İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin siyasal ve ekonomik üstünlüğünü dünya çapında genişleten ve kapitalist devletlerin iktisadi-politik yönelimlerini tanımlayan düzen, genellikle neoliberalizm adıyla anılır. Soğuk Savaş boyunca bu yaklaşım, emperyalist blok açısından temel bir çerçeve işlevi gördü. Neoliberalizmi, 1973’te Şili’de Salvador Allende’ye karşı yapılan darbenin ardından daha görünür biçimde uygulanan; siyaset alanından emekçileri tümüyle dışlayarak ekonomiyi ve siyaseti büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmeyi hedefleyen bir yönelim olarak değerlendirebiliriz. Neoliberalizm, sermaye sınıfının işçi sınıfının kazanımlarının önemli bir kısmını, ağır politik baskılar ve fiziksel saldırılar eşliğinde ortadan kaldıran bir biçimde hayat bulmuştu.
Türkiye’de de benzer bir süreç yaşandı. 24 Ocak kararları ve ardından 12 Eylül Darbesi’yle birlikte, neoliberal programın önündeki engeller büyük ölçüde kaldırıldı. Bu dönüşüm, ABD ve NATO eksenindeki siyasal yönelimle uyumlu biçimde hayata geçirildi. Emperyalist merkezlerde ise merkez sağ ve merkez sol partilerin birbirine yakınlaşan politikaları içinde neoliberal siyaset anlayışı güç kazandı. Margaret Thatcher’ın “There is no alternative” (Başka alternatif yok) sözü, bu dönemin ruhunu özetleyen bir simgeye dönüştü. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte neoliberalizm, adeta “tam egemenliğini” ilan etti. Bu şekilde siyaset ve ekonomiyle sınırlı kalmayıp bilimden sanata, uluslararası ilişkilerden felsefeye kadar pek çok alanda belirleyici oldu.
Ancak 2008 yılında ABD’de patlak veren Mortgage kriziyle beraber bu siyasi-ekonomik paradigma çatlamaya başladı. Bugünlerde sıklıkla hatırlatılan ifadeyle, Gramsci’nin tarif ettiği bir eşiğe girildi: “Eskinin öldüğü, yeninin ise bir türlü doğamadığı” bir geçiş dönemi… Bu süreçte ABD’nin hegemonik gücünün zayıflaması ve neoliberal programın kurallarının giderek işlemez hâle gelmesi, dünyanın çeşitli bölgelerinde ve her coğrafyanın özgün koşulları içinde yeni siyasal eğilimlerin ortaya çıkmasına yol açtı.
Düzen siyasetinin Neoliberalizmin krizine cevabı
Tarif ettiğimiz ekonomik ve siyasal kriz dinamiği içerisinde hem merkez emperyalist ülkelerde hem de emperyalist sistem hiyerarşisinin alt basamaklarında yer alan ülkelerde sayısız halk isyanı patlak verdi. Batı medyasının “Arap Baharı” dediği Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki ayaklanmalar, ABD’de “Occupy Wall Street”; Yunanistan’dan İspanya’ya, Fransa’dan Şili, Ekvador gibi birçok Güney Amerika ülkesine uzanan protesto dalgaları… 2010’dan bu yana Afrika ve Asya’yı da kapsayacak şekilde, dünyanın birçok bölgesinde büyük toplumsal hareketler ardı ardına ortaya çıktı.
Neoliberal düzenin krize girmeye başladığı ilk yıllarda burjuva düzen siyasetinde bu konjonktüre yanıt olarak iki ana hat ortaya çıktı. İlk hat, aslında yeni bir şey söylemeyen, neoliberal dönemin ezberlerini “değişmez doğrular” gibi benimseyen bir çizgiydi. Kendini “ilerici” ve “demokrat” diye tanıtsa da özünde kapitalist düzenin büyük sermaye lehine reforme edilerek sürdürülmesini savunuyordu. ABD’de bu yaklaşım ağırlıkla Demokrat Parti içinde temsil edilirken, Avrupa’da hem merkez sağ hem de merkez sol partiler tarafından devam ettirildi. Ancak bu partiler süreç içinde giderek güç kaybetti, çünkü “zamanın ruhu” bu siyasetin aleyhine işliyordu.
