Kapitalizm, tahtını sağlamlaştırmak ve kendisini hatasız, değiştirilemez bir sistem hâline getirmek için sürekli olarak yıkımlarının faturasını başkalarına keser. Birazdan bahsedeceğimiz üzere, bilimi araçsallaştıran bazı yöntemlere başvurur ve sistemin çelişkilerini gizleyerek bunların zihnimizde yer bulmasına izin vermez.
Üzerinde bilim yazısıyla paketlenen her ürün kanıtlara dayanmaz. Bilim, üretildiği sosyoekonomik ilişkilerin izlerini taşır; hangi soruların sorulacağını, hangi araştırmaların finanse edileceğini, hangi bulguların “nesnel gerçek” ilan edileceğini belirleyen şey, çoğu zaman sanılanın aksine laboratuvarın dışındaki iktidar ilişkileridir. Marx ve Engels’in de söylediği gibi, “Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir; yani toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür de. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da denetler.” Günümüzde bunu kendi elleriyle uçuruma sürükledikleri ve ardından “suça sürüklenen çocuk” olarak adlandırdıkları çocuklar üzerinden görebiliyoruz.
Sistem kendi yarattığı çelişkileri insan biyolojisinin değişmez bir ürünü olarak kodlar. Kadın düşmanlığını, evrimsel olarak temellendirmeye çalışmıştır; kürt düşmanlığını, kriminolojiyi ve zekâ testlerini araçsallaştırarak faşizme kaynakça olmuştur.
Peki, bu sistemi adeta değişmez ve “bilimsel” gibi gösteren, onun kanlı yüzünü tüm eleştirilerden gizleyen nedir? Bunun cevabı; burjuvazinin ideolojik cephaneliğinde yatan biyolojik determinizm, yoksulluğu ve suçu genetiğe bağlayan faşist kriminoloji ve bazı grupları doğuştan yetersiz ilan ederek sistem dışına iten ayrıştırıcı zekâ testleridir. Bu yazımızda bir çocuğun neden kendi lisesini silahla basabileceğini, kendine “incel” diyerek kadınlara şiddet uygulayabileceğini, neden akranlarını düşmanı gibi görebileceğini; yakın zamanda Zonguldak’ta ve Düzce’de faşist şiddetle karşılaşan mevsimlik işçilerin yaşadıklarının neden münferit bir olay olmadığını, tam aksine bu gibi olayların kapitalizmin bilim aracılığıyla propaganda ettiği ırkçılıkla derinden bağlı olduğunu açıklamayı hedefliyoruz.
Biyolojik determinizm suçun gerçek kaynağı mı?
Öncelikle, bahsi geçen kavramları daha anlaşılır şekilde açıklayalım. “Biyolojik Determinizm (Belirlenimcilik)” dediğimiz kavram insan davranışlarının, toplumsal eşitsizliklerin ve zihinsel yetilerin büyük ölçüde ya da tamamen genetik/biyolojik faktörlerle belirlendiğini öne süren yaklaşımdır. Biyolojik determinizmin ırk kavramına uygulanması sorunludur; çünkü farklı insan popülasyonları arasında kesin ve birbirinden tamamen ayrılmış biyolojik sınırlar yoktur. Bu farklılıklar çoğunlukla belirli genlerin veya özelliklerin görülme sıklığındaki farklılıklardan oluşmaktadır (Lewontin, Rose, & Kamin, 2019, s. 161–163). Anlayacağınız üzere “ırk” denerek sağda solda anlatılan o sınıflandırma biçimi, biz insanların kendi kendine oluşturduğu bir sınıflandırmadan öte değildir.
Bu tarz görüşler zekâ, suç eğilimi, cinsiyet rolleri ve ırksal hiyerarşileri tamamen genlere bağlayarak kapitalizmin ürettiği eşitsizlikleri doğallaştırmayı hedefler. Biyolojik determinist yaklaşımda saldırganlık ve suç gibi davranışların, boy veya saç rengi gibi bireyde bulunan ve ölçülebilen sabit özellikler şeklinde ele alınabileceği varsayılmaktadır. Lewontin, Rose ve Kamin ise bu yaklaşımın insan davranışlarının karmaşık ve değişken niteliğini göz ardı ettiğini belirtmektedir (Lewontin, Rose, & Kamin, 2019, s. 82–83). Burjuva ideolojileri, tarihsel ve toplumsal olarak üretilmiş ilişkileri doğal, değişmez ve kaçınılmaz göstermeye çalışır. Biyolojik determinizm de bu işlevi görür ve sınıf farklılıklarını, ırkçılığı, cinsiyetçiliği “doğa”nın bir sonucu gibi sunar.
Bu görüşü besleyen en güçlü kaynaklardan birisi olan zekâ testleri ise en başta Alfred Binet tarafından eşitsizliklere rağmen tüm çocukları eğitime katabilmek amacıyla ortaya çıkarılmıştı. Ancak ilerleyen süreçte zekâ testlerinin gelişimi, Galton’un takipçisi öjenistlerin eline geçti. Bu kişiler, Binet’nin ideolojisinin tam tersini savunarak testin doğuştan gelen, değişmez, genetik bir özelliği ölçtüğünü iddia etti. Artık mesele öğrenciye yardım etmek değil, “üremesi devletin refahına tehdit oluşturacak” genetik kusurları tespit etmekti. (Galton, 1869, akt. Lewontin, Rose ve Kamin, 2018, s. 101) Egemenlerin, zekânın ırka bağlı olduğu ve bunun değişemeyeceği üzerine kurdukları tezlerini güçlendirmek adına zekâ testleri ölçülebilir, sıralanabilir, nötr olmayan ölçüm araçları hâline getirilmiştir. Böylece beyaz, Batılı gibi özellikler üstün hâle getirilip kümenin dışında kalan gruplar kolayca düşük zekâlı, suça yatkın gibi başlıklar altında toplanabilir hâle gelmiştir.
