En başta şunu ifade etmek gerekir ki, başlıkta yer alan “Ulusalcı sol” ifadesi vulgar bir biçimde belirli siyasal yapılara hakaret etmek için kullanılmıyor. Kelimenin tam da gerçek anlamıyla sol/sosyalist mücadeleyi ulusal sınırlara hapseden, devrimci öznenin işçi sınıfı yerine egemen ulusun çıkarlarıyla ikame edildiği ve sol yelpazede yer alan siyasi akımlardan söz ediyoruz. Türkiye’de çeşitli sosyalist özneler üzerinde etkisi olan bu ideolojik çizgi, şaşırtıcı olmayan bir şekilde Türkiye’ye özgü bir siyasi akım değil, dünyanın hemen hemen her ülkesinde temsilcilerini bulabileceğimiz bir siyasal eğilim. Bu siyasi eğilimin kökenlerini, 20. yüzyılın ulusal kurtuluş mücadeleleri dönemine ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) “emperyalizme karşı ulusal burjuvaziyi destekleme” siyasetine kadar takip edebiliriz. Ancak böylesine uzun bir tarihsel dönemi ve her coğrafyanın özgün siyasal gelişimini ele alacak bir analiz bu yazının sınırlarını aşacaktır. Bu yazıda, daha çok yakın tarihe odaklanarak ulusalcı sol siyasetin önce dünyada hangi dinamikler sonucunda “yükselişe” geçtiğinin ve ardından Türkiye özelindeki yansımalarının siyasal analizine odaklanacağız.
Sol liberalizmin tarihsel dayanakları
Birkaç istisna dışında, dünya genelinde sosyalist siyaset, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) çözülmesiyle birlikte hem ideolojik olarak hem de maddi güç bakımından zayıflamaya başladı. Sosyalist siyasetin kendini yeniden üretememesinin sonucunda, dönemin belirleyici siyasal paradigmasıyla (neoliberalizm) uyumlu bir biçimde, sosyalist hareketler liberalizmin etki alanına girdi. Bu ideolojik hattın izini Frankfurt Okulu’ndan 68’in Yeni Sol’una kadar sürebiliyor olsak da liberal ideolojinin sosyalist harekette dünya çapında belirleyici hâle gelişini, SSCB sonrası dönem olarak tespit etmek daha doğru olacaktır. 1991’den 2008 küresel ekonomik krizine kadar geçen dönemde, başta Avrupa kıtası olmak üzere dünyanın birçok yerinde, sosyalist hareketlerin en azından önemli bir bölümünün Marksizmden ve dolayısıyla sınıf mücadelesinden uzaklaşarak, sol liberalizmin “güvenli” sularına yelken açtığını gördük.1 Bu ideolojik sapmayı tespit ederken, bütün suçu “dış güçlere” atmadan, devrimci sosyalist hareketin Marksizmi güncel koşullarda yeniden üretmedeki başarısızlığını da not etmek gerekir.
Bahsettiğimiz tarihsel süreçte, Türkiye de dahil olmak üzere sosyalist hareketlerin belirlendiği temel siyasal alanın sol liberalizmin ideolojik çerçevesi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu belirlenim, 2008 ekonomik kriziyle birlikte bıçak kesiği gibi kesilmese de sol liberalizmin sosyalist hareketteki belirleyiciliğinin nesnel koşulları, bir başka deyişle maddi zemini ekonomik krizin yarattığı dinamiklerle ağır çekimde değişmeye başladı. Bu maddi zeminin değişip dönüşmesini hızlandıran ise COVID-19 pandemisi oldu.
Öncelikle, sol liberalizmin sosyalist hareketler üzerindeki etkisinin teorik çerçevesinin, başka birçok düşünür tarafından da beslenmesine rağmen, esas olarak Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un Hegemonya ve Sosyalist Strateji kitabındaki “radikal demokrasi” siyasetine dayandığını belirtelim. Pratikte ise dünyada Syriza, Podemos gibi “başarılı” örneklerinin yanı sıra Türkiye’de de ÖDP ve HDP gibi deneyimlere dayandığını söyleyebiliriz. Bu noktada, yazının sonunda altını çizeceğimiz bir tezi burada ifade etmek yerinde olacaktır. Her ne kadar ulusalcı sol siyaset ile liberal sol çizgi birbirinin antitezi gibi görünse de bu iki yönelimi bir madalyonun iki yüzü olarak görmek daha doğru olacaktır. Bu iki yönelimin ortak noktasının Marksizmden, sınıf mücadelesi perspektifinden, bizim ifade ettiğimiz biçimiyle sosyalist devrimci siyasetten uzaklaşmak olduğunu da ifade edelim. Bu kaçışın nedenlerine yazının ilerleyen kısımlarında geri döneceğiz.
