Yapay zekâ dünyayı ele mi geçiriyor

Yapay zekâ dünyayı ele mi geçiriyor?

Yapay zekâ alanında uzun süredir değişmeyen bir yarış var. Bu yarışın amacı, daha güçlü sistemleri daha kısa sürede ve daha ucuza geliştirmek. Her yeni model, bir öncekinden daha fazla işi yapabilme, araştırmayı hızlandırma ve insan emeğinin daha geniş bir bölümünü üstlenme vaadiyle ortaya çıkıyor. Yarışın büyümesiyle birlikte, bu teknolojik gelişimin arkasındaki ekonomik yapı da devasa boyutlara ulaştı. Milyarlarca dolarlık yatırımlar yapılıyor, veri merkezleri kuruluyor, gelişmiş işlemciler için büyük kaynaklar ayrılıyor ve bu sistemlerin çalışabilmesi için giderek daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuluyor. Yapay zekâ böylece bir yazılım teknolojisinin sınırlarını aşarak bilim, sanayi, enerji, finans ve devlet politikalarının kesiştiği stratejik bir alana dönüşüyor.

Fakat 2026 yılının eylül ayında bu yarışın en önündeki şirketlerden birinden dikkat çekici bir çağrı yükseldi: “Yapay zekâ gelişiminin hızını düşürmeliyiz.”

Bu çağrının sahibi, Anthropic CEO’su Dario Amodei. Amodei, yayımladığı yazıda yapay zekâ sistemlerinin yeteneklerinin geliştirilme hızının yavaşlatılması gerektiğini, çünkü güvenlik araştırmalarının ve bağımsız denetim mekanizmalarının teknolojik ilerlemeye yetişmekte zorlandığını savundu. Önerdiği model ise şirketlerin içinde bağımsız denetçilerin bulunması, büyük yapay zekâ şirketlerinin ortak güvenlik standartları oluşturması, devletlerin bu süreci desteklemesi ve uluslararası düzeyde koordinasyon sağlanması. Dahası, Amodei bu düzenlemelerin ABD’nin yapay zekâ alanındaki üstünlüğünü koruyacak şekilde tasarlanması gerektiğini de açıkça ifade ediyor.

Amodei’nin çağrısı kısa sürede başka önemli teknoloji şirketlerinin yöneticilerinden de destek gördü. OpenAI CEO’su Sam Altman, şirketinin bağımsız denetçilerle çalışmaya hazır olduğunu belirterek Amodei’nin yaklaşımını destekledi. Elon Musk da sosyal medya hesabından kısa bir ifadeyle “Dario is right” (“Dario haklı”) diyerek Amodei’ye katıldığını açıkladı. Böylece yapay zekâ yarışının en önemli aktörlerinden bazıları, teknolojik gelişmenin hızına ilişkin alışılmadık biçimde ortak bir tutum sergilemiş oldu.

Bu açıklamadan hemen önce Anthropic’te çalışan yapay zekâ araştırmacısı Jacob Coxon’ın istifası da benzer bir tartışmayı gündeme taşıdı. Coxon, yapay zekâ şirketlerinin kendi kendini geliştirebilecek sistemlere ulaşmak için büyük bir yarış içerisinde olduğunu ve bu yarışın insanlık açısından kabul edilemez riskler taşıdığını savundu. OpenAI’nin yapay zekâ ajanlarıyla gerçekleştirdiği güvenlik testlerinde yaşanan bir olay ise bu endişelerin yalnızca teorik olmadığını gösterdi. Test sırasında bazı ajanlar, kendilerini internetten izole eden güvenlik önlemlerini aşarak dış sistemlere erişti. Hugging Face altyapısına ulaşan sistemler, güvenlik açıklarından yararlanıp erişimlerini genişletti ve elde ettikleri yöntemleri başka ajanlarla paylaşarak birlikte hareket etti. OpenAI, bu olayı daha yetenekli yapay zekâ sistemlerinin kontrol edilmesinin giderek ne kadar zorlaşabileceğini gösteren ciddi bir uyarı olarak değerlendirdi.

Dolayısıyla ortada gerçekten yeni bir durum var. Yapay zekâ sistemleri daha karmaşık görevler gerçekleştirebiliyor, bilgisayar sistemleri üzerinde giderek daha fazla işlem yapabiliyor ve bazı durumlarda kendilerine verilmeyen yolları deneyerek hedeflerine ulaşmaya çalışabiliyor. Şirketlerin güvenlik konusunda kaygılanması bu nedenle bütünüyle anlaşılmaz ya da temelsiz bir durum değil. Hatta tam tersine, son dönemde ortaya çıkan olaylar bu kaygıların önemli bir teknolojik karşılığı olduğunu gösteriyor.