Suçu cezalandıran sistem adil mi?
Günümüzde, toplum tarafından istenmeyen davranışlar herkes için ortak gibi gösterilse de biraz incelediğimizde görürüz ki burjuvalar için topluma hesap vermesi kolay olan davranışlar, sokaklarımızda büyüyen çocuklar için kolay değildir. Pedofil Epstein’a duyulan öfke günden güne azalırken, yerini mizaha ve ciddiyetsiz bir eleştiriye bırakır. Peki kenar mahallelerde büyüyen bir çocuk, istenmeyen bir davranışında yukarıda bahsettiğimiz “bilimsel” araçlar tarafından saldırıya uğrarsa ne olur? Böyle bir davranış, toplumda infiale yol açabilir. Hele ki şiddetin mağduru, beyaz bir erkekse…
Herkes için aynı olduğu anlatılan adalet kavramı, bugün Ahmet Mattia Minguzzi cinayetinde gördüğümüz üzere göçmenler veya Kürtler için daha acımasız bir yapıya sahip. Çocuk yaşta da olsanız cezanız, yeterli bulunmuyor. Sistem adeta bu yaşananların tek sorumlusunun farklı bir ırktan olmak olduğunu söyleyebiliyor ve ürettiği “bilimsel bulgularla” bunu destekliyor. 19. yüzyılın sonlarında Cesare Lombroso tarafından geliştirilen suçluluk teorisine göre Lombroso, suçluların belirli fiziksel özelliklere sahip olduklarını ve suç işleme eğilimlerinin bu özelliklerden hareketle belirlenebileceğini ileri sürmüştür (Chorover S., 1979). Fakat bunun arkasında bir gerçeklik yok, çalışmaların etik bir disiplinle gerçekleştirilmediği de apaçık ortada. Eğer araştırmacı öncelikle belirli bir grubu “suça daha yatkın” kabul eder ve ardından hapishanelerde veya suçlu olarak tanımlanmış kişiler üzerinde bu varsayımı doğrulayacak fiziksel özellikleri ararsa, araştırmanın kendisi tarafsız bir başlangıç noktasına sahip değildir. O zaman bu yaşananlar neden yaşanıyor, suç neden artıyor? Tam da sistemin saklamak istediklerinden dolayı artıyor.
Toplumsal çürümeyi, çocukların ve gençlerin sürüklendiği uçurumdan okuyabiliriz. Bugün sokakları saran şiddet sarmalı, artan uyuşturucu kullanımı ve “suça sürüklenen çocuklar” olgusu, tesadüf değildir. Bu uçurum, bizzat kapitalizmin kendi elleriyle kazdığı, içine umutsuzluğu, yoksulluğu ve eşitsizliği doldurduğu devasa bir ayrıştırma politikasıdır. Kapitalist üretim ilişkileri, sadece emeği sömürmekle ve artı-değere el koymakla yetinmez; aynı zamanda insanın insanı sevme, dayanışma ve birlikte yaşama pratiğini de elinden alır. Ekonomik eşitsizlik yalnızca açlığa değil; gençliğin sokak çetelerinde, uyuşturucu bataklığında ya da vahşi şiddet eylemlerinde kaybolmasına da neden olur. Bunlar ahlaki bir zafiyetten ziyade, sistemin yapısal ve kalıcı krizinin sokağa yansımasıdır.
İnsan doğası soyut, bireye içkin bir öz değil, toplumsal ilişkilerin bütünüdür. İnsan davranışı biyolojik bir sabit değil, üretim tarzı, sınıf ilişkileri ve tarihsel koşullar içinde şekillenen bir üründür. Kendisine onurlu bir gelecek, insanca bir yaşam, eşit ve adil bir gelişim imkânı sunulmayan her çocuk, bu acımasız rekabet düzeninin yarattığı şiddet atmosferini içselleştirerek büyür. Çeteleri sorgulamak yerine “suça sürüklenen çocukların” ırkının, zekâsının tartışılması ve daha küçük yaşlardaki çocukların/gençlerin hedef hâline gelmesi yine kapitalizmin bir çıktısıdır.
İnsan davranışını biyolojik bir sabite indirgeyen her açıklama, aslında bir siyasi tercihtir. Bu çocuklar “kötü” doğmadı. Onları suça iten şey, DNA’larında yazılı bir kod değil; güvencesiz istihdam, çökmüş eğitim sistemi, yetersiz sosyal hizmetler, ayrımcı politikalar ve sermayenin insanları artı-değer üretmeye zorlayan mantığıdır. Sorgulanması gereken birey değil, mevcut sistemdir. Çocukları suça değil, geleceğe sürükleyen bir sistemi yeşertmek ise biyolojik bir mucizeyi değil, siyasi bir iradeyi ve örgütlü bir mücadeleyi gerektirir.
Kaynakça
Chorover, Stephen. From Genesis to Genocide: The Meaning of Human Nature and the Power of Behavior Control. MIT Press. 1979
Kamin, Leon J. Lewontin, Richard C. & Rose, Steven. Genlerimizden İbaret Değiliz: Biyoloji, İdeoloji ve İnsan Doğası. Yordam Kitap. 2019









