Maurizio Cattelan'ın "Comedian" adlı eseri. "Duvara Bantlanmış Muz" olarak biliniyor.

Kapitalizmin kıskacında sanat: Milyon dolarlık muz

Sanat, insanlığın tarih boyunca yarattığı en güçlü ifade biçimlerinden biridir. Ancak bugün, sanatın kapitalizmin elinde bir oyuncağa ve burjuvazinin oyun sahasına dönüştüğüne tanık oluyoruz. Milyon dolarlara satılan muzlar, elmaslarla kaplanmış kafatasları ve paslanmaz çelikten tavşan heykelleri, sanatın anlamını kaybettiği bir döneme işaret ediyor. Peki, sanat nasıl bu hâle geldi?

Sanat nedir? Sosyalist perspektiften bir tanım

Sanatı tanımlamak, aynı zamanda toplumsal sistemleri anlamakla ilgilidir. Sosyalist bir perspektiften sanat, yalnızca bireysel bir estetik yaratım değil, aynı zamanda toplumsal gerçekliğin yansıması, mücadelenin ve değişimin aracı olarak görülür. Marx ve Engels’e göre sanat, toplumun ekonomik yapısının bir yansımasıdır, sanatı üretim ilişkileri şekillendirir. Bertolt Brecht’in tiyatro anlayışı iyi bir örnektir. Brecht, sanatı yalnızca izleyiciyi eğlendiren bir araç olarak değil, aynı zamanda toplumu bilinçlendiren bir süreç olarak değerlendirir.

Yeniden bir tanımla, sosyalist bir perspektiften sanat şöyle ifade edilebilir:

Sanat, bireysel bir yaratım süreci olmasının ötesinde, kolektif bir bilincin ve toplumsal değişimin taşıyıcısıdır. İnsan emeğinin estetik bir yansıması olan sanat, adaletsizliğe karşı direnişi ve toplumu dönüştürme çabasını ifade eder.

Bu tanım, sanatı salt bir estetik uğraş olmaktan çıkarır ve toplumsal mücadelelerin bir parçası hâline getirir.

NFT teknolojisi ve sanatın metalaşma süreci

Sanatın kapitalist sistem içinde metalaşması, feodal dönemdeki patronaj sisteminden modern müzayedelere kadar uzanan uzun bir sürecin ürünüdür. Feodal dönemde kilise ve aristokrasi tarafından desteklenen sanat, Rönesans’tan itibaren burjuvazinin eline geçmiştir. 19. yüzyılda sanayi devrimi ile birlikte sanat, kitlesel üretim süreçlerine dahil olmuş ve piyasa odaklı bir yapıya dönüşmüştür.

Sanatın finans piyasalarına entegre olması, onu geleneksel işlevlerinden uzaklaştırmaktadır. Sanat, artık yalnızca estetik bir nesne olmaktan çıkmış, birer yatırım aracına dönüşmüştür. Dolayısıyla, sanatın kendine özgü değerlerinin yok olması söz konusudur.1

Walter Benjamin, Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Eseri adlı eserinde, modern dönemde sanatın “aura”sını kaybettiğini ve kitlesel tüketim nesnesine dönüştüğünü vurgular. Bu dönüşüm, kapitalist sistemin sanatı bir metaya indirgeyen yapısının güçlenmesine neden olmuştur. Benjamin’in bahsettiği bu süreç, bugün dijital sanat ve NFT teknolojisiyle daha da ileri taşınmıştır. NFT’ler (Non-Fungible Token), sanatın dijitalleştirilmesi ve bir blok zinciri üzerinde benzersiz bir şekilde saklanması yoluyla, sanatı bir yandan piyasa dinamiklerine daha bağımlı hâle getirirken, diğer yandan bağımsız sanatçılar için yeni bir özgürlük alanı da yaratmaktadır.

NFT’lerin kapitalist sistem içindeki işlevine baktığımızda, sanat eserlerinin birer yatırım aracına dönüşmesine olanak sağladığını görüyoruz. NFT sanat eserleri, sınırlı sayıda üretim ve blok zinciri teknolojisinin yapısıyla, bir nevi dijital “özel mülkiyet” olarak işlem görmektedir. Bu, sanatı kolektif bir deneyimden çıkarıp, yalnızca bir “değer deposu” hâline getiren kapitalist anlayışı güçlendirmektedir. Örneğin, Beeple’ın 2021 yılında bir NFT eseri olan “Everydays: The First 5000 Days” adlı çalışması, 69 milyon dolara satılarak tarihteki en pahalı dijital sanat eseri unvanını aldı. Bu satış sanatın, estetik değerinin ötesinde, spekülatif piyasalarda bir sermaye aracına dönüşmesini bir kez daha gözler önüne serdi.

