Antik Yunan düşünürleri geçmiş bir altın çağın yasını tutarlardı. Daidalos’un kurgusal olarak inşa ettiği, kendi kendine hareket eden makinelerin bütün emek süreçlerini üstlendiği dünyada, insanın çalışmaktan azade olduğu bir ülkenin adı sayıklanırdı. Emekten bağımsızlaşmış insanlardan oluşan ve bütün toplumlarda özlemi duyulan o “kayıp cennet”, bu düşünürlerin zihninde oldukça materyalist bir imgelem olarak beliriyordu. Tanrının sonsuz lütfundan ziyade makinelerin insanların işlerini üstlendiği bir harikalar diyarı!
İnsanlığın bilimsel gelişimi, bu teknik kapasitenin biriktirilmesi yönünde muazzam ilerlemeler kaydetti. Gelin görün ki üretim ilişkilerinin dönüşümü sadece teknik bir mesele değildir. Üretim araçlarının gelişmişlik düzeyindeki artışın mevcut toplumun kabuğunu nasıl kıracağını, kanlı canlı insanların politik faaliyeti belirler. Onun içindir ki bugün, kapitalizmin eşitlikçi bir yönde nasıl aşılacağı değil, teknofeodalizm gibi kavramlarla tartışmalı bir biçimde kapitalizm öncesi üretim tarzlarını andıran ilişkilere geri dönülüp dönülmediği tartışılıyor.
Yapay zekânın göstermiş olduğu ilerleme, tam da bu soruların sorulma hızını artırıyor. Günümüzde zihin emeği ile geçinen işçiler, birbirlerine heyecanla ve tedirginlikle yapay zekâ araçlarının kendi işlerini ne denli kolaylaştırdığını anlatıyor. Bununla kalınmıyor, yaptıkları işlerin, kendilerine gerek kalmayacak derecede kolaylaştırılabileceği düşüncesinin yarattığı -ve sermayenin medya araçlarıyla sürekli dolaşımda tuttuğu- belirsizlik, onların gözlerinden okunuyor.
Marx ve Engels, tek bilim tanıdıklarını, onun da tarih bilimi olduğunu söylerken aslında insanlığın macerasındaki hareketlerin, üretim araçlarının seyredeceği rotanın toplumsal güç ilişkilerince nasıl belirlendiğinin ve bu gelişen araçların güç ilişkilerine de etki ettiğinin üstünü tekrar tekrar çizme niyetindedirler. Materyalist tarih anlayışımız, insanın doğayı dönüştürdüğünü, ancak doğayı dönüştürürken aynı zamanda kendini de dönüştürdüğünü ve önünde bulduğu, dönüşmüş olan doğayı da insanın değişmiş hâlinin dönüştüreceğini söyler.
Bugün içinde bulunduğumuz dünyada, politik karar alma mekanizmaları dahil olmak üzere, birçok zihinsel sürecin makinelere devri söz konusu. Şunun altını çizmek isterim; burada yapay zekânın üretkenliğinden, kendini tekrar edişinden, finansal balon olmasından, kapitalizmin kârlılık krizinden ya da günümüzdeki sınırlı kapasitesinden bahsetmiyorum. Burada sermayenin elinde biçimlenen yeni bir ideolojik aygıttan söz ediyorum. Teknik kapasitesi ya da yatırımcılara vaat ettiği kârlılık ne olursa olsun, bugün sermaye sınıfının çıkarıyla bütünleşmiş devlet aygıtı, sosyal politikada ya da askeri karar alma mekanizmalarında makinelere sınırsızca alan açmaya meyilli.
Foucault, istatistik bilimi ve yönetimsellik arasındaki ilişkiyi bir iktidar teknolojisi içinde ele alırken, modern kamu yönetimine bir sacayağı daha eklendiğini vurgular. Yapay zekâ teknolojileri de istatistik biliminin üzerinde yükselen araçlardır. Foucault’da bu ilişkinin tarafları soyutlaştıkça işçi ve sermaye sınıfları arasındaki çıkar çatışması silikleşir. Ancak istatistiğin kuru ve soğuk sayısal verilerine, sermaye sınıfının hizmetine koşulmakta olan yapay zekâ ruh üfler, onlara soluk verir, onları konuşturur. Aşağıdaki örnekte yapay zekânın İngiltere’de sosyal politikaya böyle bir katkı yaptığı açıkça görülüyor.
Olağan şüpheliler: Sosyal yardım dolandırıcıları
İngiltere’de sosyal yardımdan faydalanma süreçlerinde dolandırıcılık vakaları olup olmadığının tespiti için yapay zekâ araçları kullanılıyor. Dünyanın en zengin ülkelerinden birinde insanların neden sosyal yardıma başvurmak zorunda kaldığını, asıl bunun utanç verici bir uygulama olduğunu vurgulayalım ki kapitalizmin yoksullaştırıcı işleyişini doğallaştırmayalım. Yapay zekânın yaptığı şey ise beyaz sermaye sahibi Avrupalı profilin zihnindeki dolandırıcı imgesini teknik muhteviyatıyla meşrulaştırmaktır. Kamuya açıklanmayan yapay zekâ algoritması ve onun eğitimi için kullanılan veriler, bu aracın zihninin yapıtaşlarını oluşturur. Bu verileri ise eşitsizliklerle örülmüş mevcut toplumsallık yaratmıştır.
