Gençlik, tarihsel olarak sınıf mücadelelerinin en dinamik, en hareketli ve en dönüştürücü toplumsal kesimlerinden biri olagelmiştir. Maddi yaşam koşullarının yarattığı çelişkileri en çıplak hâliyle deneyimleyen, buna karşılık henüz sisteme tam anlamıyla entegre olmamış olması nedeniyle sorgulama kapasitesi en yüksek olan kesim olarak gençlik, toplumsal değişim süreçlerinde özgül bir rol üstlenir. Bu anlamda gençlik, hem yeni bir geleceğin inşasında belirleyici bir rol oynar hem de mevcut düzenin dönüştürülmesinde öncü bir özne olarak konumlanır.
Toplumsal çelişkilerin keskinleştiği tarihsel anlarda gençliğin sahneye çıkışı tesadüf değildir. 1968 öğrenci hareketleri ve onun Türkiye’deki yansımaları olan 68 Kuşağı deneyimi, gençliğin yalnızca içinde var olduğu gerçekliğe tepki veren değil, aynı zamanda ona yön veren bir güç hâline gelebildiğini açık biçimde ortaya koymuştur. Üniversite işgallerinden kitlesel yürüyüşlere, anti-emperyalist mücadeleden işçi sınıfıyla kurulan bağa kadar uzanan bu tarihsel deneyim, gençliğin devrimci potansiyelinin somut bir kanıtıdır.
Ancak bu dönüştürücü potansiyel kendiliğinden açığa çıkmaz. Gençliğin devrimci enerjisi, ancak örgütlü bir güce dönüştüğünde toplumsal dönüşümlerde öncü bir rol oynayabilir. Eşitsizliğe ya da adaletsizliğe karşı duyulan öfkenin yansıması sayılabilecek dönemlik tepkiler ve parçalı arayışlar, ortak bir bilinç ve örgütlülükle birleştiğinde yalnızca gençliğin kendi kaderini değil, tüm toplumun yönünü de etkileyen bir kuvvete dönüşür.
Bugünün dünyasında derinleşen eşitsizlikler, güvencesizlik ve geleceksizlik gençliği doğrudan hedef almaktadır. Bu nedenle, yeni bir geleceği inşa edecek öznelerin bugünden mücadele içinde şekillenmesi tarihsel bir zorunluluktur. Gençliğin dinamizmi, ancak mücadelenin ön saflarında yer aldığında gerçek anlamını bulur. Çünkü devrim, onu yalnızca isteyenlerin değil onun için bilinçli, örgütlü ve kararlı bir şekilde mücadele edenlerin eseri olacaktır.
Gençliğin devrimci mücadeledeki önemini vurgularken, Lenin’in gençlik değerlendirmelerine göz atmak gerekir. Lenin, gençliğe büyük bir güven duymuş, onları sosyalist inşanın ve devrimci mücadelenin temel itici güçlerinden biri olarak değerlendirmiştir. Gençliği sosyalist inşa sürecinin en dinamik unsurlarından biri olarak tanımlayan Lenin, gençliğin coşkusunu, enerjisini ve değişim iradesini sosyalizm mücadelesi açısından vazgeçilmez bir potansiyel olarak görmüştür.
İşçi sınıfı mücadelesi ve gençlik
Gençlik mücadelesi, işçi sınıfı mücadele tarihinde dayanışmayı büyütme, militan bir hat örme, ideolojik keskinliği derinleştirme ve toplumsal meşruiyet yaratma açısından kritik bir rol oynamıştır. Tarihsel süreçte gençlik hareketleri, işçi sınıfının taleplerini geniş kesimlere taşıyan, mücadeleyi fabrika duvarlarının ötesine çıkaran ve sınıf dayanışmasını somut bir gerçekliğe dönüştüren bir güç olarak öne çıkmıştır. Bu yönüyle gençlik, kimi zaman bir “yedek güç”, kimi zaman ise doğrudan “öncü kuvvet” işlevi görerek sınıf mücadelesinin gelişiminde belirleyici bir rol üstlenmiştir.