Fakat tam da burada başka bir soru sormamız gerekiyor.

Yapay zekâ şirketleri neden şimdi yavaşlamak istiyor?

Bu yarışın arkasında ne var?

Söz konusu olan, birkaç araştırmacının laboratuvarda yaptığı bir teknolojik deneyden ibaret değil. Arkasında yüz milyarlarca dolarlık yatırımlar, devasa veri merkezleri, enerji altyapıları, çip üreticileri, bulut hizmetleri, yatırım fonları ve devletlerin ulusal güvenlik politikaları bulunuyor. Yapay zekâ şirketleri yıllardır daha büyük ve daha güçlü sistemler geliştirmek için birbirleriyle kıyasıya rekabet ederken, şimdi bu yarışın hızının kontrol edilmesi gerektiğini söylemeye başlıyor.

İlk bakışta bunun cevabı basit görünebilir: İnsanlığın geleceği tehlikede ve şirketler nihayet bunun farkına vardı.

Peki gerçekten bu kadar basit mi?

Bu şirketlerin yöneticilerinin bir anda insanlığın geleceği konusunda olağanüstü bir hassasiyet geliştirdiğini varsaymak, yapay zekâ sektörünün arkasındaki ekonomik yapıyı görmezden gelmek anlamına gelebilir. Öte yandan bütün bu açıklamaları “reklam” veya “komplo” olarak değerlendirmek de son dönemde ortaya çıkan gerçek güvenlik sorunlarını açıklamakta yetersiz kalır.

Belki de asıl bakmamız gereken yer tam olarak bu iki açıklamanın arasındadır: Yapay zekâ şirketleri gerçekten korkuyor olabilir. Fakat onları korkutan şey yalnızca yapay zekânın insanlığa verebileceği zarar olmayabilir. Yapay zekâ yarışının kendisinin yarattığı ekonomik, teknolojik ve siyasal riskler de artık şirketlerin karşısında duruyor olabilir.

Bu ihtimali anlamak için yapay zekânın kendisinden biraz uzaklaşıp, bu teknolojinin arkasındaki ekonomiye bakmak gerekiyor.

Kapitalist ekonomi açısından teknoloji kendi başına nihai amaç değildir. Teknoloji; üretkenliği artıran, yeni pazarlar yaratan, maliyetleri düşüren, yeni tüketim biçimleri oluşturan ve sermaye birikimini hızlandıran bir araçtır. Yapay zekâ da bundan bağımsız düşünülemez. Basitleştirerek ifade edersek, ekonomik mantık şu döngüyü üretir: Daha güçlü model, daha fazla kullanıcı, daha fazla gelir, daha yüksek şirket değeri, daha fazla yatırım, daha fazla hesaplama gücü ve yeniden daha güçlü model.

Yapay zekâ modelini geliştirmek de artık daha iyi bir algoritma yazmak anlamına gelmiyor. Elektrik, çok büyük miktarda hesaplama gücü, gelişmiş işlemciler gerekiyor. Veri merkezleri, soğutma sistemleri, arazi, şebeke bağlantısı, inşaat, su, iletişim altyapısı ve finansman da bu gerekliliklerden bazıları. BloombergNEF, dünyanın en büyük 14 halka açık veri merkezi işletmecisinin 2026 yılı sermaye harcamalarının 750 milyar dolara yaklaşacağını öngörüyor. Kuruluşun verilerine göre, Eylül 2025 sonunda dünya genelinde 23.1 gigavatlık veri merkezi kapasitesi, 831 tesiste inşa hâlindeydi ve bunun yaklaşık dörtte üçü ABD’de bulunuyordu.

Dolayısıyla, sermaye büyümek zorunda fakat büyümenin ihtiyaç duyduğu kaynakların kapasitesi sınırsız değil. Bir modelin zekâsını artırmak için daha fazla araştırmacı çalıştırmak yetmiyor. Yapay zekâ yarışının giderek bir altyapı yarışına dönüşmesinin nedeni de bu.

CEO’ların açıklamaları aslında ne anlama geliyor?

