Bugün yaşamın olağan akışında bizi dehşete düşüren bir şey var. İçinde yaşadığımız ülkelerin vatandaşı olup olmadığımız muğlak hâle geldi, güçlülerin sıradan insanları öldürüp kamu gücüyle cinayetleri örtbas etmesi yeni normal oldu. Bizim yaşamımız, yani ekonomi ya da kamu gücünden dışlanmışların yaşamı pamuk ipliğine bağlı. İşçi sınıfının ve sermayenin seferber edebildiği ve kendi tasarrufu altında bulundurabildiği toplumsal emek miktarındaki farkın açılmasının sadece ekonomik anlamı yok. Bu fark kendini politik, askeri ve entelektüel güçte de gösteriyor.
Bourdieu’ya göre ekonomik, kültürel, sosyal ve sembolik olmak üzere dört tür sermaye vardır. Görüldüğü gibi, artığa el koyma biçiminin iktisadi alana taşındığı kapitalist üretim tarzında ekonomik sermayenin konumu ayrıcalıklıdır. Para potansiyel olarak bütün metalarla nasıl değiş tokuş edilebiliyorsa, ekonomik sermaye de sınıflar arası güç ilişkilerinin belirleyiciliğinde diğer sermaye türlerine kolaylıkla dönüşebilir. Bunun sınırları politik alandaki güç mücadelesiyle belirlenir.
Örneğin bir kısmı eğitimden gelen kültürel sermayeyi, Türkiye’de özel üniversitelerin yaygınlaşması ve Boğaziçi gibi devlet üniversitelerinin yetkilerinin budanmasıyla birlikte düşünelim. Ekonomik sermaye bu sermaye türüne kolaylıkla dönüşebilirken, parasız nitelikli eğitim imkansız hâle gelmiştir. Bugün neredeyse yasal şirketler gibi faaliyet gösteren tez yazma şirketleri ya da akademinin kamu finansmanıyla sürdürüldüğü bir modelden çıkarak fon bulma uğraşına geçişi ekonomik ve kültürel sermaye değiş tokuşunun yeni biçimleridir. Hakeza birçok çalışma, neoliberalizmle birlikte işçi sınıfının sanat ve entelektüel faaliyetten dışlanma oranının arttığını gösteriyor. Bu da aslında iktisadi gücün artan tahakkümü ve kendini dönüştürebilme gücüyle ilgilidir.
Bunlar sınıf temelli bir güçle açığa çıkar. Böylece sermaye sınıfı, toplumdaki farklı iktidar pozisyonlarının doğal sahibi olur. Görünen o ki neoliberalizm, sadece sermaye ihracı biçimindeki dikey sermaye hareketlerini mümkün kılmadı. Bunun yanında yatay zeminde sermaye, bütün sınırlarından bir bir kurtuldu ve her türlü sermaye biçimine bürünebilir hâle geldi.
Neoliberalizm, en yalın biçimiyle sermaye sahibinin elinde bulundurduğu gücün genişlemesidir. Neoliberalizmi muğlaklıkla tanımlayıp ezen sınıfın kapitalizmdeki gücüyle ilişkilendirmeyenler, bu muğlaklığın kime hareket alanı açtığını, kimin elini kolunu bağladığını, aynı zamanda bu muğlaklığı mümkün kılan ve ondan beslenen güç ilişkilerini göremez. Onun içindir ki bugün Palantir her şeyi istiyor. İstediği temel şey ise insanların yaşamları üzerinde sahip olacağı sonsuz bir nüfuz! Günümüzde, distopya filmlerinin insanları “sakın ha” mesajlarıyla kaçınmamız için bizi uyardığı toplumun oluşması, güç ilişkilerinin katı tahakküm ilişkilerine dönüşmesi ve iktidarın mutlaklaşması sürecinin tamamlanma tehlikesi var.
Zor nasıl başlı başına iktisadi bir güçse, iktisadi güç de başlı başına zor gücüdür. Liberallerin anlamadığı nokta tam olarak budur. Dillerinden düşürmedikleri “gece bekçisi olarak devletin” var olması bile güçlü bir işçi sınıfının varlığına bağlıdır. Marx’ın dediği gibi “devlet iktidarı, havada asılı durmaz,” ayağını bastığı zemine göre şekillenir. İşçi sınıfının güçsüz olduğu bir noktada devlet, sınırlayıcı tüm mekanizmalardan kurtulmuş vaziyette sermaye sınıfının lehine sokaklarda dolaşır. Ekonomik güç bir anda politik ve askeri güç formuna bürünür. Kamu gücü, sermaye lehine daha da aktif olarak kullanılmaya meyillidir.
