Birinci yılında Saraçhane ve Gençliğin Durumu

Birinci yılında Saraçhane ve gençliğin durumu

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasının iptali ve tutuklanmasına uzanan süreç, 2013 Haziran’ındaki Gezi Direnişi’nden bu yana Türkiye’de sol ve toplumsal muhalefet açısından en kritik sınavlardan biri olarak değerlendirilebilir. Başlangıçta düzen siyasetinin kendi iç hesaplaşması gibi görünen bu gelişmeler, zamanla daha geniş bir toplumsal dinamiğe işaret etti. Mesele, bir belediye başkanı ya da diploma iptaliyle sınırlı değildi. Uzun süredir derinleşen yoksullaşma ve güvencesizlik koşullarına karşı, özellikle gençlerin kampüslerden yükselttiği bir öfkeyle başlayan bir dışavurumdu. Artan kira fiyatları, geleceksizlik hissi ve eğitim sonrası iş bulma kaygısı, bu tepkinin gündelik hayattaki somut karşılıklarını oluşturuyordu. Bu nedenle ortaya çıkan hareketlilik, tek bir siyasi gelişmenin ötesine geçerek birikmiş toplumsal gerilimin görünür hâle gelmesi olarak okunabilir.

Yıllar boyunca toplumun farklı kesimlerinde Z kuşağına yönelik oluşan ön yargılar, uzun süren bir sessizliğin ardından ilk kez belirgin biçimde kırıldı. “Biz Gezi’yi yaptık, bugünün gençleri en temel hak gasplarına bile ses çıkaramıyor” şeklindeki eleştiriler, muhalif çevrelerde yaygın bir söylem olarak varlığını sürdürdü. 19 Mart hareketi ile Gezi arasında bir süreklilikten söz edilebilir; fakat iki kuşağın kendi iç yapısı ve içinde şekillendikleri siyasal ortam arasında belirgin farklar bulunduğunu göz ardı etmemek gerekir. Z kuşağı, dijital ağların içinde büyüyen, siyasal deneyimi çoğu zaman ekran aracılığıyla dolaylı biçimde edinen bir kuşak olarak farklı bir refleks geliştirdi. Bu durum, onların tepkilerini daha parçalı, daha ani ve çoğu zaman örgütsüz biçimlerde ortaya koymasına neden oldu. Buna rağmen 19 Mart’ta ortaya çıkan tablo, bu kuşağın tamamen edilgen olduğu yönündeki genellemelerin sorgulanmasına zemin hazırladı.

Gezi, Saraçhane ve iki kuşak

2010’lu yılların başında, rejimin bugünkü ölçüde otoriterleşmediği ve sol-sosyalist örgütlenmelerin daha güçlü olduğu bir atmosfer söz konusuydu. Bu dönemde gerçekleşen kitlesel eylemler hem katılım düzeyi hem de politik yoğunluk açısından daha belirgin bir güç taşıyordu. Üniversitelerdeki kulüpler, sendikalar ve çeşitli politik yapılar, gençlerin kolektif hareket deneyimi edinmesinde önemli bir rol oynuyordu. 90 kuşağı, Gezi’ye gelene kadar sokak deneyimini belirli ölçüde edinmişti. Bu nedenle Gezi, birikmiş enerjinin açığa çıktığı bir eşik işlevi gördü. Bu eşik, bir protesto dalgasının ötesinde yeni bir siyasal dilin ve dayanışma biçiminin ortaya çıktığı bir süreç olarak hafızalara yerleşti.

Gezi sonrasında iktidar, toplumsal muhalefeti denetim altına alma yönünde daha sert bir hat izledi. Sol/sosyalist örgütlenmelere yönelik baskı belirgin biçimde arttı ve siyasal alan giderek daraldı. Bu dönemde ilan edilen OHAL uygulamaları ve KHK’lar aracılığıyla kamusal alan yeniden düzenlendi, başkanlık sistemine geçişle birlikte yürütme gücü tek bir elde toplandı. Üniversitelerden yüzlerce akademisyenin ihraç edilmesi, kampüslerin eleştirel düşünce üretme kapasitesini zayıflattı ve akademik alanı doğrudan siyasal müdahalelere açık hâle getirdi. Aynı yıllarda yaşanan bombalı saldırılar, güvenlik politikalarının sertleşmesi ve bölgesel gerilimlerin tırmanması, toplumda kalıcı bir tedirginlik duygusu yarattı. Ortaya çıkan bu tablo, gündelik yaşamın akışını dahi belirleyen, geniş çaplı bir baskı atmosferinin yerleşmesine zemin hazırladı.