Yapay zekâ üreten dev şirketler telif haklarına dayanarak kaynak kodlarını kamudan gizlerken, kamunun bilgisini hiçbir telif hakkına saygı duymadan çalmışlardır. Kamu bütçesinin sadece sermaye için tahsis edilmesi yönündeki siyasal itki ile yapay zekâ üzerinden yaratılan teknik mistifikasyon birleşir ve elimizde dolandırıcılıktan arındırıldığı iddia edilen, bunu da “tarafsız” biçimde yaptığı öne sürülen yapay zekâ aracının kesip kırptığı bir sosyal yardım bütçesi kalır. Nasıl ki hükümdarlar yönetme yetkisini Tanrı’dan aldığını iddia ederken öznelliğe değil de Tanrı’nın insana göre nesnel görünen iradesine başvuruyorsa, bugün de sermaye sınıfı ve onun arzularıyla şekillenmiş kapitalist devlet, aynı şekilde topu bilime ve tekniğe atar.
Ana akım iktisatçıların 28 bin 75 TL’lik asgari ücreti meşrulaştırırken başvurdukları, enflasyona dair hiçbir dayanağı olmayan önermelerine benzer bir teknikleştirme söz konusudur burada. Sorgulanamaz ve nesnelliği kendinden menkul önermeler, arkasına aldığı sermaye gücüyle maddi yaşamı belirler. Egemen düşüncelerin olağan şüphelileri, egemenler dışında kalanlardır elbet!
Bir hakikat rejimi olarak yapay zekâ
Bir özel mülk olan, sermayenin arzularıyla kodlanan ve egemen sınıfın ön kabulleriyle üretilmiş verilerle beslenen, ancak insanın ağzından değil nesnel bir ağızdan konuştuğu iddia edilen bu araç, aynı zamanda insanların diğer insanlarla kurdukları ilişkiye de dahil olur. Bu dahliyet, yapay zekâ araçlarının sermaye sınıfının bir mülkü olduğu ve işlevinin bu şekilde belirlendiği bir zeminde gerçekleşir.
İnsanlar arasındaki olası dayanışma, merhamet ve empati gibi bütün duygular sermaye çıkarının aleyhine işler. İnsan ve insan arasındaki ilişkiye bir dolayımın sokulmasıyla tahakküm kurulması stratejisi yeni değildir. Timothy Mitchell, Mısır’ın modernleşmesine yönelik tartışmada Foucault’nun bahsettiği Avrupa’daki iktidar teknolojilerinin benzerini Mısır’da görürken1, Fahmy ise Mısırlıların direniş pratiğinin, Mısır’ın modernleşme sürecinin şekillenmesindeki aktif etkilerine değinir2. Modern iktidar teknolojileri, evrensel tekniklerden ziyade toplumsal çatışmalarla şekillenmektedir ve bu toplumsal çatışmalar, insanlar arasındaki ilişkilerden doğar. Köy şeyhleri, köylüsünün askere alınmasıyla ilgili devletle işbirliği yapmaktan ziyade tanıdığı, sofrasına oturduğu köylüsünü korumaya çalışır. Yapay zekâ araçlarının politikaya dahli, tam da bu türden insan ilişkilerinin ortadan kaldırılmasını garanti altına almaya yönelik bir hamledir.
Modern yönetim teknikleriyle insanlar arasındaki ilişkinin formu değiştirilir. Bu ilişki hem sayısallaştırılır hem de bürokrasi, bir katman olarak toplumun geri kalanından ayrıştırılarak, devlet-işçi ve sermaye arasındaki güç ilişkisindeki asimetriye oranla, sermaye sınıfının ajanı olarak davranabilir hâle gelir.
Spinoza, “Önerme XXVII”de şöyle der: “Bize benzeyen ve hakkında hiçbir tarzda bir duyguya sahip olmadığımız birinin bir duygusu olduğunu hayal edersek sırf bundan dolayı ona benzer duyguyu duyarız.”3 Din, milliyetçilik gibi motifler, insanların başka insanlar hakkında önceden şekillendirilmiş duygulara sahip olmalarını sağlayan ve egemen sınıf tarafından kullanılan ideolojik motiflerdir. Politikanın ve kamu yönetiminin makineleştirilmesi ise insanların yaşamı hakkındaki kararların bütünüyle duygulardan, böylece olası dayanışma pratiklerinden de arındırılması demektir. Ancak bu, “tarafsız” ya da “nesnel” gibi insana dair olduğunu iddia etmenin imkânsız olduğu sıfatlara ulaşmak demek değildir. Aksine, sermaye çıkarının temsil edildiği ana akım siyasal, toplumsal ve iktisadi düşüncenin, sorgulanma imkânı olmaksızın somutlanması demektir. Ne de olsa makineler tarafından üretilmiştir!