Neo-faşizm ve neoliberalizm karşıt mı?
2008 ekonomik krizinin etkisiyle, neoliberalizmin belirleyici paradigma olduğu dünya kapitalist sistemi çatırdamaya başladı. Bu durumun bir yansıması olarak, sosyalist hareketler üzerinde sol liberalizmin etkisi zayıfladı. Dünya sosyalist hareketinin taşıyıcı bir öznesinin bulunmadığı böyle bir dönemde, devrimci sosyalist çizginin kendini güncel koşullarda üretemediği her örnekte ulusalcı sol arayışlar belirginleşti. Ulusalcı sol siyasetin filizlenebileceği bereketli bir zemin, emperyalist-kapitalist sistemin krizleriyle birlikte ortaya çıktı. Bir yanda merkez partiler (neoliberal dünyanın temsilcileri) zayıflarken, neo-faşist olarak ifade edebileceğimiz göçmen, kadın ve LGBTİ+ düşmanı, ulusal kalkınmacı “alternatif” bir siyaset farklı coğrafyalarda güç kazandı. Türkiye’de AKP-MHP ittifakında vücut bulan bu çizgi; dünyada Modi, Orban, Le Pen, AFD ve en önemlisi Trump gibi her coğrafyanın özgün dinamikleriyle neo-faşist iktidarlara sahne oldu. Bu süreci yaşamaya devam ediyoruz ve burjuvazinin kendi içindeki siyasal rekabet, ideolojik ve politik zeminde sürüyor.
Öte yandan, ekonomik krizin etkilerinin hem mavi hem de beyaz yakalı emekçiler tarafından hissedildiği bir dünyada, neoliberal projelerinde ısrar eden merkez sağ ve sol siyasetçiler, geniş emekçi kesimleri liberal demokrat değerler üzerinden sisteme eklemlemekte zorluk yaşıyor. Özellikle beyaz yakalı işçiler üzerinde etkili olan ve göreli refahın olduğu dönemlerde işçi sınıfının bir kesimi üzerinde özgürlük, demokrasi, çoğulculuk gibi kavramlarla ve yaygın ideolojik aygıtların da etkisiyle sermayenin siyasi temsilcileri tarafından sistemin devamlılığı adına rıza üretilebiliyordu.2 Ancak COVID-19 pandemisiyle birlikte hızlanan, temel dinamikleri ise daha önce ortaya çıkan nesnel koşullardaki değişim, mavi yakalı işçiler üzerindeki bu ideolojik hegemonyanın büyük ölçüde dağılmasına, beyaz yakalı işçiler üzerindeki etkisinin ise gittikçe zayıflamasına neden oldu. Bu olguyu tespit etmek için ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi emperyalist- kapitalist sistemin taşıyıcı kolonlarındaki bölgesel seçim sonuçlarına bakmak yeterli olacaktır. Mavi yakalı işçilerin Trump, Farage, Le Pen, AFD gibi neo-faşist parti ve liderlere her geçen gün daha fazla yöneldiğini görebiliyoruz.
Kapitalizmin yeni evresinin bir ürünü olan neo-faşist siyasetin ırkçı, kadın düşmanı, LGBTİ+ karşıtı propagandasının yanı sıra, söylem düzeyinde de olsa, “ulusun emekçilerini” korumaya yönelik ekonomik bir programı da mevcut. Bu ekonomik program, “ulusal kalkınmacı” ve devletçi öğelere sahip olsa da son kertede kapitalizmin mevcut birikim krizine bir yanıt arayışı olarak görülmelidir. Bir başka deyişle, söylem düzeyinde egemen ulusun emekçilerinin çıkarlarını korurmuş gibi görünen (buna yönelik bazı idari tedbirler de alan) ama özü itibarıyla sermaye sınıfının çıkarlarını önceliklendiren bir ekonomi programıdır bu.