Bu süreç, muhalif kesimlerin sokaktan çekildiği ve itirazın daha çok sistemin çizdiği sınırlar içinde ifade edildiği bir dönemi beraberinde getirdi. Kampüslerdeki örgütlenme alanlarının zayıflaması, sendikal hareketin gerilemesi ve kamusal alanın denetim altına alınması, bu daralmanın somut göstergeleri arasında yer aldı. Böyle bir atmosferde yetişen Z kuşağı, önceki kuşakların deneyimlediği politik ortamdan oldukça farklı koşullarda şekillendi ve bu durum, onları belirli ölçülerde apolitik bir çizgiye itti. Ancak bu kuşağın üniversite öğrencileri, kimsenin beklemediği bir anda Beyazıt’ta aşılan barikatla, yeni bir dönemin mümkün olabileceğini güçlü bir şekilde ortaya koydu. Bu kırılma anı, uzun süredir biriken sessizliğin yerini yeniden kolektif bir sesin alabileceğine dair önemli bir işaret sundu.

Kurtuluş hâlâ sandıkta değil, sokakta!

Beyazıt’ta aşılan ilk barikat, kısa sürede bir kıvılcım etkisi yaratarak ülkenin farklı şehirlerindeki kampüslere yayıldı. Saatler içinde İstanbul’un dar sokaklarından Ankara’nın sert ayazına, Dokuz Eylül’den Ege Üniversitesi amfilerine uzanan bir hareketlilik ortaya çıktı. Sosyal medyanın ve öğrenci ağlarının etkisiyle bu yayılım daha da hızlandı, birbirinden kopuk gibi görünen üniversite toplulukları ortak bir tepki etrafında buluştu. Bu noktadan sonra ortaya çıkan direniş, bir belediye başkanına yönelik bir hamleye verilen tepkinin ötesine geçti ve gençlerin kendi gelecekleri üzerinde söz söyleme arzusunun ifadesine dönüştü. Kampüslerde yapılan forumlar, yürüyüşler ve dayanışma çağrıları, bu dönüşümün somut göstergeleri olarak dikkat çekti.

Büyüyen bu direniş hattı karşısında iktidar geri adım atmak yerine müdahale dozunu artırdı. Ülkenin farklı noktalarında sabah operasyonlarıyla çok sayıda sosyalist genç ve öğrenci gözaltına alındı. Bu müdahaleler, sokağa taşan öfkeyi kontrol altına alma ve hareketin taşıyıcı unsurlarını etkisizleştirme amacı taşıyordu. Nitekim bu stratejinin belirli ölçüde sonuç verdiği söylenebilir. Hareketin yönünü tayin edebilecek, deneyim aktarımı sağlayabilecek gençlerin ilk günlerde devre dışı bırakılması, sokaklardaki koordinasyonu zayıflattı. Bunun yarattığı boşlukta, eylemlerin niteliğini bulanıklaştıran ve gündemle doğrudan ilişkisi bulunmayan söylemler öne çıkmaya başladı. Provokatif, ırkçı ve faşizan gruplar, hareketin sürekliliğini zorlaştıran etkenlerden biri hâline geldi.

Direnişin sönümlenmiş olması, geride hiçbir iz bırakmadığı anlamına gelmez. Uzun süredir sandık merkezli bir siyasal çerçeveye sıkışmış olan gençlik, “Kurtuluş sandıkta değil, sokakta” fikrini 19 Mart barikatlarında somut bir deneyim olarak yaşadı. Bu deneyim, kolektif hareket etme kapasitesinin yeniden hatırlanmasını sağladı ve politik özne olma bilincini görünür kıldı. Gezi’den devralınan hafıza, bu kez farklı araçlar, farklı örgütlenme biçimleri ve yeni bir bir dil üzerinden yeniden üretildi. Bu yeniden üretim, geçmişin birebir tekrarı olmaktan çok, yeni koşullar içinde şekillenen özgün bir deneyim olarak değerlendirilebilir.

Bundan sonraki süreçte belirleyici olan, bu birikimin kalıcı bir politik hatta dönüşüp dönüşemeyeceğidir. Gençliğin edindiği bu deneyimi süreklilik kazanacak bir mücadele pratiğine taşıması, kısa vadeli çıkışların ötesine geçen bir perspektif gerektirir. Bu da ancak daha güçlü bir politik bilinç, dayanışma ağlarının geliştirilmesi ve örgütlülüğün inşasıyla mümkün hâle gelebilir. Aksi takdirde, ortaya çıkan enerjinin geçici dalgalar hâlinde sönümlenmesi riski her zaman varlığını koruyacaktır.

Total
0
Shares
Önceki makale
Toplumsalın çöküşünde kadın cinayetleri

Toplumsalın çöküşünde kadın cinayetleri

Sonraki makale
Bir savaş aracı olarak yapay zekâ

Bir savaş aracı olarak yapay zekâ

İlgili Gönderiler