Aile değil, direniş yılı!

Aile yılı değil, direniş yılı!

2025 “Aile Yılı” olarak ilan edildi, ardından “Aile ve Nüfus On Yılı”na dönüştürüldü. Kadınlar içinse bu yıl; bedenleri, emekleri ve hayatları üzerinde daha fazla baskının kurulduğu, buna karşı kadınların sokakta, evde, işte ve yaşamın her alanında direnmeye devam ettiği bir yıl oldu.

2025 yılı kadınlar için bir “aile” yılı olarak başladı. Devlet, yılı bu başlıkla ilan etti; kısa sürede bunun geçici bir kampanya olmadığı anlaşıldı. “Aile Yılı” söylemi genişletildi, kalıcılaştırıldı ve “Aile ve Nüfus On Yılı” hedefiyle uzun vadeli bir siyasal çerçeveye dönüştürüldü. Aile, sosyal politikanın bir alanı olmaktan çıkarılıp kadınların hayatlarını düzenleyen bir devlet projesinin merkezine yerleştirildi.

Bu projenin dili baştan belliydi: Evlen, doğur, sürdür!

Evlilik kredileri, doğum yardımları ve çeşitli teşviklerle kadınlara belirli bir yaşam biçimi dayatıldı. Devlet, aile kurmayı ve çocuk sahibi olmayı maddi “ödüllerle” teşvik ederken, bu hayatın nasıl sürdürüleceğine dair sorumluluğu bütünüyle kadınların üzerine bıraktı. Bu teşvikler, kadınların hayatını elbette kolaylaştıran değil; onları belirli bir aile modeline bağlayan araçlar olarak işledi.

Ancak bu hayatın yükünü taşıyacak kamusal destekler yine yoktu. Ücretsiz ve erişilebilir kreşler yoktu, yaşlı ve hasta bakımına yönelik kamusal hizmetler yoktu. Kadınların bakım yükünü hafifletecek sosyal politikalar geliştirilmedi. Güvenceli, tam zamanlı ve eşitlikçi istihdam olanakları yaratılmadı. Aksine, kadınlar ya işgücünün dışına itildi ya da düşük ücretli, esnek ve güvencesiz çalışmaya mahkûm edildi.

Aile kutsallaştırılırken, bu yapının gündelik işleyişi tamamen görünmez kılındı. Çocuk bakımı, ev işleri, yaşlı ve hasta bakımı, duygusal emek ve süreklilik; doğal ve kendiliğinden kadınların sorumluluğuymuş gibi varsayılmaya devam edildi. Devlet, aileyi desteklediğini iddia ederken, o ailenin bütün sürekliliğini kadınların ücretsiz emeğine yasladı. Kadınlar hem çalışması beklenen hem de aileyi ayakta tutmakla yükümlü kılınan öznelere dönüştürüldü.

“Aile dostu” adı altında sunulan esnek çalışma modelleri de kadınlar için bir rahatlama değil, yeni bir sıkışma yarattı. Esneklik, çoğu kadın için güvencesiz ve düşük ücretli işlere mahkûmiyet anlamına geldi. Evden çalışma, kamusal bakımın yerine kondu. Kadınlar hem çalıştı hem baktı hem idare etti. Çifte yük, bu yıl da “normal” sayıldı.

2025, kadın bedeni üzerindeki kamusal denetimin daha görünür hâle geldiği bir yıl oldu. “Normal doğum” söylemi sağlık tartışmasının ötesine taşındı. Futbol maçlarında vajinal doğumu “normal” ilan eden pankartlar açıldı; kamu spotlarında “sezaryen değil normal doğum” denildi. Kadınların bedenleri, tercihleri ve sağlık koşulları geri plana itildi. Nasıl doğurulacağına dair söz söyleme yetkisi kadınlardan alınıp devletin hanesine yazıldı.

Bütün bunlar yaşanırken 2025’te de kadınlar öldürüldü.