Sınıf mücadelesi tam da bu keyfiliği sınırlar. Sınıf mücadelesinde egemen sınıfın orantısız güç biriktirdiği dönemlerde ise iktisadi güç, sermaye sınıfının cinayetlerini örtbas ettirebilecek kadar büyür. İşçi sınıfının politik gücünün azaldığı konjonktürde, politik gücün iktisadi güce çevrilmesi de kolaylaşır. Ancak üretim tarzının yapısı gereği iktisadi güç, politik gücün elde edilmesine giden yolda zorunlu bir uğrak hâline gelmiştir.
Bu gücün muhakkak üretimden gelmesi de gerekmez. Finans kapital ile birlikte biriken artık değerin dolaşımıyla, doğrudan üretim faaliyetinde bulunmayanlar da toplumsal üretimin büyük parçalarının nasıl organize edileceğine karar verir. İşte bu karar, bu politik hat, özellikle ülkenin yönetim sistemine, sosyal ve hukuki ilişkilerine etki eder.
Schmitt’in anlayıp liberallerin anlamadığı da buydu. Jandarmanın ÇED raporunu beklemeden sondaja başlayan patronu koruması ya da işçinin ücretini ödemeyen patrona dokunmaması, sınıfsal iktidarın, yazılı “hukuki” metinlerle değil, ancak sınıflar arası güç ilişkilerinin mevcut durumuna göre biçimlendirildiğini gösterir. Hukuk toplumsal sınıfların güçleri ölçüsünde uygulanır ve zor, buna göre seferber edilir.
Sınırları sonsuzca genişleyen bir şirket olarak Palantir
Politik ve askeri güç, üretilmiş toplumsal emeğin bu alanlarda harcanmasının eseridir. Bu güç üretken değil, yağmacıdır. Bu harcamanın kararını da toplumsal üretim üzerinde kontrole sahip olan olan sınıf verir. Üretim tarzının koşulladığı üretim, tüketim ve dolaşım biçimi birikmiş toplumsal artık emeğin kimin tasarrufuna gireceği belirler. Böylece bu toplumsal emeğin hangi gelecek tahayyülü için seferber edileceğinin kararı, onu kontrol edenlerin elinde olur. Kapitalist üretim tarzında bu insanlar, üretim araçları sahipleri ve toplumsal üretimi kendine çekebilecek -finansal, askeri vb.- araçları ellerinde tutanlardır. Örneğin; CIA sermayesi ile büyüyen, aynı zamanda ABD emperyalizminin finansal merkez olması aracılığıyla büyük miktarda sermaye birikimini elinin altında tutan Palantir, bu birikimi dünyayı tekno-faşist bir düzene yaklaştırmak için kullanma niyetindedir.
Palantir, yakın zamanda Batı yalakaları tarafından tarihin çöplüğüne gömüldüğü iddia edilen, Nazizm gibi halkları ve kültürleri hiyerarşikleştiren ve iktidarı sorumsuzca davranabilir bir konuma geçirmek isteyen bir güç odağı olma iddiasını duyurdu. Bu konum sadece Palantir’in CEO’sunun başının altından çıkan ayrıksı bir komplo teorisi olsaydı üzerine durup düşünmezdik. Ancak bugün dünyanın öyle ya da böyle en büyük askeri gücü olan ABD ordusuna entegre Palantir, bütün yapay zekâ araçlarını kendi başını çektiği bir organizasyonda birleştirdi. Aynı zamanda içinde bulunduğu sermaye fraksiyonunun ideolojik mücadelesinde de koçbaşı rolünü oynadığı söylenebilir.
Palantir, iktisadi güç ile askeri güç arasındaki geçişkenliğin oldukça hızlandığının bir göstergesidir. Özel mülkiyet formunda bir şirketin, emperyalist düzenin en güçlü ordusunun neredeyse beyni hâline gelmesi, ancak sınıflar arası güç eşitsizliğindeki uçurumla mümkün olmuştur. Şirketler, işçi sınıfının onlara geçmişte çizdiği sınırlardan kurtuldukça ve böylece kamu bütçesinin önemli bir kısmı onlara devredilebilir hâle geldikçe, bu güçlerini kurumsallaştırmanın ve kalıcılaştırmanın yollarını aradılar. Görünen o ki bu arayış, günümüzde şirket devlet kompleksi bir kamu yönetimi usulünün doğmasına neden oldu.
