Zamanın ruhuna karşı verilen beyhude kavga_Acemoğlu ve İşçi Sınıfı Liberalizmi

Zamanın ruhuna karşı verilen beyhude kavga: Acemoğlu ve işçi sınıfı liberalizmi

Geçtiğimiz haftalarda Marx’ın 1852’deki ifadesiyle “Finans aristokrasisinin Avrupa’daki yayın organı” olan The Economist’in Daron Acemoğlu’nu hedef alan yazısı kamuoyunda sıkça tartışıldı. Acemoğlu’nun bu eleştirilere verdiği cevap, bu tartışmanın daha geniş kesimlere ulaşmasını sağladı. Tartışmanın muhatabının liberalizmin göz önünde olan, üstelik Nobel Ekonomi Ödülü’nü almış Türkiyeli bir iktisatçı olması, bu tartışmayı bizler açısından daha da görünür hâle getirdi. Bu tartışmaya sosyalist çizgide yayın yapan çeşitli yayın organları da ilgi gösterdi.1 Bu değerlendirmeler birçok haklı argümanı barındırıyor. Acemoğlu’na yönelik soldan eleştirilerin ortaklaştığı nokta ise, Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” olarak tanımlanan yaklaşımında devlet, sınıf ilişkileri gibi konuları ele alırken düzen içi pozisyonunu koruyor oluşudur. Onun düzen içi pozisyonu, Marksist bir eleştiriye tabi tutulduğunda iç tutarsızlıklara ve çelişkilere sahip.

Acemoğlu’na yönelik bu eleştiriler doğru olmakla beraber, bu tartışmanın daha geniş bir perspektifte ele alınmasının mevcut emperyalist-kapitalizmin krizinin ve bu krize verilen burjuva ideolojik yaklaşımların değerlendirilmesi için bir fırsat yarattığını düşünüyoruz. Bu yazıda, Acemoğlu’nun kavramsallaştırmasıyla “işçi sınıfı liberalizmi”nin (neo)liberalizm savunucusu ideologlar için “samimi ama beyhude” bir teorik cephanelik olduğunu açıklamaya çalışacağız.

Neoliberalizmin krizine karşı iki eğilim

Bu tartışmayı bir çerçeveye oturtmak için yine bu sitede yayınlanan “Emperyalist dünya düzeni nereye gidiyor?” başlıklı yazıya geri dönmemiz gerekiyor.

“Neoliberal düzenin krize girmeye başladığı ilk yıllarda burjuva düzen siyasetinde bu konjonktüre yanıt olarak iki ana hat ortaya çıktı. İlk hat, aslında yeni bir şey söylemeyen, neoliberal dönemin ezberlerini “değişmez doğrular” gibi benimseyen bir çizgiydi. Kendini ‘ilerici’ ve ‘demokrat’ diye tanıtsa da özünde kapitalist düzenin büyük sermaye lehine reforme edilerek sürdürülmesini savunuyordu. ABD’de bu yaklaşım ağırlıkla Demokrat Parti içinde temsil edilirken, Avrupa’da hem merkez sağ hem de merkez sol partiler tarafından devam ettirildi. Ancak bu partiler süreç içinde giderek güç kaybetti, çünkü ‘zamanın ruhu’ bu siyasetin aleyhine işliyordu.”

Burada bahsedilen kriz, 2008 ekonomik kriziyle ortaya çıkan ve COVID-19 pandemisiyle derinleşen dünya çapındaki ekonomik bunalımdır. Bu bunalım kapitalist sistemin dinamikleri açısından hem bu sitede hem de sosyalist yazının genelinde birçok kez ele alındığı için bu yazıda yeniden bir değerlendirme yapmayacağız. Ancak kapitalist sistemin ideologlarının bu krize cevap olarak geliştirdiği iki eğilimden söz edeceğiz. Ayrıntılarına referans verdiğimiz yazıda değindiğimiz ve birbiriyle rekabet hâlinde olan bu iki eğilimden ilki neoliberalizmin sürekliliğini savunur. Bu eğilim hem The Economist’in hem de Daron Acemoğlu’nun parçası olduğu, sermaye sınıfının krizleri teknolojik gelişme (bugün için yapay zekâ merkezli) ve emek verimliliğinin artışı (başka bir ifadeyle otomasyon) ile aşma çabasını yansıtır. Bu ideolojik çerçeveyle rekabet hâlinde olan diğer yaklaşım ise yeni faşizm olarak adlandırabileceğimiz ve dünya çapında Trump, Le Pen, Erdoğan gibi liderler ya da AFD, Reform gibi partilerin temsil ettiği akımlardır.

“Burjuvazi içerisinde bu iki eğilimin bir arada bulunduğu, zaman ve coğrafyaya göre birinin diğerine üstünlük sağladığı yılları yaşadık. Neo-faşist eğilimin kısmi geri çekilmelerine rağmen süreç içerisinde güçlenen ve belirginleşen bir siyasi hat ortaya çıkardı. Yıllara yayılabilecek bir burjuvazi içi gerilim dinamiği, COVID-19 pandemisinin de ekonomik ve siyasi bunalımı derinleştirmesiyle birlikte, neo-faşist akımları bu bilek güreşinde kazanma noktasına getirdi. Neo-faşist çizgi, her ne kadar belirleyici eğilim hâline gelse de burjuvazi içerisindeki bu iki siyasi hattın mücadelesinin, emperyalist-kapitalist dünyanın içerisinde bütün gerilimleri ve çatışmasıyla devam edeceğini ifade etmek gerekir.”