İkinci hat ise bu neoliberal çizgiye, çoğu zaman bir tepki olarak yükselen ve neo-faşist eğilimler olarak tanımlanan hareketlerdi. ABD’de Trump, Almanya’da AfD, Fransa’da Le Pen, İngiltere’de UKIP, Macaristan’da Orban, Arjantin’de Milei, Hindistan’da Modi gibi örneklerle daha da çoğaltılabilecek yeni parti ve örgütlenmeler bu dönemde öne çıktı. Neo-faşist siyasal yönelim, Sovyetler Birliği’nin sınıf mücadelelerini ileriye taşıyan etkisiyle şekillenen dünyada elde edilen insan haklarına dair kazanımları ortadan kaldırmaya, eşitsizliği normal, kabul edilir ve insan doğasına da uygun bir durum olarak kabul ettirmeye, bununla birlikte, geçmiş tarihte başarısızlığa mahkum edilerek dışlanan milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyet ve göçmen düşmanlığı gibi ideolojileri de temel siyasal unsurlara dönüştürmeyi amaçlayan bir siyasal düzlemi egemen haline getirmeyi amaçladı. 2008 krizi ve ardından gelen halk isyanlarından bugüne, burjuva siyaset sahnesindeki tartışmaları ve çatışmaları bu iki eğilim arasındaki ilişki üzerinden okumak, günümüz dünyasını anlamak açısından yerinde olacaktır.
2008 kriziyle istikrarını yitiren emperyalist dünya düzeni, ilk etapta “eski reçetelerle” toparlanmaya çalışıldı. Geçmişten gelen birikimi sayesinde ekonomik ve siyasal etkisini hâlâ koruyan neoliberal çizgi, krizi yine kendi “kurtuluş formülleriyle” aşmaya yöneldi. Fakat bu çevreler, ortaya çıkan yeni ekonomik ve siyasal dinamikleri doğru okuyamadı ve liberalizmin klasik argümanlarını tekrar eden, eskiye dönüşü yücelten bir tutum benimsedi.
Bu eğilime göre sivil toplum canlandırılacak, ekonomi siyasetten azade bir şekilde liberal piyasa kurallarına göre düzenlenecek, “demokrasi savunusu” adı altında Rusya ve Çin gibi potansiyel rakipler otoriter ilan edilerek sistemin dışına itilecek; kadın hakları, LGBTİ+ hakları, ekolojik üretim gibi sözde demokratik ama öz itibarıyla kapitalizmi sürdürmeyi hedefleyen reformlar üzerinden mevcut krizden çıkılacaktı. Bu tabloda eksik kalan ve ekonomiyi bu dar boğazdan çıkaracak altın formül ise teknolojik gelişme olacaktı. Nitekim 2012’den itibaren Endüstri 4.0 ya da Dördüncü Sanayi Devrimi adı verilen teknoloji merkezli iyimserlik, krizden çıkışın ana reçetesi gibi pazarlanmaya başlandı. Özetle, robotlar hem bizi hem de kapitalizmi kurtaracaktı! Bu siyasal eğilim, günümüzde ise yine benzer bir ideolojik körlükle, 2026 dünyasında krizin çözümünü bu kez yapay zekâdaki gelişmelere indirgemeye varmış görünüyor.
Neo-faşizm nasıl güç kazandı?
Bu iki burjuva siyasi yönelimin bugünkü mücadelesine dönmeden önce her geçen yıl gücünü tahkim eden neo-faşist eğilimin özelliklerini inceleyelim. Günümüzde ABD başkanı Trump’ta simgeleşse de dünyanın her yerinde kendi özgünlüğünde neo-faşist akımlar ortaya çıkmıştır. ABD, Macaristan, İtalya ve son olarak da Arjantin örneğinde gördüğümüz üzere birçok ülkede bu akımın temsilcileri iktidara gelmiştir. Almanya, Fransa, İngiltere gibi çoğu ülkede ise muhalefette yer almasına rağmen hükümetlerin ırkçı ve göçmen düşmanı politikaları benimsemesinde etkili bir siyasi güç olmuştur.
Bu neo-faşist parti, lider ya da örgütlenmelerin ortak özelliği, kapitalizmin mevcut krizine bir cevap olarak ortaya çıkmış olmalarıdır. Yukarıda ifade ettiğimiz neoliberal siyasi eğilime kıyasla, kitleler nezdinde çok daha ikna edici bir yol haritaları vardır. Trump’ın “Make America Great Again” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap – MAGA) sloganıyla bu siyasetin özünü aktardığını görüyoruz. Bu sloganın temsil ettiği; neoliberal politikaların iflasına karşı ulusal kalkınmayı önceleyen, bunu yaparken de demagojik bir söylemle işçi sınıfını kendisine yedekleyen bir siyaset anlayışıdır. Bu siyaset biçimi, bazılarının iddia ettiğinin aksine ne sermaye elitlerinin düzenine muhalif ne de halkçı bir karakter barındırmaktadır. Ekonomik ve siyasal krizin faturasını göçmenlere, kadınlara ve LGBTİ+’lara kesmeye çalışan bu ırkçı ve cinsiyetçi çizgi; işçi sınıfının sermayeye karşı ortak mücadele etrafında birleşmesini de engeller. Sonuçta hedefi, neoliberal eğilimle ikiz kardeş sayılabilecek biçimde, yine sermaye düzeninin ayakta kalmasını sağlamaktır.