Ancak bu eleştirilere rağmen NFT’ler, sanatta bir devrim niteliği de taşımaktadır. Dijital sanat ve NFT teknolojisi, sanatçıların eserlerini aracısız bir şekilde üretmesine olanak tanıyarak, geleneksel sanat piyasasının kapalı yapısını kırmayı vaat etmektedir. Geleneksel galeriler, müzayedeler ve sanat simsarları, sanatçının emeğinden büyük ölçüde kâr sağlarken, NFT teknolojisi sanatçının eser üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmasını sağlar. Sanatçılar, eserlerini koleksiyonerlere doğrudan ulaştırabilir, satışlardan sürekli telif alabilir ve global bir kitleye hitap edebilir. Bu, sanatçının bağımsızlığı açısından önemli bir adım olarak görülebilir.

Dahası, NFT’ler sanatta yaratıcılığı ve çeşitliliği artırma potansiyeline sahiptir. Dijital araçlar, sanatçılara yeni teknikler ve ifade biçimleri sunarak, sanatın sınırlarını genişletir. Örneğin, 3D animasyonlar, artırılmış gerçeklik (AR) ve interaktif eserler, NFT teknolojisi sayesinde sanat dünyasında yaygınlaşmıştır. Bu teknolojiler, sanatçılara sadece yeni araçlar sağlamakla kalmaz, aynı zamanda sanat eserini deneyimleyen kişilere de farklı bir etkileşim düzeyi sunar.

Bu noktada, NFT’lerin hem kısmen bir özgürleşme hem de bir metalaşma aracı olarak iki uçta yer aldığı söylenebilir. Dijital sanat ve NFT’ler, bir yandan sanatın piyasa dinamiklerine daha fazla entegre edilmesine yol açarken, diğer yandan sanatçıların bağımsız üretim yapmasını teşvik eden bir araç olarak değerlendirilebilir. Bu çift yönlü etki, teknolojinin sanat üzerindeki etkisini anlamak ve onu eleştirel bir şekilde değerlendirmek için önemli bir zemin sunar.

Sonuç olarak, NFT’ler kapitalist piyasa içinde birer yatırım aracıdır; ancak aynı zamanda sanatçıların üretim araçlarına daha fazla erişim sağlamasıyla kısmen “özgürleştirici” bir rol oynadığı da yadsınamaz. Bu durum, teknolojinin hem sanatın geleceğini şekillendirmesinin hem de onun kapitalizmle yeni bağlar kurmasının gözler önüne serilmesidir.

Kapitalizmin kıskacında sanat

Günümüzde sanat, milyarderlerin kontrol ettiği spekülatif bir piyasaya dönüşmüştür. Sanat eserleri, yalnızca estetik değer için değil, kara para aklama, vergi kaçırma ve servet transferi için de kullanılmaktadır. Örneğin, Art Basel ve UBS tarafından hazırlanan Art Market 2022 reporuna göre, ABD’de sanat piyasasının yüzde 77’si ultra zenginler tarafından domine edilmektedir. Bu, sanatın halktan tamamen koparak yalnızca sermayenin bir oyuncağı hâline geldiğini göstermektedir.

Milyon dolarlık “sanat” eserlerinin öne çıkan örnekleri arasında şunlar yer almaktadır:

Maurizio Cattelan’ın Comedian adlı eseri: Duvara bantlanmış bir muz, 6.2 milyon dolara satılarak kavramsal sanatın metalaştırılmasının zirvesini temsil etmiştir.

Damien Hirst’in For the Love of God adlı eseri: Elmaslarla kaplı bir kafatası 100 milyon dolara satılarak sanatın bir lüks tüketim nesnesine dönüştüğünü kanıtlamıştır.

Jeff Koons’un Rabbit adlı eseri: Paslanmaz çelikten yapılmış bir tavşan heykeli, 2019 yılında 91 milyon dolara satılarak tarihin en pahalı heykeli olmuştur. Koons, bu eserinde estetik değerlerden çok piyasa dinamiklerini hedeflemiş gibi görünmektedir.

