sahiptiler. Bu yalnızca yeniden tesis edilip pekiştirilmelidir.”

Ancak, Hindutva partilerinin çeşitli liderleri, bire bir aynı şekilde konuşmazlar. Bazı liderler, örneğin Vijayaraje Scindia, açıkça muhafazakâr bir tutum sergilemişken, VHP liderleri Bamdev ve Swami Muktanand Saraswati gibi sants (dini liderler), Hindu erkeklerine çok eşlilik hakkının geri verilmesini talep etmişlerdir (neden sadece Müslüman erkeklere bu ayrıcalık tanınsın ki!?); diğer liderler ise daha ılımlı bir tutum takınmaktadırlar. Örneğin; kadınların çalışma hakkını savunurlar (ancak yalnızca o zaman güçlü olabilirler). Aldıkları tutum, siyasi duruma ve o anki ihtiyaçlara bağlıdır. Temelde, kadınları Matrishakti olarak betimleyerek, kadın ve onun gücünün merkezine anneliği koymuşlardır. Kadınlar anne ve eştir; onurlandırılmalı ve korunmalıdırlar. Onlar için bugün Hindu kadını bir mağdur değil, topluluğa hizmet etmeye kanalize edilmesi gereken bir güçtür. Temelde, kadınları Müslümanları düşman olarak görmeye, patriyarkal değerleri benimsemeye – kadın ve erkek arasında doğal ve zorunlu farklar olduğuna inanıyorlar – ve Hindu yasaları ve geleneklerinde var olan cinsiyet adaletsizliklerini görmezden gelmeye, ancak Müslüman kadınların karşılaştığı adaletsizliklere aşırı bir şekilde odaklanmaya (örneğin, Müslüman kadınların burka giymesi gibi kısıtlamalarla ilgili aşırı kaygılar) ve Müslüman ve diğer azınlık topluluklarına mensup kadınlara yönelik tecavüz ve tacizleri haklı çıkarmaya yönlendirmektedirler.

Kadınların, bir bütün olarak kadınların haklarına büyük zarar verecek faşist bir programı kabul etmeleri sağlanmaktadır. Kadınların özerklikleri ve bağımsızlıkları ezilecek ve onlar, Nazi Almanyası’ndaki gibi, devlet ve topluluk için hizmet etmek zorunda kalacaklardır. Hindutva güçleri faşist amaçlarına ulaşırsa, kadınların eşitlik mücadelesi göz ardı edilecek ve bu mücadele acımasızca bastırılacaktır.

Kadınlar ayağa kalkın, Hindu faşizmiyle savaşın

Devrimci ve demokratik güçler, ilerici kadın hareketi için görevler açıkça bellidir: Hindutva faşist güçlerinin Hindistan’da yükselişine karşı mücadele etmek, sadece siyasi alanda mücadele etmekle yeterli olmaz; bu savaşı tüm cephelerde vermek gereklidir. Bu güçlerin kadınlar üzerindeki etkisine ve kadınlara yönelik stratejilerine de karşı durulmalıdır. Kadınları mobilize etmelerinin, onların gerçekten “güçlendirilmesi” anlamına geldiği düşüncesinin foyasını meydana çıkarmak gerekmektedir. Güçlü kadın ve Shakti söylemlerine, Uma Bharati ve Rhitambara gibi saldırgan kadın liderlerin model olarak gösterilmelerine rağmen, onların kadınlara dair temel anlayışlarının patriyarkal olduğunu gözler önüne sermeliyiz. Kadınları harekete geçirmelerinin, çarpıtılmış ve tamamen yanlış bir tarih anlatısına dayandırıldığını, kuşatma altındaki bir azınlık topluluğuna karşı sistematik bir nefret kampanyası yürüttüklerini de açığa çıkarmalıyız. Durga Vahini ve Sevika Samiti’nin kadınlara verdiği paramiliter eğitim, ne kişisel koruma amacıyla ne de kitlelerin baskıdan ve sömürüden kurtarılması için verilmekte. Bu eğitim, Müslümanlara ve diğer topluluklara saldırmak amacıyla yapılmaktadır. Ayrıca, bu güçlerin Amerika’daki ve diğer yerlerdeki sağcı güçlerin desteğini aldığını da ifşa etmemiz gerekiyor, çünkü yalnızca ortak ekonomik çıkarları değil, aynı zamanda toplum ve kadınların toplumdaki yeri hakkında da ortak bir vizyonları var. Bu güçlerin destek bulmasının sebebinin, Hindistan toplumunun sadece ekonomik açıdan değil, sosyal yaşamda da feodal ilişkileri ve kültürü silip süpürecek bir demokratik devrimden geçmemiş olması olduğunu da ortaya koymalıyız. Bu yüzden, faşist güçlere karşı verilen mücadele ekonomik, siyasi ve sosyal alanları kapsıyor, kadınlar arasında propaganda ve eğitim faaliyetlerini gerektiriyor ve yalnızca orta sınıf kadınlarla sınırlı kalmaması gerekiyor. Bu bağlamda, patriyarkaya karşı verilen mücadelenin önemli bir yönü, geniş kadın kitlelerini harekete geçirmektir. Bu mücadele, sadece genel olarak temelcilere karşı değil, özel olarak Hindu faşist güçlerine karşı da olmalıdır.

Çeviren: Roza Baki

Bu makale ilk olarak 2017 yılında Redspark‘ta yayınlanmıştır. Bu çevirinin orijinal metnine ise marxists.org‘dan ulaşılabilir.


* Hinduizm’de kadının eşine karşı evlilik içi sadakatini belirten dinî terim

** Rashtriya Swayamsevak Sangh, Hindu milliyetçiliğine dayanan sağcı paramiliter bir örgütlenme.

*** Hindu milliyetçisi Visha Hindu Parishad’ın (Dünya Hindu Konseyi) aynı ideolojiye mensup gençlik örgütü.

**** RSS’nin içinden doğmuş sağcı Hindutva örgütlerinin tümü için kullanılan şemsiye terim.


Teşekkürler

John Stratton Hawley, Fundamentalism and Gender (Fundamentalizm ve Cinsiyet)

Tanika Sarkar ve Urvashi Bhutalia, Women and Hindu Right (Kadınlar ve Hindu Sağı)

Madhu Kishwar, Religion at the Service of Nationalism and Other Essays (Ulusalcılığın Hizmetinde Din ve Diğer Makaleler)

Ritu Menon ve Kamla Bhasin, EPW: Recovery, Rupture, Resistance: Indian State and Abduction of Women During Partition (EPW: Kurtuluş, Kopuş, Direniş: Hindistan Devleti ve Bölünme Sırasında Kadınların Kaçırılması

Total
0
Shares
Önceki makale

Yelkenci Tekstil Direnişi’nde işçiler: "İşçilerin çocukları sıkış tepiş kreşlerde ve tekstil makinelerinin arasında büyüyor!"

Sonraki makale

Yeni teknolojilerin üretiminde eski sömürü metotları

İlgili Gönderiler