Neoliberal reçetenin kemer sıkma programının karşısına devletçi öğelerle bezenmiş bir şekilde çıkarılan bu ekonomik program neoliberalizmin karşıtı değil, burjuvazinin sınıf çıkarını daha iyi koruyacağı iddiasıyla ortaya çıkmış rakibidir. Neo-faşist siyasetin ekonomik yaklaşımlarının, günümüz dünyasında geçerliliğini yitirmiş neoliberal programlarla karşılaştırıldığında, işçi sınıfının geniş kesimleri üzerinde rıza üretme kapasitesinin daha yüksek olduğu açıktır. Burjuvazinin neoliberal paradigmanın içinden konuşan ideologlarının pejoratif ve hatalı bir şekilde bu neo-faşist akımları “sağ-popülist” olarak isimlendirmesinin arka planı da bu gerçeğe dayanmaktadır.
Neo-faşizme karşı bir yanıt: Dünyada ulusalcı solun örnekleri
Tam da bu noktada, esas konumuz olan ulusalcı sola ve ulusalcı sol siyasetin bu dönemdeki “başarı potansiyeline” geçebiliriz. Buraya kadar olan bölümde düzen içi siyasal çerçeveyi oluşturan dinamikleri detaylı bir şekilde tartışmaya çalıştık. Böyle bir tabloda, işçi sınıfının desteğini kazanmak için “sağ popülistlerin” siyasal stratejisini soldan kopyalayan bir “sol popülist” siyasetin başarı şansı nedir?
Tabii ki bu tartışmayı yaparken başarı tanımı konusunda ortaklaşmak gerekir. Eğer başarı kriteriniz yerel ya da genel seçimlerde alınan oy yüzdeleriyle sınırlıysa, ulusalcı sol stratejinin en azından kısa vadede başarılı olduğu Fransa (Boyun Eğmeyen Fransa) ve Almanya (BSW-Sahra Wagenknecht) örneklerini bulabiliriz. Her ne kadar BSW hareketi seçimlerde beklentileri karşılayamamış olsa da die Linke’den ayrıldıktan sonra, iki yıl gibi kısa bir sürede Almanya’nın önemli partilerinden biri hâline gelmiştir. Bu hareketin die Linke’den ayrılıp yeni bir yapı olarak hareket etmesindeki temel neden, tam da girişte açıkladığımız şekilde sol liberal belirlenimli die Linke’nin eleştirisini yapıp ulusalcı sol bir çizgide siyaseti sürdürme isteğidir. Göçmen sorunu, Rusya ile ilişkiler, AB’ye yaklaşım gibi farklı başlıklar üzerinden BSW’nin ayrım noktalarını inceleyebilecek olsak da temel belirleyici gerilim, sol liberalizm ile ulusalcı sol çizgi arasındadır. Bu nedenle, bu partilerin somut politikalarını tartışmak yerine bu yapısal gerilim ve dünya kapitalizminin nesnel koşulları üzerinden ulusalcı solun gelişimini izlemeye çalışacağız.
Almanya’daki BSW hareketine göre çok daha köklü olan Jean-Luc Melenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) hareketi, Almanya’daki benzeriyle aralarındaki farklara rağmen, ulusalcı solun bir başka “başarılı” örneğidir. Fransa’daki Cumhuriyetçi birikime yaslanan sol/sosyal demokrat politikalar üzerine kurulu bu hareket, son genel seçimlerde Yeni Halk Cephesi (NFP) ile en yüksek oyu almıştı. Cumhurbaşkanı Macron ise sermaye sınıfının korkularını yansıtan bir biçimde, yetkilerini suistimal ederek Yeni Halk Cephesi’ni, hak ettiği iktidar pozisyonundan uzak tutmuştu.