Kısaca, bu örnekler, sanatın ultra zenginler arasında sermayenin dolaşımı için bir araç hâline geldiğini açıkça göstermektedir.

Sermaye döngüsü ve sanat

Sanat “piyasası”, ultra zenginlerin sermayesini dönüştürdüğü bir alan olarak dikkat çekiyor. Sanat eserleri, yalnızca estetik bir nesne değil, aynı zamanda bir yatırım aracıdır. Sermayenin bu şekilde dolaşımı, kapitalist sistemin sınıfsal eşitsizliklerini daha da derinleştirir. Marx’ın artı-değer teorisi, bu durumu açıklamak için önemli bir araçtır: Sanatçının emeği değersizleştirilirken, eserler astronomik fiyatlarla burjuva sınıfının kontrolüne geçer. Sanatın bu işlevleri, onun toplumsal ve eleştirel rollerini zayıflatır, sanatı sadece bir meta ve finansal araç hâline getirir.

“Sanatın ticarileşmesi ve finansallaşması süreci üç ana aşamadan geçmektedir: sanatın metalaşması, sanatın şirketleşmesi ve sanatın finansallaşması. İlk aşamada, sanat eserleri birer yatırım aracı haline gelirken, ikinci aşamada şirketleşen sanat dünyası yeni ilişkiler ve değer üretme mekanizmaları geliştirmektedir. Son aşamada ise, sanat eserleri tamamen finansal araçlara dönüşmekte, bu da sanatın gerçekliği ile sanal değeri arasındaki ayrımı bulanıklaştırmaktadır.”2

Bu süreçte, sanatçı ve eserin asıl değeri geri plana itilerek, sadece ticari değer öne çıkarılmaktadır.

Sermayenin dolaşım sürecinde sanat, başlangıçta ticari olmayan bir değer üretme pratiğiyken, giderek finansal bir varlığa dönüşür. Sanat eserinin, yalnızca sahip olunan veya satın alınan bir meta değil, aynı zamanda finansal bir araç olarak da değerlendirilmesi, sanatın asıl işlevini sarsmaktadır.

Sanatın metalaşması ve finansallaşması, yalnızca sanat piyasasını değil, aynı zamanda sanatsal üretimi de etkilemektedir. Sanatçıların, eserlerini piyasanın beklentilerine göre üretmeleri, özgün ve eleştirel bir sanat anlayışının önünde engel teşkil etmektedir. Sonuç olarak, sanatın kapitalizmin bir ürünü hâline gelmesi, onun özgürleştirici ve dönüştürücü potansiyelini zedelemektedir.

Bununla beraber sanat eserleri üzerinden sağlanan vergi muafiyetleri, koleksiyonculara büyük mali avantajlar sağlar. Örneğin, ABD’de sanat eserleri üzerinden yapılan bağışlar, milyarderlerin vergi yükümlülüklerini azaltmalarına olanak tanır. Bu durum, sanatı yalnızca bir zenginlik göstergesi değil, aynı zamanda ekonomik manipülasyonun bir aracı hâline getirir.

Sosyalist bir çözüm: Sanatı kolektifleştirmek

Sanatın kapitalizmin kıskacından kurtulması, üretim araçlarının kolektifleşmesini ve sanatsal üretimin toplumun tamamına hizmet edecek şekilde yeniden yapılandırılmasını gerektirir. Sovyetler Birliği, bu bağlamda sanatın toplumsallaşması açısından önemli bir örnek sunar. Sovyetler Birliği’nde sanat, bireysel zenginleşme veya elit bir sınıfın estetik zevklerine hitap etmek için değil, halkın bilinçlenmesi ve sosyalist ideallerin yayılması amacıyla üretilmiştir.

Sovyetler Birliği’nde sanat, devrimci bir araç olarak görülüyordu. Ekim Devrimi’nden sonra sanatsal üretim, işçi sınıfının kültürel ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde şekillendirildi. Sanat, geniş halk kitlelerine ulaşmak ve sosyalist değerleri güçlendirmek için kullanıldı. Sosyalist gerçekçilik, bu dönemde sanatsal üretimin ana yaklaşımı hâline geldi. Bu akım, sanatın yalnızca estetik bir araç değil, aynı zamanda işçi sınıfının mücadelesini ve yeni bir toplumsal düzenin inşasını destekleyen bir yaratıcı güç olmasını savundu. İşçiler ve köylüler, bu sanat eserlerinde kahraman olarak yer alıyor, onların gündelik yaşamları bu eserlerde estetik bir dille anlatılıyordu.