Sınıf siyasetine dair geliştirdiği teorik eleştirilerle mücadeleyi geniş halk kitleleriyle buluşturmayı hedefleyen gençlik, devrimci kopuş anlarında bu yönelimi somut bir pratiğe dönüştürmüştür. Yalnızca düşünsel düzeyde değil, eylem alanında da belirleyici bir rol üstlenerek sınıf mücadelesinin toplumsallaşmasına katkı sunmuştur.
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi gibi tarihsel kırılma anlarında gençlik, bulunduğu her alanda direnişi yaygınlaştırmak ve meşruiyetini güçlendirmekle kalmamış, doğrudan işçilerle birleşerek mücadelenin en ön saflarında yer almış ve direnişe militan bir ivme kazandırmıştır. Bu deneyim, gençliğin yalnızca destekleyen değil, sınıf mücadelesinin aktif bir bileşeni olduğunu açıkça göstermektedir.
Gençlik, işçi sınıfının yanında yer alma sorumluluğunu tarihsel bir bilinçle kavramış, bu konumlanışı yalnızca bir tutum olarak değil, örgütlü bir mücadele pratiği olarak hayata geçirmiştir. Lenin, 2 Ekim 1920’de Gençlik Birlikleri Kongresi’nde yaptığı konuşmanın bir kesiminde şöyle der: “Eğitimimizi emekçi halkın sömürücülere karşı verdiği mücadele ile öylesine birleştirmeliyiz ki, emekçi sınıflar komünist öğretinin önlerine diktiği görevleri başarıyla yerine getirebilsinler.”
Gençliğin dinamizminin ancak örgütlü bir disiplinle toplumsal bir kuvvete dönüşebileceğinden bahsetmiştik. Bu çerçevede bugün de Lenin’in işaret ettiği gibi, öğrendiğimiz her şeyi sınıfın yanında, sınıf mücadelesinin içinde ve onun ihtiyaçları doğrultusunda “pratikleştirmek” zorundayız.
Gençlik hareketi, sahip olduğu teorik birikimi ve politik deneyimi işçi sınıfının tarihsel mücadelesiyle birleştirerek örgütlü bir güce, yani parti pratiğine dönüştürmelidir. Bu birikim yalnızca teorik düzeyde kalmamalı, sınıfın gündelik mücadelesi içinde somut bir yönlendirici ve birleştirici role bürünmelidir. İşçi sınıfının yanında duran pasif bir destek unsuru değil, gerektiğinde inisiyatif alarak mücadeleye alan açan, ona yön veren ve onu ileri taşıyan bir öncü olarak konumlanmalıdır. Bu yönüyle gençlik hareketi, sınıf mücadelesinin sürekliliğini güçlendiren, direnişleri örgütlü bir hatta bağlayan ve devrimci pratiği büyüten temel bir tarihsel rol üstlenir.
Günümüzde çürümüş burjuva düzeninin dayattığı eğilimlerden uzaklaşarak gençliğin sınıf bilinciyle emekçilerin safında yer almasının, geleceğin emek mücadelesini güçlendireceğini vurgulamak gerekir. Aslında bu durum, geçmişten daha zorunlu hâle gelmiştir çünkü bugünün gençliği artık yalnızca “geleceğin” potansiyel emek gücü değil, doğrudan sistemin çarkları içinde sömürüye maruz kalan güncel bir toplumsal kesim hâline getirilmiştir. Eğitimden üretime, okuldan fabrikalara, liselerden sanayilere, atölyelere uzanan bu süreçte gençlik, şimdiden sistemin dişlileri arasında ezilmeye zorlanmaktadır.
Yazının devamında, geleneksel öğrenci yaşamının büyük ölçüde sona erdirilmesinin sonucunda işçi sınıfına dahil edilen gençliğin bu dönüşümünü ve bunun mücadele açısından anlamını ele alacağız.
Proleterleşen gençlik
Günümüzde gençlik, gelecek planları yapmak bir yana, gündelik yaşamını sürdürebilmek için verdiği bir mücadeleye sıkışmış durumdadır. Okumak için verilen onca emek, piyasanın acımasız koşulları içinde değersizleştirilmiş, çoğu zaman hiçe sayılmıştır. Gençlik, her geçen gün daha dar bir yaşam alanına hapsedilmekte; yoksulluk, geleceksizlik ve güvencesizlik, ona dayatılan politikaların somut bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır.