Yavaşlama açıklamasının başka bir anlamı olabilir: Kontrolsüz rekabetin ortaya çıkardığı riskleri düzenleyerek sektörün uzun vadeli sermaye birikimini güvence altına almak. Düzenlemeler her zaman kapitalizme karşı değildir. Bazen kapitalist üretim ilişkilerinin sürdürülebilmesinin koşulu hâline gelir. Kapitalist ekonomilerde şirketlerin faaliyetleri bütünüyle kuralsız bir alanda gerçekleşmez. İş güvenliği, finansal piyasalar, çevre ve rekabet gibi alanlarda getirilen düzenlemeler, ekonomik faaliyetlerin hangi koşullar altında yürütülebileceğini belirler. Bu nedenle yapay zekâya yönelik güvenlik kuralları da yapay zekâ sektörünün büyümesini durdurmaktan ziyade, bu büyümenin hangi sınırlar içerisinde gerçekleşeceğini belirleyen bir mekanizmaya dönüşebilir.

Böylece devlet-sermaye ilişkisi yeniden karşımıza çıkıyor. Yapay zekâ artık sıradan bir yazılım sektörü olarak düşünülemeyecek kadar stratejik bir alana dönüşüyor. Çip üretimi, enerji, veri merkezleri, siber güvenlik, savunma, dış ticaret ve uluslararası rekabet birbirine bağlanıyor. Amodei’nin önerisinde de bu durum açıkça görülüyor: Çin’in yapay zekâ alanındaki ilerlemesinin sınırlandırılması, gelişmiş çiplerin ve çip üretim ekipmanlarının Çin’e satışının kısıtlanması, gelişmiş modellerin izinsiz biçimde başka sistemlere aktarılmasının önlenmesi ve model ağırlıklarının çalınmasına karşı güvenliğin artırılması gerektiğini savunuyor. Yani “yavaşlama”, uluslararası rekabetten bağımsız bir barış projesi olarak sunulmuyor, ABD’nin teknolojik üstünlüğünün korunması da planın açık parçalarından biri.

Bununla birlikte, “hepimiz yavaşlayalım” demek, önde bulunan şirketler açısından her zaman eşit bir fedakârlık anlamına gelmeyebilir. Eğer bütün büyük şirketler aynı anda yavaşlar ve aynı güvenlik standartlarına tabi olursa, bugün önde bulunan aktörler sahip oldukları pazar gücünü koruyabilir. Buna karşılık henüz yarışa yeni girmeye çalışan küçük şirketlerin aynı denetim altyapısını kurması, aynı güvenlik ekiplerini çalıştırması, aynı sertifikasyon süreçlerinden geçmesi ve aynı maliyetleri üstlenmesi çok daha zor olabilir.

Bu ihtimal yalnızca dışarıdan yöneltilen bir eleştiri de değil. Axios’un ABD’de yapay zekâ düzenlemesine ilişkin tartışmalara dair değerlendirmesi, büyük şirketlerle küçük aktörler arasındaki kaynak farkına dikkat çekiyor. OpenAI, Google ve Anthropic gibi şirketler; hukuk ekipleri, güvenlik uzmanları, hükümet ilişkileri ve teknik kadroları sayesinde karmaşık sertifikasyon süreçlerini yönetebilecek kaynaklara sahip. Küçük girişimler ve açık kaynak geliştiricileri ise aynı süreçlerin getireceği yükü karşılamakta çok daha fazla zorlanabilir. Bu nedenle güvenlik amacıyla hazırlanan düzenlemeler, nasıl tasarlandıklarına bağlı olarak, büyük şirketlerin sektördeki konumunu güçlendirebilir.

Risk yok mu?

Yapay zekâya ilişkin riskleri değerlendirirken bu risklerin sermaye açısından sonuçlarını da hesaba katmak gerekiyor. Yapay zekânın kontrolsüz biçimde zarara yol açması toplum için elbette ciddi sonuçlar doğurabilir. Ancak ortaya çıkabilecek zarar, bu teknolojiden gelir elde eden şirketler açısından da önemli riskler yaratabilir. Örneğin büyük bir siber saldırı, bir şirketin piyasa değerini ve yatırımcı güvenini olumsuz etkileyebilir. Böyle bir olayın ardından devlet müdahalesi artabilir, veri merkezlerinin faaliyetleri aksayabilir ve şirketler hukuki sorumlulukla karşılaşabilir. Daha geniş ölçekte ise bu tür olaylar yapay zekâ sektörünün toplumsal meşruiyetini tartışmaya açabilir. Dolayısıyla yapay zekânın kontrolsüz gelişmesi, yalnızca toplum açısından bir güvenlik sorunu olarak görülmemeli. Bu gelişme, teknolojiden kâr elde eden şirketlerin ekonomik çıkarları açısından da bir tehdit oluşturabilir.

