12 Eylül 1980 darbesinin ve faşizan uygulamaların muhasebesini yaptığımız günlerde, aradan geçen 40 yılı aşkın sürenin ardından Türkiye yeniden çok ağır bir hak gasbı ve ayrımcılık dalgasıyla karşı karşıya. İktidarın başlattığı “Ailem Güvende” operasyonları, kamu güvenliğiyle hiçbir ilgisi olmayan, sınırları bilinçli olarak muğlak bırakılmış bir sindirme hamlesinden ibaret. Operasyon kapsamında hak temelli sivil toplum örgütlerine baskınlar düzenlendi, dayanışma ağlarının sosyal medya hesapları erişime kapatıldı, insan hakları savunucuları hedef gösterildi. Bu hukuksuzluğa ve kriminalizasyon siyasetine karşı ses çıkaran kuirlerin ve kadın örgütlerinin basın açıklamasına polis saldırdı, müdahaleler sonucunda yüzlerce insan gözaltına alındı ve tutuklandı. Gözaltı sürelerinin keyfi biçimde uzatılması, insanların özel yazışmalarından fotoğraflarına kadar tüm kişisel verilerinin hukuksuzca taranması yaşananların doğrudan toplumsal muhalefeti sindirmeyi amaçlayan bir güç gösterisi olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Tanıklık ettiğimiz bu abluka, Türkiye’nin geçmişindeki baskı pratiklerinden bağımsız değil. 12 Eylül askeri darbesinin hemen ardından “kamu ahlakı” kılıfıyla uygulanan sistematik şiddet ve 90’larda Beyoğlu Emniyet Amiri “Hortum Süleyman”ın transları sokakta darp edip mahallelerinden sürmesi hafızalardaki yerini koruyor. Devlet, kriz dönemlerinde her zamanki gibi yapay bir düşman yaratma refleksiyle hareket ediyor ve bu insanların hayatını açıkça değersizleştiriyor. Bugün yürütülen “Ailem Güvende” operasyonları ise geçmişten devralınan polis şiddetini dijital sansür ve peş peşe gelen erişim engelleriyle büyütüyor; hem dayanışma ağlarını hedef alıyor hem de toplumun haber alma ve verme özgürlüğünü doğrudan gasp ediyor. Bu yüzden lafı dolandırmanın, yaşananları bir idari tasarruf ya da münferit bir güvenlik tedbiri gibi görmenin anlamı yok. Tıpkı o günlerdeki gibi bugün yaşadığımız şeyin adı da faşizm. Eşyayı adıyla çağırmak, karşımızdaki tablonun faşizan bir rejim inşası olduğunu açıkça dile getirmek ve kabul etmek zorundayız. Çünkü bu ahlakçı tahakküm; ekonomik ve siyasal meşruiyetini yitiren bir iktidarın, kendi bekasını korumak adına “makbul yurttaş” sınırlarını zor yoluyla yeniden çizme arzusundan başka bir şey değil.
Bu saldırganlığın meşruiyet kalkanı yapılan “kutsal aile” söylemi, maddi gerçekliğin üzerini örtmeye yarayan bir aldatmaca. Sormak gerekiyor: Kimin ailesi güvende? Ensar Vakfı’nda çocuklar istismara uğrarken, kadın katilleri dışarıda gezerken, yenidoğan çetesinin failleri tahliye edilmişken ve yalnızca 2026’nın ilk sekiz ayında 341 kadının ölümü şüpheli olarak kayıtlara geçmişken hangi güvenlikten söz edebiliriz? Derin yoksulluğun eşiğinde emekliler açlık sınırının altında maaş alırken, barınma ve istihdam krizi gençlerin gelecek kurmasını engellerken, çocuklar MESEM adı altında ucuz iş gücü yapılıp iş cinayetlerinde yaşamını yitirirken güvende olan kim?
Bu söylem sermaye düzeni için yaşamsal bir işleve sahip. Çünkü sistem, ev içindeki bütün bakım ve yaşam yükünü kadınların görünmeyen, ücretsiz emeği sırtından çeviriyo.1 Neoliberal politikalarla hak temelli kamusal hizmetler tasfiye edildikçe kreşten yaşlı bakımına tüm sorumluluk çekirdek aileye yıkılıyor.2 Aile sermaye için maliyetleri sıfırlayan bir sığınağa dönüşürken; kadınlar ve çocuklar için korunaklı bir yuva olmak bir yana, erkek şiddetinin gizlendiği bir alana dönüşüyor. Kadına yönelik şiddete dair verilerin açıkça ortaya koyduğu gibi faillerin ezici çoğunluğunu eşler, eski eşler, babalar ya da aile içindeki erkekler oluşturuyor. İktidar koruyucu ve önleyici sosyal politikaları hayata geçirmek yerine aileyi her koşulda kutsayarak ev içi şiddeti, baskıyı ve istismarı dört duvar arasında görünmez kılıyor. Dolayısıyla bu tabloda korunan şey, sömürü çarklarını döndüren erkek egemen sınıfın ve iktidarın kendi bekası oluyor.
