Toplumsalın çöküşünde kadın cinayetleri

Toplumsalın çöküşünde kadın cinayetleri

Bianet’in yayımladığı resmi verilere göre Türkiye’de sadece Şubat 2026’da erkekler 22 kadını öldürdü, 43 kadına şiddet uyguladı, 168 kadını seks işçiliğine zorladı, bir kadına tecavüz etti, 65 çocuğu istismar etti ve 14 çocuğun ölümü şüpheli olarak kayda geçti. Yine 8 Mart’a günler kala ne yazık ki anne Fatma Nur Çelik ve kızı Hifa İkra Şengüler’in şüpheli ölümleri ile öğretmen Fatma Nur Çelik’in ve İstanbul’da sokak ortasında boşanma aşamasındaki eşi tarafından vurularak öldürülen Semiha Deniz’in cinayetleri tüm Türkiye’nin yakıcı bir gündemi hâline geldi.

Kadın cinayetlerinin sistematik biçimde artması üzerine feminist dernek ve örgütlerin, sol ve sosyalist örgütlerin birçok açıklaması ve mücadele çağrısı bulunmaktadır. Bu mücadele çağrılarının başat vurgularından biri 6284 sayılı kanunun uygulanmasıdır. Bir diğer vurgu ise Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’ne yeniden dahil olmasıdır. Daha genel çerçevede ise anayasanın kadınların can güvenliğini ve yaşam hakkını garanti edecek şekilde düzenlenmesi talep edilmektedir. Ataerkil anlayışın son bulduğu, erk olanın gücünün kutsandığı değil toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir yasal düzenin hayata geçirilmesi, bu taleplerin merkezinde yer almaktadır.

Bu yazı kapsamında ise cezasızlığın ve failin korunmasının toplumsalın psikolojisini nasıl inşa ettiğini; yasanın işlevsizleşmesinin ve hatta daha ileri götürecek olursak yasayı uygulamakla yükümlü olanlar tarafından delinip geçilmesinin kolektifi ve toplumsalı nasıl bir çöküşe götürdüğünü tartışacağız.

Bir ruh sağlığı çalışanı olarak bireysel ile toplumsal arasındaki bağı kurabilmek ve yazının zihnimizde daha iyi oturabilmesi için ruh sağlığı alanından bir örnekle başlayacağım. Bu örnek üzerinden toplumsalın çöküşü ile yasasızlık arasındaki bağlantıyı açıklamaya çalışacağım.

Yasanın işlevi

Psikoterapide, terapinin bir iyileşme alanı olarak varlığını sürdürebilmesi için terapist ile hastanın karşılıklı olarak korumak zorunda olduğu bir kurallar bütünü vardır. Buna teknik bir ifadeyle “terapinin çerçevesi” adı verilir. Çerçeve, hasta ile terapist arasındaki güç asimetrisini dengeler ve terapist–hasta ilişkisinde güvenliğin ve iyileştirici sınırların oluşmasını sağlar.

Çerçeve hasta ya da terapist tarafından delinip geçildiğinde, yani ortada artık terapinin sınırları diyebileceğimiz bir çerçeve kalmadığında terapi sürdürülemez hâle gelir. Bu nedenle hasta, çerçeveyi bilinçli ya da bilinçdışı bir çabayla ortadan kaldırmaya çalıştığında, terapistin müdahalesi çerçevenin dağılmamasına yöneliktir. Bu hastanın ruhsal iyilik hâli için olmazsa olmaz bir sorumluluktur. Eğer çerçeveyi ihlal eden taraf terapistse ve buna rağmen terapi devam ediyorsa artık hastanın istismar edilmeye açık olduğu terapötik olmayan bir ilişkiden söz edebiliriz. Terapist çerçeveyi deliyorsa hasta artık duygusal, cinsel, maddi ve daha birçok açıdan istismara açık hâle gelmiştir. Kısacası çerçeve terapinin yasası gibi işlev görür ve çerçevenin ortadan kalkması istismar alanını ortaya çıkarır.

Terapide korunması gereken çerçeve aslında toplumsal varlığın garantörü olan yasanın seans odasına uyarlanmış hâlidir. Buraya kadar değindiklerimiz terapi özelinde bireyin dünyasında yaşamın kuruluşuydu. Peki toplumsalın yasası nedir? Neden kadın cinayetlerine karşı mücadelede en temel başlıklardan biri yasaların uygulanması, hayata geçirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde düzenlenmesidir? Bu noktada psikanalizin toplumsal travmalara dair ne söylediğine bakalım:

“Freud, toplumsalın başına temel bir emri koyuyordu: ‘Öldürmeyeceksin!’ Uyanmakta olan vicdanın ilk ve en önemli yasağı buydu. Toplumsal bunun üzerine yapılanacaktı. Bir cinayetin hakkıyla ele alınmaması, hakikatin hakkıyla ortaya konulmaması, ölenin hakkıyla gömülmesine engeldi. Bu, vicdanın ve dolayısıyla toplumsalın çöktüğü andı.” (Özyıldırım, 2017, s. 12).