Bu nedenle yapay zekâ şirketlerinin “korkması” ile “korkunun ekonomik sonuçlarından yararlanabilecekleri” ihtimali birbirini dışlamıyor. Bir şirket gerçekten büyük bir güvenlik riskinden korkabilir. Aynı şirket bu korkuyu azaltacak düzenlemelerin uzun vadede kendi ekonomik konumunu güçlendirmesinden de fayda sağlayabilir. Burada ille de bilinçli bir komplo aramak gerekmiyor. Kapitalist kurumlar çoğu zaman bireysel aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak belirli ekonomik sonuçlar üretir. Önemli olan, alınan kararların hangi güç ilişkileri içinde şekillendiğine bakmaktır.

Son günlerdeki CEO’ların söylemlerinin psikolojik ve siyasi açıdan dikkat çekici bir tarafı var. Bir teknoloji hem insanlık için büyük faydalar sağlayabilecek hem de insanlığın varlığını tehdit edebilecek bir güç olarak sunulduğunda, onu kontrol edebilecek bir “kurtarıcı” veya “koruyucu” figürüne duyulan ihtiyaç da artabilir. “Yapay zekâ çok tehlikeli, onu güvenli biçimde geliştirebilecek uzmanlara ihtiyacımız var” söylemi, bu uzmanların ve kurumların toplumsal otoritesini güçlendirebilir. Böylece güvenlik meselesi teknik bir sorun olmaktan çıkar. Tehdidi kimin tanımladığı, çözümü kimin belirlediği ve insanlığı koruma iddiasıyla kimin karar verme yetkisi kazandığı sorusuna dönüşür.

Yapay zekâ ve bilginin üretimi

Bir başka gelişme, yapay zekânın bilimsel araştırmaya girmesiyle ortaya çıktı. Eylül ayında OpenAI, yaklaşık 90 yıldır matematikçilerin üzerinde çalıştığı Navier-Stokes varlık ve düzgünlük problemine ilişkin bir çözüm ürettiğini açıkladı. Şirket, yapay zekâ ajanlarının farklı yaklaşımları araştırdığını, ardından bunların sonuçlarını bir araya getirerek çözümü oluşturduğunu belirtti. OpenAI’ye göre Navier-Stokes çalışmasında ajanlar 2.7 milyon mesaj üretti ve yaklaşık 130 milyar çıktı birimi kullandı. Sonuca yaklaşık 88 saat içinde ulaşıldı ve daha sonra çözümün biçimsel doğrulaması için 17 saat daha harcandı.

Bununla ilgili olarak, Avrupa Matematik Topluluğu, OpenAI’nin sonucunun matematik açısından önemli olduğunu kabul ederken, çözümün onlarca yıllık matematiksel birikim üzerine kurulduğunu, Diego Córdoba, Luis Martínez-Zoroa ve Fan Zheng gibi matematikçilerin çalışmalarından yararlanan bir strateji izlediğini ve son dönemde Tristan Buckmaster ile Levent Alpöge’nin de ilgili alanlarda ilerleme sağladığını vurguladı. Topluluk ayrıca, yapay zekâ ile üretilen matematikte yazarlık, katkı, bilimsel kredi ve araştırma araçlarına eşit erişim gibi sorunların çözülmesi gerektiğini belirtti.

Burada ortaya çıkan temel sorun, bilginin toplumsal olarak üretilmesine karşın bu bilgiyi büyük ölçekte işleme kapasitesinin giderek özel bir alanda yoğunlaşmasıdır. Navier-Stokes örneğinde OpenAI’nin aynı probleme kısa süre içinde binlerce yapay zekâ ajanını yönlendirebilmesi, sıradan bir matematikçinin sahip olamayacağı ölçekte bir araştırma kapasitesini gösteriyor. Bu durum bilimin demokratikleşmesini de sağlayabilir, bilimsel üretimin daha hızlı ve daha erişilebilir hâle gelmesini de mümkün kılabilir. Ancak bu aynı zamanda bilimsel araştırmanın araçlarının birkaç şirketin elinde yoğunlaşması anlamına da gelebilir. Avrupa Matematik Topluluğu’nun özellikle OpenAI’nin kullandığı sistemin şirket içinde tutulmasına ve genel olarak araştırmacıların erişimine açık olmamasına dikkat çekmesi bu nedenle önemlidir.