Üniversiteli gençlik açısından barınma sorunu, geçim derdi, artan yaşam maliyetleri, yetersiz burslar ve geri ödemeli krediler; yalnızca bugünü değil, geleceği de ipotek altına alan bir kuşatma yaratmaktadır. Öğrencinin bugününe yoksulluk dayatılırken, yarını borçla ve belirsizlikle şekillendirilmektedir. Tüm bu koşullar, gençliği bir “hayatta kalma mücadelesi” içine sürüklemektedir.
Bu süreçte gençlik, okullardan ve kampüslerden giderek koparılmakta, piyasaya ucuz emek gücü olarak peşkeş çekilmektedir. Artık gençlik, yalnızca eğitim alan bir toplumsal kesim değil; yaşamın her alanında sömürüye maruz kalan bir emek gücü hâline getirilmektedir. Okulda, kampüste, barınmada, beslenmede ve hatta gelecek kurma hayallerinde bile gençlik, düzenin sömürü mekanizmalarının doğrudan hedefi hâline gelmiştir.
Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) programı ise bu sömürü düzeninin en açık örneklerinden biridir. Yoksul ve emekçi halk çocukları, liselerden koparılıp sanayi havzalarına, atölyelere itilmekte, fiilen tam zamanlı işçi olarak çalıştırılmaktadır. Bu program, ”eğitim” adı altında çocuk yaşta işçileşmeyi normalleştirmekte, gençler hayatlarının başında sermayenin ucuz emek gücüne dönüştürülmektedir. Son yıllarda MESEM kapsamında ve benzeri güvencesiz çalışma alanlarında yaşamını yitiren çocuk işçilerin artışı, bu düzenin vahşetini gözler önüne sermektedir. Çocuklar, sermayenin kâr hırsı uğruna yaşamdan koparılmakta; emekleri, birkaç sermaye grubunun birikim aracına dönüştürülmektedir.
Bir yandan işçi gibi çalıştırılan, diğer yandan resmiyette “öğrenci” olarak gösterilen çocuklar, çalıştıkları alanlarda kendilerini koruyabilecek temel yasal güvencelerden dahi yoksun bırakılmaktadır. Böylece MESEM’in bir eğitim modeli değil, çocuk emeğinin sistematik biçimde sömürülmesini meşrulaştıran bir program olduğu açıkça görülmektedir.
Gençlik 1 Mayıs’a sınıfının yanına
Gün geçtikçe derinleşen krizler karşısında, sınıfın içinde özneleşen gençliğin 1 Mayıs alanlarında kendini var etmesi, her zamankinden daha zorunlu hâle gelmiştir. Bu bilinçle 1 Mayıs alanlarında sesimizi yükseltmek, gençlikten çalınan yaşamın hesabını sormak ve dayatılan karanlığa karşı mücadeleyi büyütmek gerekmektedir. 1 Mayıs, tüm bu koşullara karşı kabullenmeyişin, direnişin ve değişim iradesinin en somut ve en güçlü ifadesidir. Bu nedenle geçmişe kıyasla daha kararlı bir şekilde safları sıklaştırmak ve sınıfla birlikte ortak mücadeleyi büyütmek, kurtuluşun yegâne yoludur.
Okullarımızdan koparılmanın, en üretken yıllarımızın sermayenin kâr hırsına kurban edilmesinin, çocuk yaşta ağır çalışma koşullarında vahşice katledilmemizin, birilerinin zenginliği büyürken bizim gün geçtikçe yoksullaşmamızın hesabını sormak için sınıfımızın yanında yer almak zorundayız.
Bugün bize dayatılan bu düzen karşısında sözümüzü en güçlü şekilde haykırabildiğimiz yer 1 Mayıs alanıdır.
Gençlik 1 Mayıs’a katılmalıdır; çünkü geleceği çalınan, yaşamı daraltılan ve sermayeye ucuz iş gücü olarak sunulan bir gençlik gerçeği vardır. Gençlik 1 Mayıs’ta kendini var etmelidir çünkü birilerinin gelecek planları için halkın çocuklarının geleceksiz bırakılmasının hesabı sorulmalıdır.
Gençlik 1 Mayıs’a, sınıfının yanına!