Toplumsal varlık, toplumun kurucu yasağı olan “öldürmeyeceksin” ilkesinin uygulanmasına bağlıdır. Yasa bu noktada bu yasağı çiğneyenin peşine düşmek ve onu cezalandırmakla yükümlüdür. Bu anlamda yasa her şeyden önce can güvenliğini sağlamak gibi bir işleve sahip olmalıdır. Aksi hâlde işlevini kaybetmiş olur.

6284 sayılı kanun, tam da bu nedenle uygulanmadığı için mücadelenin esas başlıkları arasında yer almaktadır. Bu kanunda kadına yalnızca kadın olduğu için uygulanan şiddete dair önleyici tedbirlerin alınması, ısrarlı takip ve şiddet tehlikesiyle karşı karşıya kalan kadın ve çocukların can güvenliğini hedefleyen süreçlerin işletilmesine ilişkin maddeler yer almaktadır. Bu kanunun uygulanmaması, öldürülme tehlikesi altında olan her özneyi istismar ve şiddete açık bir sürece terk etmektedir.

Toplumsal düzeyde uyumculuk ve sessizlik suça ortak olmaktır

Yasa ve dolayısıyla toplumsalın kurulmasıyla ilgili psikanalitik kuramın söyledikleri temelde Oedipus mitine dayanır. Oedipus mitinde hem “öldürmeyeceksin” yasağı hem de ensest yasağı aynı anda çiğnenir. Bu iki yasağın ihlal edilmiş olması ise miti yorumlayanlar tarafından toplumsalın felaketi olarak değerlendirilir. Çünkü bir toplumun var olmasını ve eşitlikle yaşayabilmesini sağlayacak, toplumun bir üyesinin diğerinin yaşamı için tehdit oluşturmasının önüne geçecek iki temel yasak çiğnenmiştir.

Fakat mitin söylediklerine kulak veren psikanaliz, toplumlar için şu vurguyu yapar:

“Cinayeti işleyen Oedipus’tu. Ancak suçlu yalnızca o değildi. Laius’un cinayetinin peşine ciddi ve kararlı biçimde düşmeyen, sessiz kalan ve unutan, hatta Oedipus’un krallığında sağladıklarından beslenen tüm Kadmos’un şehriydi. Bir cinayet (ve ensest) ancak ortak bir sessizlik içinde işlenebilir, kolektif bir sessizlikte saklanabilirdi.” (Özyıldırım, 2017, s. 13).

Yasa ve yasak çiğnendiğinde susan, unutan ve sessiz kalan herkes suça ortak hâle gelir. Çünkü yasasızlığın sağladıklarından beslenenler yalnızca Oedipus mitinde değil, günümüz Türkiye’sinde de, şimdi ve burada bulunmaktadır. Yasanın erkek odaklı bir biçimde uygulanması, toplumsal cinsiyet eşitliğini rafa kaldırarak güç asimetrisini erkekten yana bükmekte; erkeği güçlü, kadını ise güçsüz kılmaktadır.

Kadınları ve çocukları kolayca öldürebiliyor olmak, şiddet uygulayabiliyor olmak ve bunları yaparken yasanın sessizliğine, yani uygulanmamasına güvenmek; erkeklere evde, iş yerinde, sokakta, kısacası yaşamın her alanında kadınları istedikleri gibi sömürebilme alanı açmaktadır.

Erkeğin gücünün yasalar tarafından sınırlandırılmaması erkeği kadının varlığı için bir tehdide dönüştürürken, kadınları da erkeklerin nefret nesnelerine dönüştürmektedir.

Suçlu fail olsa da suç bireysel değildir

Bu noktada suçun bireyselliğinden söz etmek de pek mümkün değildir. Yasayı uygulamakla sorumlu olanların yasayı delmesi ve rafa kaldırması durumunda kadına yönelik şiddetin ve cinayetlerin bireysel patoloji, sapkınlık ya da hastalık ile açıklanamayacağı açıktır. Hatta, aksine, bireyde bir patoloji bulunsa bile bu hastalanma hâli yine yasasız bir toplumla bağlantılı olarak düşünülmelidir.