Foucault’nun hakikat rejimlerine dair sorduğu, bilginin nasıl üretildiği sorusuna bugün bir araç daha eklenmiştir: Yapay zekâ. İnsana dair karmakarışık bütün duyguların silinip, sermaye sınıfının çıkarının nesnel hakikatmiş gibi sunulmasını sağlayan bir makinedir bu!
Bunun savaş teknolojilerindeki yansıması da benzerdir. ABD Savaş Bakanlığı, askerlerin bir insanı öldürdüğü için yaşadıkları PTSD’nin (Travma sonrası stres bozukluğu) üstesinden gelmek için ölüm emirlerini makinenin vereceği teknolojilere milyarlarca dolar yatırım yapıyor. Bugün yapay zekâ savaş pilotları için Pentagon’da devasa bütçeler ayrılmış durumda. Peki bir insanı öldüren bir başka insanın travma yaşaması başka nasıl engellenebilir? Bu travmalardan kurtulmanın yolu elbette emperyalist savaşların bitirilmesidir.
Politikanın makineleştirilmesi
Neoliberalizmin tarihi boyunca, özellikle ekonomi yönetimi teknikleştirildi. Bu işler “ehil”, “liyakatli” insanlara havale edildi. Siyasetin değil, ana akım iktisat bilimin konusu gibi gösterildi ve bu “bilim”, işçi sınıfının haklarını törpülemenin meşru zeminini yarattı.
Günümüzde sermaye sınıfının çıkarıyla kodlanmış yapay zekâ teknolojileri, bu uygulamaların halefi olmak üzere. Bu makineleştirme, deus ex machina gibi son sözü söyleyecek Tanrı’nın ağzından konuşur gibi hakikat halesiyle hükmediyor. Sermaye sınıfının elinin altında tutulan kaynak kodlar ve egemen düşüncenin hakimiyeti altında üretilmiş veriler, yapay zekânın kullanılmasını sermaye için tehlikesiz hâle getiriyor.
Buna yönelik direnişler de var ve özellikle ABD merkezli mücadeleler yükselme eğiliminde. Sınıf mücadelesi kapanan bir çember değildir, düşmana verilecek bir yanıt her zaman bulunur. Bu direnişler, aynı zamanda genel yönetim teknolojilerine eklenen yeni halkaya karşı bir direniş olduğu için sadece teknoloji işçilerinin değil, bir bütün olarak işçi sınıfının savaşında önemli bir mevzi olarak görülmelidir.
Kapitalist üretim tarzının egemen sınıfı olan sermaye sınıfı, mevcut siyasal ilişkileri kapalı bir devre hâline getirip, haleflerine inşa ettikleri siyasal tahakkümü devretmek istiyor. Komünist Manifesto’dan beridir burjuvazinin devrimciliğinin ortadan kalktığını tespit etmiştik, bugün de öyle! Sermaye, yaşamın yeşilleneceği bir toplumu değil, bir kapkara zifti savunur. Bu makineleşmiş yönetim tekniği bugün yaygın değildir çünkü bu teknolojiyi ayakta tutmak da oldukça maliyetlidir. Ancak tarih bize bu deneysel tahakküm çabalarının nasıl yaygınlık kazandığını pek çok kez göstermiştir. Yeni dünyanın şeker plantasyonlarında yerliler üzerinde uygulanan tekniklerin eski dünyaya geri dönüşü gibi…
Ancak Filistin’in dünya halkları tarafından sahiplenilmesi, politik eylemliliğin unutulduğu coğrafyalarda miting alanlarının yeniden dolması, faşizmin güç kazandığı Batı ülkelerinde bile en kalabalık eylemlerin Filistin’le dayanışma eylemleri olması, kendi içine kapanmış siyasetin pek de mümkün olmadığının en parlak kanıtlarıdır. Halbuki o kadiri mutlak teknoloji devlerinin, sosyal medya manipülasyonundan sahte haberlere kadar kitle haberleşme araçlarının Goebbelsvari sahiplerinin hepsi İsrail’in müttefikiydi. Böylesi bir güç asimetrisinin olduğu günümüzde dahi emekçilerin ortaya koyduğu direniş, kapanmış bir tahakküm ilişkisini değil, politik mücadelenin sürekliliğini gösterir.
- Mitchell, Timothy. Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi. Çev. Zeynep Altok. İletişim Yayınları. 2001 ↩︎
- Fahmy, Khaled. Paşanın Adamları: Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Ordu ve Modern Mısır. Çev. Cihan Deniz Zarakolu, yay. haz. Nihal Ünver ve Sibel Erduman. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. Şubat 2010 ↩︎
- Spinoza, B. de. (2006). Etika (H. Z. Ülken, Çev.). Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, s. 150 ↩︎