Almanya’da BSW, sol liberal çizgiyi sert bir biçimde eleştirme iddiasıyla yola çıkmış olsa da krizin faturasını göçmenlere kesen neo-faşist AfD ile rekabet edebilmek ve onların tabanından oy alabilmek adına göçmen karşıtı, ulusalcı bir siyasal hatta savrulmuştur. Fransa’da Mélenchon çizgisi ise zaman zaman kitlelerin öfkesini arkasına alıp seçimlerde birinci güç hâline gelse de parlamentarist sınırların dışına çıkamayan, Fransız cumhuriyetçiliği ve ulusal bağımsızlık söylemleriyle sınıf siyasetini bulandıran bir ufka sahiptir. Bu hareketler, seçimlerde niceliksel sıçramalar yapsalar bile tutarlı bir düzen karşıtlığını sürdüremedikleri ve devrimci bir kopuşu örgütlemedikleri için zamanla etkilerini kaybetmeye veya sol reformist bir çıkmazda düzen siyasetinin parçalarına dönüşmeye mahkûmdur. Burada ayrıca not etmek gerekir ki empeyalizmin yeni barbarlık çağının içinden geçerken, sol/sosyal demokrat örneklerin popülerliğine ya da seçim başarılarına üzülmek veya düşmanlık beslemek doğru değildir. Bu ülkelerde sosyalist devrimci çizginin işçi sınıfı içerisinde maddi bir güç hâline henüz gelmemiş olmasına hayıflanabiliriz sadece.
Türkiye’de ulusalcı sol ve TKP örneği
Türkiye’ye baktığımızda ise durumun biraz daha farklı olduğunu görüyoruz. Önceki yazılarımızda vurguladığımız üzere, Türkiye sosyalist hareketinde TİP ve Sol Parti gibi kimi özneler ulusalcı sol çizginin etkisi altında olsa da bu ideolojik çizginin asıl sahibi tartışmasız bir şekilde TKP’dir. TKP, Avrupa’daki örneklerinin aksine somut bir seçim başarısı olmasa da ulusalcı sol siyaseti tutarlı bir şekilde takip ederek işçi sınıfının özellikle beyaz yakalı kesimlerinin üzerinde bir etki alanı yaratmıştır. TKP’nin mevcut siyasal stratejisi, sosyalist devrimci bir çizgiden ziyade, burjuva cumhuriyetinin değerlerini restore etmeyi hedefleyen bir nostaljiye dayanmaktadır. Özellikle son dönemde Cumhuriyetçilik çerçevesinde örgütlemeye çalıştığı kesimlerle, sosyalist hareketi düzen muhalefetinin açtığı siyasal alana hapsetmektedir.
TKP, iktidarın gerici baskılarından bunalan şehirli, seküler kitlelerin yalnızlık ve düzenden dışlanmışlık duygusuna hitap ederek Cumhuriyetçi çizginin savunuculuğuna soyunmuştur. Emekli askerlerden ulusalcı ve sosyal demokrat kesimlere kadar uzanan bir ittifak zemini arayışı, Cumhuriyet değerlerine sahip çıkma ekseninde bu siyasetin ideolojik rotasını belli etmektedir. Bu yaklaşım, komünist bir kisve altında devlet içindeki ulusalcı kanatlara da göz kırpan ulusalcı sol çizgidir.
Ulusalcı solun, Türkiye’de devrim hedefinde ön açıcı bir rol oynayamayacak olmasının esas nedeni, bu siyasetin sınıfsal referanslardan kopuk bir “burjuva sosyalizmi” karakteri taşımasıdır. Bu çizgi, işçi sınıfının farklı katmanlarını kapitalist sömürüye karşı ortak bir devrimci hedefte birleştirmek yerine, siyaseti kültürel kodlar, salt laiklik savunusuna indirgenmiş bir cumhuriyetçilik ve yaşam tarzı üzerinden kurmaktadır. Kafa ve kol emeği arasındaki ayrımı daha da belirginleştiren, geleneksel mavi yakalı işçi sınıfıyla organik bağlar kurmaktan uzak bir siyasetin, işçi sınıfının iktidar mücadelesinde “başarılı” olma şansı yoktur.
Ulusalcı solun en büyük açmazlarından bir diğeri ise Kürt sorununda aldığı şovenist tutumdur. Barış Süreci tartışmalarının gündemde olduğu bu dönemde, “Cumhuriyet’i savunma” argümanıyla sınıf siyasetinden tamamen kopuk demagojik bir propaganda yürütmektedir. Bu ulusalcı refleks, Türk ve Kürt emekçileri arasındaki milliyetçi önyargıları derinleştirmekte, şovenizmi beslemekte ve Kürt halkının özgürlük taleplerine sırtını dönmektedir.