Palantir, askeri gücü bu kompleksin egemenliğini ilan etmesinin önündeki engelleri temizlemek için istiyor. Manifesto’sunda Batı medeniyeti diye yazdıkları aslında Batılı sermaye sahiplerinden başkası değil. Nitekim Palantir’i mümkün kılan ve onu güçlendiren süreç, aynı zamanda beyaz Batılı işçi sınıfının da çöküşe geçtiği dönemdi. Palantir, aslında Epstein adasına girebilecek kudrette olanların mutlak egemenliğini inşa etme hedefini duyurmuştur.
Bir silah olarak Palantir
Neoliberalizmde her yere yayılan ve sınırlar aşan sermaye, mülkiyet ilişkileri açısından büyük bir merkezileşme yaşamıştır ve bu merkezileşme, neredeyse her alanda kendini gösterir. Türkiye’deki tarımsal faaliyeti düşünelim. Türkiye’de kamusal sübvansiyonların azaltıldığı ve üretim maliyetlerinin çok arttığı bu alanda küçük üreticinin, yani küçük köylünün faaliyet göstermesi imkânsız hâle gelmiştir.
Tarımsal faaliyet küçük üreticinin proleterleştirilmesi için bir üretim alanından bir ithalat alanına dönüştürülmüştür. İthalat alanı da sadece belirli sermaye gruplarının faaliyet gösterebileceği hacimde bir lojistik kapasiteye ve ticari ilişkilere bağımlıdır. Küçük üreticinin boşalttığı tarlalar da madenlere dönüştürülmüş, toprak sermayenin eline geçmiştir. Küçük üretici, aynı zamanda bu madenlerin işçisi hâline gelmiştir. Bunun politik yansıması da sermaye sınıfının elinde seferber etmeye hazır daha fazla kaynak birikmiş olması ve sermayenin bu kaynağı keyfi biçimde kullanması olmuştur.
Bu biriken kaynağın artışı ve onu sermayenin en kârlı gördüğü alanlara keyfi biçimde seferber edebiliyor olması, silah teknolojisine daha fazla yatırım yapılabilmesini de mümkün kılmıştır. Bu nedenle sermayenin merkezileşmesi sürecinin bir çıktısı da silahların merkezileşmesi ve muazzam bir toplumsal emek içermesi oldu. Palantir, bir şirket olmanın yanında aynı zamanda Star Wars’daki Death Star (Ölüm Yıldızı) gibi, içinde muazzam miktarda insan emeği içeren bir silahtır.
Veri yığınları üzerine inşa edilmiş, ABD içindeki göçmenlere şiddetten Filistin soykırımına kadar her alanda işbaşı yapmış bu silahın üretiminde binlerce insan çalışmıştır. Veri etiketçisinden yazılımcısına, veri merkezleri için gereken madenleri çıkaran madenciden montaj ve lojistik işçisine kadar bir emek ordusu bu silahın inşası için seferber edilmiştir. Görüldüğü gibi, sermaye sınıfını iyiden iyiye semirten sürecin geldiği nokta, Palantir gibi büyük bir silah teknolojisine sahip bir şirketi ve bu şirketin her şeyi isteyen kurucularını doğurmuştur.
Ancak bütün bu güç asimetrisine rağmen yine de devrimci mücadele yürümektedir. O zaman önümüze yanıtlanması gereken bir soru çıkar: Palantir gibi silahlara karşı ne yapacağız?
Mao’nun burjuvazinin elindeki silahlara el koyarak yürüttüğü iç savaş bugün tekrarlanabilir mi, Palantir ele geçirilebilir mi? “İktidar, namlunun ucundadır” ama bu nasıl bir namlu? Bu soruların ima ettiği aslında şudur: Palantir’de sembolleşmiş yapay zekâ silahlarının devrimci mücadele için ne anlama geldiğinin anlaşılması gerekir. Unutulmamalıdır ki bugün kapitalist devletlerin ve şirketlerin elinin altındaki bütün silahlar, burjuvazinin silahlarıdır. Onların ya el değiştirmesi ya da yok edilmesi gerekecektir. Palantir gibi bir silahın ele geçirilip kullanılması ise kolay değildir çünkü kullanım bilgisi, piyade tüfeği gibi hızlıca aktarılamaz, önemli bir teknik bilgi birikimi ve seneleri bulan eğitim faaliyeti gerektirir.
Bu sorular başlı başına bir tartışmayı hak ediyor. Önümüzdeki yazılarda ezilen sınıfın mücadelesi ve silah teknolojisinin merkezileşmesi arasındaki ilişkiyi uzun uzadıya tartışmaya çalışacağız.