Terapi örneğinden gidecek olursak çerçevenin dağıldığı noktada hastanın iyileşmesi artık imkânsız hâle gelir. Hatta çerçevenin dağıldığı noktada terapiyi sürdürmek, kişiyi terapiye başvurduğu ilk noktadan bile daha arkaik bir ruhsallığa geriletebilir. Aynı durum yasasını kaybetmiş bir toplum için de geçerlidir. Toplumda bir suç işlendiğinde, “öldürmeyeceksin” yasağı çiğnendiğinde ve bu suç cezasız bırakıldığında toplumu bir arada tutan yasa delinmiş demektir. Bu noktada artık topluma ait her öznenin, ister fail ister mağdur olsun, çok daha arkaik bir toplum ruhsallığına gerilediğini söyleyebiliriz. Bu gerileme ise faillerin sayısının çoğalması ve failliğin normalleşmesi, mağdurun ise güvensiz bir alana terk edilmesiyle sonuçlanmaktadır.

Suçun faillerin isimlerinin çok ötesinde; failden hesap sormayan, faili cezalandırmayan, kadını yaşatmaktan sorumlu olan yasaları uygulamayan fakat uygulamakla yükümlü olan herkese ait olduğunun altını çizmek gerekir. Aynı şekilde toplumsalın çöktüğü bir gerçeklikte, iyilik hâline sahip bir ortak ruhsallıktan söz etmek de mümkün değildir.

Bu nedenle ne faillerin “hasta” etiketiyle aklanmasına ne de mağdur kadın ya da çocukların kendilerini koruyamadıkları noktada istismar edilmelerinin ve öldürülmelerinin onların suçuymuş gibi sunulmasına izin vereceğiz.

Sessizlik suça ortak olmaktır demiştik. Ve kolektif sessizliğin suçu toplumsallaştırdığından bahsetmiştik. Öyleyse bu çöküşü ancak kolektif bir mücadeleyle ve toplumsal tanıklığımızın gücüne dayanarak hep birlikte durdurabiliriz.

Kadınların “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganıyla sessizliği sokakta, evde, iş yerinde, kısacası yaşamın her alanında bozması; 6284’ten ve İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmemesi, bir arada yeniden yaşayabilmemizin ısrarıdır. Bu aynı zamanda yaşamın ve kolektif varlığın iyileştirici sınırlarına dönme mücadelesidir.

Yasasızlıktan yas tutamama

Toplumsal alanda hepimizin tanıklığında gerçekleşen kayıpların yasını tutabilmemiz için, toplumu aynı travmatik döngüye hapseden ihmallerin ve cezasızlığın ortadan kalkmış olması gerekir. Böylece, aynı ihmal ve cezasızlıklar, bildiğimiz dehşet anını yeniden hatırlatan ismi ve yüzü farklı ama yazgısı benzer kayıplar yaşanmaz. Yasanın uygulanmadığı, faillerin cezalandırılmadığı, yasanın mağduru korumaya değil faili aklamaya yönelik tutum sergilediği bir gerçeklikte kim ölülerini hakkıyla gömdüğüne inanabilir? Hangi toplum kayıplarıyla yüzleşip acısını da öfkesini de gerçek anlamda yaşayabilir?

Yasasızlık ve yas tutamamak, birbirini doğuran bir döngüye dönüşüyor adeta. Bu anlamda her yıl kadınların 8 Mart’ta geceleri, sokakları, meydanları bırakmama ısrarı kazandıkları haklardan ve henüz geri alamadıkları haklardan vazgeçmemeleri yaşama ve yaşatma ısrarıdır aynı zamanda. Kadınların isyanı ve mücadelesi, kaybettikleri kız kardeşlerinin her birinin yasını tutabilme mücadelesidir.

Yazıyı burada noktalarken bir kişi daha eksilmemek için bu ısrardan vazgeçmememiz gerektiğinin altını çizmek isterim. Eğer iyileşmiş bir toplumsallık mümkün olacaksa bu ancak dayanışmadan ve mücadeleden vazgeçmediğimiz takdirde mümkün olacaktır.

Kaynakça

Kepenek, E. (2026, Mart 6). Erkekler Şubat’ta 22 kadını öldürdü. bianet. https://bianet.org/haber/erkekler-subatta-22-kadini-oldurdu-317391

Özyıldırım, İ. (2017). Önsöz. In T. Parman (Ed.), Psikanaliz Yazıları: Bireysel ve Toplumsal Travmalar II (pp. 11–15). Bağlam Yayınları.

Total
0
Shares
Önceki makale
Temel Conta grevinden 8 Mart'a

Temel Conta grevinden 8 Mart'a

Sonraki makale
Birinci yılında Saraçhane ve Gençliğin Durumu

Birinci yılında Saraçhane ve gençliğin durumu

İlgili Gönderiler