Sovyetler Birliği’nde sanat, aynı zamanda toplumsal eğitim ve kolektif bir kültürel kimlik yaratma amacı güdüyordu. Örneğin; devasa freskler, anıtlar ve propaganda posterleri, sosyalist değerleri ve devrimci mücadeleyi görselleştirerek bu değerleri halkın günlük yaşamının bir parçası hâline getirdi. Yalnızca galerilerde sergilenen ve erişimi sınırlı olan eserler yerine, sokaklara ve kamusal alanlara taşınan sanat, geniş bir kitleye ulaşmayı başardı.

Sinema, Sovyet sanatında önemli bir araçtı. Sergey Ayzenştayn’ın filmleri, işçi sınıfının mücadelesini ve devrimci bir toplumun kolektif bilincini yansıtıyordu. Potemkin Zırhlısı ve Ekim gibi filmler, sanatın halkın çıkarlarını anlatan bir araç olarak nasıl kullanılabileceğini gösterdi. Bu filmler, yalnızca estetik başarılarıyla değil, aynı zamanda geniş halk kitlelerini etkileyebilme güçleriyle de dikkat çekti.

Bunun yanı sıra, Sovyetler Birliği’nde sanatçıların bireysel kazanç veya ün için değil, toplumsal fayda için üretim yapmaları teşvik edildi. Sanatçılar, devlet tarafından desteklenen kolektif projelerde çalışıyor, eserleri doğrudan halkın ihtiyaçlarına ve sosyalist değerlerin yayılmasına hizmet ediyordu. Bu durum, sanatın bir piyasa malı olmaktan çıkıp kolektif bir yaratım sürecine dönüşmesini sağladı.

Sovyet deneyimi, sanatın kapitalist sistemin bireysel çıkarlarına hizmet etmek yerine, toplumsal dayanışma ve bilinçlenme için nasıl kullanılabileceğini gösteren bir model sunar. Elbette bu model eleştiriden muaf değildir; ancak yine de sanatın halk için üretildiği ve bir metadan çok toplumsal bir araç olarak görüldüğü bu örnek, günümüz sanat dünyasının kapitalist çelişkilerine güçlü bir alternatif sunar.

Sonuç: Sanatı halkın eline geri vermek

Bugün sanat, kapitalist sistem içinde anlamını yitirmiş, içi boşaltılmış ve sermayenin oyun sahasına dönüşmüştür. Ancak bu, sanatın yalnızca burjuvaziye ait olduğu anlamına gelmez. Sanatı geri almak, onu toplumsal eşitlik, adalet ve özgürlük için bir araç hâline getirmek mümkündür. Marx’ın dediği gibi: “Dünyayı anlamak yetmez; onu değiştirmek gerekir.”

Sanat da bu değişimin önemli bir parçası olabilir, olmalıdır.


Referanslar

  1. Grba D. (2023). Faux Semblants: A Critical Outlook on the Commercialization of Digital Art. Digital 2023, 3(1), 67-80; https://doi.org/10.3390/digital3010005 ↩︎
  2. Taylor, M. (2011). Financialization of Art. Capitalism and Society, 6(2). https://doi.org/10.2202/1932-0213.1091 ↩︎

Yararlanılan Eserler

Feldman, E. B. (1978). A Socialist Critique of Art History in the U.S.A. Leonardo, 11(1), 23–28. https://doi.org/10.2307/1573499

Slavoj Žižek, Sapığın İdeoloji Rehberi (2012)

Marina, Chistyakova & Ekaterina, Starikova & German, Preobrazhenskiy. (2023). From Labor to Art and Back Again: К. Marx, M. Duchamp, B. Arvatov, A. Gastev. TECHNOLOGOS. 39-52.

John Berger, Ways of Seeing, Penguin Classic; Reprint edition (1972)

Walter Benjamin, Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Eseri, Can Yayınları [1935] (2023)

Art Basel & UBS Global Art Market Report (2022)

Total
0
Shares
Önceki makale

İşçilerin Ekim Devrimi ile güzelleşen yaşamı ve günümüz Türkiye'si

Sonraki makale
Asgari ücret gündemiyle eş zamanlı olarak Polonez işçilerinin yürüyüşüne engel olan polis çemberi

Asgari ücret, azami mesai, ivedi yıkım: İşçi cehennemi, cehennemin işçisi

İlgili Gönderiler