Üstelik büyük bir kısmı, devletin kutsallaştırdığı “aile”nin içinde. Kadınlar; evlerinde, eşleri, eski eşleri, birlikte oldukları ya da aile bağı kurmaya zorlandıkları erkekler tarafından öldürüldü. Cinayetlerin önemli bir bölümü kapalı kapılar ardında, “özel alan” denilen evlerin içinde işlendi. Aile, kadınlar için bir korunma alanı değil; çoğu zaman en denetimsiz, en güvencesiz ve en tehlikeli mekân olmaya devam etti.

Bu ölümler ne istisnaydı ne de öngörülemezdi. Çoğu kadın, daha önce şiddet görmüş, tehdit edilmiş, uzaklaştırma ya da koruma kararlarına başvurmuştu. Buna rağmen “aile”nin bütünlüğü, kadınların yaşam hakkından daha öncelikli kabul edildi. Şiddet, ev içinin doğal bir parçasıymış gibi ele alındı; kadınların hayatta kalma çabaları ise aileyi dağıtan bir sorun olarak görüldü.

“Aile Yılı” söylemi, bu ölümleri açıkça görmezden gelmeyi tercih etti. Kadınların öldürüldüğü evler sorgulanmadı, aile dokunulmaz hâle getirildi. Erkek şiddeti sistematik bir toplumsal sorun olarak değil, “ailesel mesele”, “özel alan” ya da münferit bir öfke patlaması olarak ele alındı. Devletin kurduğu dil, erkek failleri görünmez kılarken; kadınların ölümü sessizlikle karşılandı.

Böylece kadınların yaşam hakkı, ailenin korunması hedefinin gerisine itildi. Kadınlar hayatta kalmak için değil, aileyi sürdürmek için sorumlu tutuldu. Şiddetin kaynağı sorgulanmadı; kadınların ölümü, aileyi kutsayan bu politik çerçevenin içinde normalleştirildi. Aile adına kurulan bu sessizlik, kadınlar için yalnızca korunmasızlık değil, doğrudan ölüm anlamına geldi.

Aynı yıl içinde boşanmayı zorlaştırmaya dönük tartışmalar da gündeme geldi. “Aileyi koruma” adı altında uzlaştırma ve arabuluculuk mekanizmaları öne çıkarıldı. Oysa şiddetin yaygın olduğu bir ülkede bu politikalar, kadınların hayatta kalma yollarını daraltmaktan başka bir anlama gelmedi.

Ama 2025 yalnızca baskının yılı olmadı. Aynı zamanda direnişin de yılıydı.

  • Kadınlar öldürülen arkadaşları için sokaklara çıktı.
  • “Normal doğum” dayatmasına karşı söz söyledi.
  • Şiddete karşı “aile” suskunluğuna razı olmadı.
  • Boşanmaya, bedene, emeğe yönelik müdahalelere itiraz etti.

Devlet kadınların hayatları üzerinde söz söyleme hakkını kendinde görürken, kadınlar bu yetkiyi devlete tanımadı. Hayatlarının, bedenlerinin ve kararlarının kendilerine ait olduğunu hatırlattı.

Bu yüzden 2025, kadınlar için bir “Aile Yılı” değil; hayatta kalmanın, karşı çıkmanın ve direnmenin yılı oldu. Kadınlar için güvenli olmayan hiçbir yapı kutsal değildir. Kadınların yaşam hakkını merkeze almayan hiçbir politika toplumu güçlendiremez.

2025, devletin adlandırdığı gibi değil; kadınların yaşadığı gibi hatırlanacak: Aile değil, direniş yılı olarak!

Total
0
Shares
Önceki makale
Sosyalist solda üç eğilim - III

Sosyalist solda üç eğilim - III

İlgili Gönderiler
Devamını oku

Direnişten notlar

İmamoğlu eylemlerinin en aktif gruplarından biri olarak seküler milliyetçi gençler öne çıktılar. Bu gruplar kimi zaman polisle çatıştı, kimi zaman eylem örgütledi eylemcilerin en direngen kesimlerinden birini oluşturdu.