Toplumun rızasını asgari bir refahla ve güvenceyle sağlayamayan bir iktidar bloku, Gramsci’nin tarif ettiği türden3 derin bir hegemonya kriziyle baş başa kaldığında çıplak zora ve yapay kutuplaşmalara sarılır. Son dönemde yeniden gündeme gelen çözüm arayışlarıyla birlikte eski tartışma başlıklarını araçsallaştıramayan iktidar, kitlesel öfkeyi saptırmak için bilinçli bir “ahlaki panik” örgütlüyor.4 Geleneksel iş bölümünü ve aile kalıplarını reddeden her varoluş sömürü düzenine yapısal bir tehdit oluşturduğu için LGBTİ+’lar hedef tahtasına konuyor. Kendi kamusal ihmallerini ve yarattığı derin çöküşü gizlemek isteyen iktidar, böylece dağılan tabanını yapay bir ahlak savaşı etrafında kenetlemeyi amaçlıyor.
Tüm bu tablo, “Ailem Güvende” adı altındaki operasyonların yalnızca LGBTİ+’ları hedef alan yalıtılmış bir saldırı olmadığını açıkça gösteriyor. Sivil toplum alanına ağır bir darbe indiren bu dalga, adım adım tüm toplumsal muhalefeti felç etmeyi hedefleyen bir sürecin başlangıcı.
Uzun zamandır altını çizdiğimiz üzere 11. yargı paketi tehdidi ile başlayan süreç, LGBTİ+ özgürlüğü karşısında büyük bir engel oluşturuyor. Baskılar ve yasaklar göstermelik değil, gittikçe güçlemecek bir faşist tablonun hatlarını çiziyor. Gün geçtikçe kurumsallaşan nefret, bugün artık devlet tarafından sokağa indirilmiş durumda. Bu süreç bizlere gösteriyor ki sokaktaki şiddet sarmalı eylemden eyleme açığa çıkacak bir tehlikeden fazlası, LGBTİ+’lara yaşamın her alanında dayatılacak bir saldırı. Giydiğimiz kıyafetten taktığımız takıya, sosyal medyadaki sözümüzden vakit geçirdiğimiz alanlara kadar her şeye yapılan bir saldırı hem de. “Toplum Ahlakı” adıyla çizilen sınırların belirsizliği sokakta yürürken dahi üzerimize çöküyor.
Tabii ki sunulan bu şartlar yanında bir gerekliliği daha getiriyor, mücadele. Geçmişten günümüze artan baskı beraberinde mücadelenin zayıflamasını getirmiş olsa da, LGBTİ+ mücadelesi daha direngen ve daha örgütlü bir biçimde yeniden inşa edilmeli, onur yürüyüşünden operasyonlara karşı gerçekleştirilen yürüyüşlere kadar her alan sahiplenilmeli.
Bizler yalnız değiliz, var olduğumuz her alanda dayanışmayla var olduk. Varoluş mücadelemizi, direnişi ve dayanışmayı yükselteceğiz. Haklarımızdan, özgürlüğümüzden ve kimliğimizden asla vazgeçmeyeceğiz. Sermayenin, devletin ve patriyarkanın el birliğiyle kurduğu bu baskı düzenini ancak ve ancak tavizsiz bir mücadelesiyle yenebiliriz. Sözde “normal” sınırlarına hapsedilmeye çalışılan hayatlarımızı ve sokaklarımızı, örgütlü gücümüzle yeniden zapt edeceğiz. Ne haklarımızdan vazgeçeceğiz ne de bu düzenin sınırları içinde sıkışıp kalacağız; çünkü zafer, korku duvarlarını yıkarak omuz omuza yürüyenlerin ellerinde yükselecektir!
Vardık, Varız, Varolacağız!
Kaynakça
- Federici, S. (2004). Caliban and the Witch: Women, the Body and Primitive Accumulation. Autonomedia.
Bhattacharya, T. (Ed.). (2017). Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression. Pluto Press. ↩︎ - Fraser, N. (2016). Contradictions of capital and care. New Left Review, 100, 99-117. ↩︎
- Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks (Q. Hoare & G. N. Smith, Çev.). International Publishers. ↩︎
- Cohen, S. (1972). Folk Devils and Moral Panics: The Creation of the Mods and Rockers. MacGibbon and Kee. ↩︎