Bütün bunların ekonomik boyutunda ise başka bir değişim yaşanıyor. Yapay zekâ şirketlerinin karşı karşıya olduğu sorun artık yalnızca daha güçlü modeller geliştirmekle sınırlı değil. Bu modelleri daha düşük maliyetle üretmek ve çalıştırmak da en az modelin gücü kadar önemli hale geliyor. Bir modelin aynı işi ne kadar ucuza, ne kadar hızlı ve ne kadar geniş ölçekte yapabildiği de önem taşıyor. Bir model yüzde 10 daha iyi sonuç veriyor fakat onu kullanmanın maliyeti beş kat daha yüksekse, ticari açıdan her durumda avantajlı olmayabilir. Buna karşılık biraz daha düşük performans gösteren bir model çok daha ucuza çalışıyorsa, milyonlarca kullanıcıya veya yüz binlerce kurumsal göreve yayıldığında çok daha büyük bir ekonomik değer yaratabilir.

Burada yapay zekâ ekonomisinin yeni bir aşamasına geçiyor olabiliriz. İlk aşamanın temel sorusu “kim daha güçlü model yapacak?” iken, ikinci aşamanın sorusu “kim aynı zekâ düzeyini daha ucuza ve daha geniş ölçekte sunacak?” oluyor. Başka bir ifadeyle, en ileri modeller arasındaki yarıştan bir verimlilik yarışına doğru bir kayma yaşanıyor olabilir.

Mevcut veriler sektörün genelinde bir yavaşlama olmayacağını gösteriyor. Veri merkezlerine yüz milyarlarca dolarlık yatırım yapılıyor, şirketler yeni işlemciler için milyarlarca dolarlık anlaşmalar yapıyor, Anthropic gibi şirketler trilyon dolarlık değerlemeleri tartışıyor ve OpenAI altyapıya yönelik devasa harcama planlarını sürdürüyor. Dolayısıyla burada söz konusu olabilecek şey, yeni nesil modelleri geliştirme hızının ve bu modeller arasındaki yarışın daha kontrollü hâle getirilmesi olabilir.

Buradan yapay zekâ sektöründe bir yeniden yapılanma ve ekonomik yön değişimi yaşandığı sonucu çıkarılabilir. Çok büyük miktarlarda para hâlâ sektöre akıyor. Ancak yatırımcılar artık “daha büyük model” vaadi yerine; bu modellerin ne kadar verimli çalışacağını, ne kadar gelir üreteceğini ve altyapı yatırımlarının ne zaman geri döneceğini de sorguluyor. 2026’da yayımlanan bir çalışma da yapay zekânın gerçek bir teknolojik dönüşüm olduğunu fakat bazı alanlarda sermaye harcamalarının gözlenen gelir ve parasallaşmadan daha hızlı arttığını belirterek sektörün içinde balon benzeri kırılganlıkların da bulunduğuna dikkat çekiyor.

Yapay zekânın mülkiyeti ve denetimi

Yapay zekâ artık yeni bir üretim aracıdır. İnsan emeğinin bazı biçimlerini dönüştürme, bilimsel araştırmayı hızlandırma, üretkenliği artırma ve bilgiye erişimi genişletme gibi potansiyellere sahiptir. Fakat üretim araçları özel mülkiyet altında toplandığında, teknolojinin toplumsal sonuçları da sermayenin ihtiyaçları tarafından şekillenir.

Toplumun tamamının hayatını dönüştürme potansiyeline sahip bir teknolojinin üretimi ve denetimi neden birkaç özel şirketin rekabet mantığına bırakılmış durumdadır?

Üstelik burada yalnızca yazılım şirketlerinden söz etmiyoruz. Çip fabrikalarından veri merkezlerine, elektrik santrallerinden iletişim altyapılarına, üniversitelerden kamu araştırma kurumlarına, yatırım fonlarından devlet bütçelerine kadar uzanan devasa bir ekonomik yapıdan söz ediyoruz. Bu yapının maliyetlerinin önemli bir bölümü toplumsal kaynaklarla karşılanırken, ortaya çıkan teknolojik kapasitenin mülkiyeti ve ekonomik getirisi büyük ölçüde özel şirketlerde toplanıyor.