Yukarıdaki alıntıda da ifade ettiğimiz gibi, yeni faşist akımlar dünya genelinde “liberalizmi restore etmeyi” hedefleyen merkez partilere göre ciddi bir güç kazanmış durumda. Bu durum Acemoğlu gibi (neo)liberalizmin birçok ideoloğunu dehşete düşürmekle birlikte, onları çözüm yolları aramaya da sevk ediyor. The Economist gibi “ortodoks” tavrını hâlâ koruyan liberal yayın organları mevcut durumu geçici bir “popülist” yükseliş olarak görürken Acemoğlu, “liberalizme ve demokrasiye yönelik ciddi bir tehdit” tespit ederek sadece yapay zekâ gibi teknolojik gelişmelerin bu sorunu çözmeyeceğini ifade ediyor. T24 ve Cnbc-e’ye verdiği röportajlarda bunu açıkça dile getiren Acemoğlu, amacının “insanlığa birçok katkısı olan liberalizmin” tekrar egemen paradigma hâline gelmesine felsefi bir katkıda bulunmak olduğunu da ekliyor.2

Faşizme karşı alternatif işçi sınıfı liberalizmi olabilir mi?

Acemoğlu’nun “ortodoks” liberallere kıyasla daha dürüst bir pozisyon aldığını söylemek gerekir. Acemoğlu, kapitalist sistemin yapısal açmazlarını analiz ederken kapitalist sistemin “yeni normali” hâline gelmiş yeni faşizm karşısında mevcut güç ilişkilerini değiştirecek bir özne bulmakta zorlanıyor. Tam da bu noktada, liberal bir iktisatçıdan beklenmeyecek şekilde işçi sınıfını göreve çağırıyor. Aslında bu yaklaşım çok da yeni olmamakla birlikte dünyada yeni faşist partilerin seçim başarılarının üst üste gelmesiyle daha sık tartışılan bir konu hâline geliyor (Bu tartışmanın Almanya’da AfD’nin yükselişine denk gelen bir dönemde gerçekleştiğini hesaba katmak gerekir.) Geçmişte Thomas Piketty’nin Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital kitabında ya da ara sıra gündeme gelen “evrensel temel gelir” tartışmalarında da benzer “reformist” çerçeveler sunulduğunu görmüştük.3

Acemoğlu’nun çabasını “zamanın ruhuna karşı verilen beyhude kavga” olarak nitelememizin nedeni ise liberal düzenin restorasyonunun işçi sınıfının düzen içi mücadeleler için seferber edilmesiyle sağlanamayacak olmasından kaynaklanıyor. Zamanın ruhu, bir başka ifadeyle kapitalizmin bunalımı yeni faşizmin olgunlaşması için verimli bir zemin sunarken, dünya çapında bu eğilime meydan okunması, ancak işçi sınıfının devrimci bir güç olarak siyaset sahnesine çıkmasıyla başarılabilir. Nitekim 2008 krizinden beri liberal reçetelerin birçok ülkede sistemi yenilemek bir yana dursun, yeni faşizmin siyaset sahnesine daha da güçlü bir şekilde çıkmasına yol açtığını görebiliyoruz. Bu durumu görmek için kapitalist sistemin merkez ülkeleri olan Almanya, İngiltere ve Fransa’daki merkez partilerin çöküşüne ve yeni faşist partilerin yükselişine bakmak yeterli olacaktır.

Tam da bu noktada, Acemoğlu’nun “iyi niyetli” çabasının yeni faşizmin yükselişini engelleyemeyeceğinin, yeni faşizmi durdurabilecek yegâne gücün işçi sınıfının devrimci mücadelesi olacağının altını çizmek gerekiyor. Tarihten zihinlerimize kazınan bir söz tam da bu çelişkiyi vurguluyor: Ya sosyalizm ya barbarlık!


  1. Sermayenin tahammül sınırı: The Economist Acemoğlu’na karşı
    Daron Acemoğlu ile The Economist polemiği
    Acemoğlu’nun Sınıfa Dönüşü
    Acemoğlu’nun Düşünsel Güzergâhı: Karşı-Güç Var, Karşı-İktidar Yok
    ↩︎
  2. Daron Acemoğlu: AKP’nin başarısı muhalefetin başarısızlığından ayrı düşünülemez
    Daron Acemoğlu, The Economist ile Yaşadığı Krizi Anlattı: Amatörce Yapılmış Bir Saldırıydı!
    ↩︎
  3. Piketty, T. (2014). Capital in the Twenty-First Century. Harvard University Press. ↩︎
Total
0
Shares
Önceki makale
Kapitalizm, bilim ve suça sürüklenen çocuklar

Kapitalizm, bilim ve suça sürüklenen çocuklar

Sonraki makale
Yapay zekâ dünyayı ele mi geçiriyor

Yapay zekâ dünyayı ele mi geçiriyor?

İlgili Gönderiler
;