Neo-faşist akımların yükselişine, işçi sınıfının devrimci iktidarını hedefleyen sosyalist özneler güçlü bir yanıt üretemedikçe, sol içerisinde düzenin sınırlarını zorlamayan, giderek ulusalcı ve reformist bir hatta savrulan eğilimler belirginleşmeye başlıyor. Peki, gerek dünyada gerekse Türkiye’de neo-faşizme ve kapitalizmin krizine bir “çare” gibi sunulan bu ulusalcı sol eğilim, sermaye düzenine karşı gerçek bir alternatif yaratarak başarılı olabilecek mi? Bu sorunun cevabı, yukarıda da incelemeye çalıştığımız gibi, bu siyasi aklın sınıfsal karakterinde ve stratejik ufkunda gizlidir.
Ulusalcı sol başarılı olabilir mi?
Her örneği ayrı ayrı kendi şartlarında değerlendirmek gerekse de Türkiye’de ve dünyada ulusalcı sol akımların ortaklaştıkları noktaları belirleyebiliriz. Avrupa’daki örneklerinde kitlelerin fiili ve meşru mücadeleleri yerine temsil siyasetine ve seçim sonuçlarına odaklanan bir çizgi belirgindir. Genel olarak ise işçi sınıfının ulusal önyargılarına ve geri bilincine yaslanan, yeri geldiğinde cumhuriyetçilik, yeri geldiğinde göçmen politikası üzerinden işçi sınıfının bir kesimine seslenilmeye çalışılmaktadır. Bu yol izlenirken işçi sınıfının ihtiyacı olan demokratik mücadele alanları ve kitle hareketleri ile bağ kurma çabası minimuma indirilmektedir. Düzenin çizdiği hukuki sınırların dışına çıkmayan ve fiili meşru mücadele hattından bilinçli olarak uzak duran bir siyaset tarzını görüyoruz. Ulusalcı solun, neo-faşizmin yükselişine karşı mevcut burjuva devleti ve ulusal sınırları koruma refleksine sığındığını görüyoruz.
Sonuç olarak; dünyada Mélenchon ya da BSW örneklerinde, Türkiye’de ise TKP’nin “Cumhuriyetçi restorasyon” çizgisinde gördüğümüz ulusalcı sol, işçi sınıfını ve ezilen halkların iktidar mücadelesinde ön açıcı bir rol oynayamaz. Bu hareketlerin parlamenter kazanımları veya seküler orta sınıflara hitap ederek elde ettikleri niceliksel büyümeler, onların “sol reformist” ve statükocu niteliklerini tespit etmemizin önünde bir engel değil. Eğer bir başarıdan söz edeceksek, devrimi belirsiz bir geleceğe erteleyen veya “ulusal değerlerin savunulmasına” indirgeyen bu çizgilerle değil, doğrudan kapitalist sınıf iktidarına ve onun aracı olan burjuva devlete karşı sosyalist devrimci siyasetin inşasını hedefleyen bir çizgide ısrar etmemiz gerekir. Ulusalcı solun yarattığı ideoloik tahribata karşı, işçi sınıfının devrimci eylemini merkeze alan, düzen siyasetiyle arasına kalın duvarlar ören, fiili ve meşru mücadeleyi sokakta büyüterek devrimci bir politik merkez yaratan bağımsız devrimci siyasette ısrar edilmelidir.
Emperyalist hegemonya krizinin ve Üçüncü Dünya Savaşı dinamiklerinin dünyayı uçuruma sürüklediği bu yeni barbarlık döneminde, devrimci kadroları sistemin kültürel fay hatlarında veya sandık hesaplarında değil, sınıf mücadelesinin en keskin cephelerinde, emekçi mahallelerinde ve fabrikalarda yaratmak zorundayız. Yaşam tarzı ve kültürel kodlar üzerinden kutuplaşan bir burjuva siyaseti yerine sınıf temelli mücadele esas alınmalı; uzun vadeli ve sabırlı bir çalışmayla sınıfın en geniş birliğini hedefleyen fiili ve meşru eylem çizgisi yaygınlaştırılmalıdır. Yakın zamanda şahit olduğumuz Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesi, bu anlamda küçük ama gösterdiği yol açısından değerli bir mihenk taşıdır.