Bu açıdan devletlerin yapay zekâ sektörüne müdahalesi de otomatik olarak ilerici bir gelişme değildir. Devletler, toplumsal yararı korumak için şirketlerin gücünü sınırlandırabilir. Fakat aynı devletler, kamu kaynaklarını kullanarak özel şirketlerin altyapı maliyetlerini üstlenebilir, askeri ve ekonomik amaçlarla sektörü destekleyebilir ve ortaya çıkan değerin özel mülkiyet altında kalmasına da hizmet edebilir. Dolayısıyla devlet ile piyasa arasındaki ilişkiyi basit bir tercih üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Asıl belirleyici olan, devletin hangi sınıfsal ve toplumsal çıkarlar doğrultusunda müdahale ettiği ve bu müdahalenin ortaya çıkan teknolojik kapasitenin denetimini nasıl şekillendirdiğidir.

Yapay zekâ güvenliği konusunda da aynı durum geçerlidir. Güvenlik kurallarına itiraz etmek yerine, bu kuralların demokratik biçimde oluşturulmasını savunmak gerekir. Bağımsız denetim gerçekten bağımsız olmalıdır. Bilimsel araştırmanın sonuçları mümkün olduğunca açık olmalıdır. Küçük araştırma grupları ve üniversiteler, büyük şirketlerin karşılayabildiği güvenlik ve denetim maliyetleri yüzünden bilimsel üretimin dışına itilmemelidir. Yapay zekânın geliştirilmesinde kullanılan kolektif bilimsel bilgi, birkaç şirketin kapalı sistemlerine hapsedilmemelidir.

Önümüzdeki yıllarda tartışılması gereken şey yalnızca “yapay zekâ insanlığın sonunu getirir mi?” sorusu olmayacak. En az bunun kadar önemli bir başka soru olacak: Yapay zekâ insanlığın ortak üretim kapasitesini kimin elinde yoğunlaştıracak?

Belki de bugün yaşadığımız gelişmeleri bu açıdan okumak gerekiyor. Bir tarafta yapay zekânın kontrolden çıkabileceği konusunda ciddi uyarılar yapan şirket yöneticileri var. Diğer tarafta aynı şirketler daha büyük veri merkezleri kuruyor, daha fazla işlemci satın alıyor, daha yüksek değerlemelere ulaşıyor, yeni pazarlara giriyor ve devletlerden kendileri için yeni düzenleme biçimleri talep ediyor. Bir tarafta “insanlığı koruyalım” söylemi var, diğer tarafta dünya tarihinin en büyük teknoloji yatırımlarından biri sürüyor.

Bu durumda, aynı ekonomik ve siyasal yapının birbirine zıt görünen sonuçları nasıl aynı anda üretebildiğini anlamak gerekiyor.

Tabii ki çıkarılması gereken sonuç yapay zekâdan vazgeçmek değildir. Tam tersine, yapay zekânın sunduğu muazzam üretkenlik ve ilerleme potansiyelinin birkaç şirketin kâr maksimizasyonuna indirgenmemesi gerektiğini savunmaktır. İnsanlığın ortak bilgi birikiminden yararlanarak geliştirilen teknolojinin sonuçları da mümkün olduğunca toplumun ortak yararına sunulmalıdır. Bilimsel bilgiye erişim, hesaplama altyapısı, eğitim, enerji ve yapay zekâ sistemleri üzerinde demokratik denetim güçlendirilmelidir.

Çünkü yapay zekânın insanlık için gerçekten yararlı olup olmayacağını belirleyecek şey yalnızca ne kadar “zeki” olduğu olmayacak. Onu kimin geliştirdiği, kimin kontrol ettiği, kimin kullandığı ve ortaya çıkardığı zenginliğin kime ait olduğu da belirleyici olacak.

İşte bu nedenle yapay zekânın geleceğini yalnızca yapay zekâ şirketlerine bırakmamak gerekiyor. İnsanlığın geleceği hakkında karar verme yetkisinin de birkaç şirketin yönetim kurullarından çıkarılıp toplumun kendisine ait olması gerekiyor. Teknolojinin amacı, insanlığın yaşamını daha özgür, daha eşit, daha güvenli ve daha insanca hâle getirmek olmalıdır.

Yapay zekâ buna yardımcı olabilir.

Asıl mesele, bu gücün kimin elinde olacağıdır.

Total
0
Shares
Önceki makale
Zamanın ruhuna karşı verilen beyhude kavga_Acemoğlu ve İşçi Sınıfı Liberalizmi

Zamanın ruhuna karşı verilen beyhude kavga: Acemoğlu ve işçi sınıfı liberalizmi

Sonraki makale
Ailem Güvende mi

Ailem güvende mi?

İlgili Gönderiler
;