Burjuvazi içerisinde bu iki eğilimin bir arada bulunduğu, zaman ve coğrafyaya göre birinin diğerine üstünlük sağladığı yılları yaşadık. Neo-faşist eğilimin kısmi geri çekilmelerine rağmen (Trump’ın 2021 seçimlerini kaybetmesi, Avrupa’da neo-faşist partilerin bazı seçim yenilgileri vb.) süreç içerisinde güçlenen ve belirginleşen bir siyasi hat ortaya çıkardı. Yıllara yayılabilecek bir burjuvazi içi gerilim dinamiği, COVID-19 pandemisinin de ekonomik ve siyasi bunalımı derinleştirmesiyle birlikte, neo-faşist akımları bu bilek güreşinde kazanma noktasına getirdi. Neo-faşist çizgi, her ne kadar belirleyici eğilim hâline gelse de burjuvazi içerisindeki bu iki siyasi hattın mücadelesinin, emperyalist-kapitalist dünyanın içerisinde bütün gerilimleri ve çatışmasıyla devam edeceğini ifade etmek gerekir.
Bu noktada bir parantez açarak 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası kurulan AKP-MHP ittifakının ve başkanlık rejiminin bu neo-faşist eğilimin en “gelişkin” örneklerinden biri olduğunu ifade edelim. Erdoğan’ın etrafında inşa edilen AKP-MHP neo-faşist ittifakının başta ABD olmak üzere farklı ülkelerdeki rejimler için de örnek teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Ülkemizdeki rejimin siyasal ve sınıfsal analizi bu yazının kapsamını aşacağı için başka bir yazıda ele almak üzere bu parantezi burada kapatmak durumundayız.
Neo-faşizmin yeni eşiği: Trump Doktrini
Neo-faşist siyasi çizginin neoliberal dünya düzeninin krizine bir yanıt olarak ortaya çıktığını ifade etmiştik. Pandemi sonrasında daha da güç kazanan bu siyasal eğilim, emperyalist politikaların yeni normali hâline gelmiştir. Bir başka ifadeyle, ABD emperyalizminin Rusya ve Çin gibi yeni rakipler karşısında gerileyen hegemonyasını yeniden tesis etmeye yönelik politikalarında, neo-faşist akımların ikiz kardeşi olan “merkezci” ve neoliberal siyasetlere göre çok daha güçlü yanıtlar ürettiği ortadadır. Burjuvazi için neo-faşizmin somut bir alternatif hâline gelmesindeki temel dinamik burada yatmaktadır. Bu alternatif, emperyalist rekabette izlediği politikalar açısından ana akım medyada Monroe Doktrini’ne de referansla “Trump Doktrini” olarak ifade edilmektedir. Neo-faşist eğilimin gerçek yüzünü gölgelemeden ama ABD emperyalizminin neo-faşist siyasetin hamiliğindeki başat rolünü ifade etmek açısından Trump Doktrini ifadesini kullanmayı yerinde buluyoruz.
Emperyalizmin yeni normali hâline gelen Trump Doktrini, Üçüncü Dünya Savaşı dinamiğinin içinde yaşadığımız bu dönemde, neo-faşist reçete doğrultusunda, ABD hegemonyasını yükselen Çin ve Rusya etkisine karşı yeniden tesis etmeyi amaçlıyor. Bu süreç, ne salt Trump’ın kişilik özellikleriyle sınırlı ne de bugün başlamış bir süreç. Pandeminin etkisiyle derinleşen ekonomik ve siyasal krize bir tepki olarak güçlenen bu dinamik, ABD ve NATO emperyalizminin çıkarları doğrultusunda dünyayı biçimlendirmeye çalışıyor ve bu stratejik yönelimde tehdit olarak algıladığı Rusya ve Çin başta olmak üzere İran, Küba, Venezuela gibi ülkelerin sistem içerisindeki etkisini sınırlamaya yöneliyor.
Bu plan çerçevesinde Ortadoğu ve Arap coğrafyasında Türkiye ve Suudi Arabistan gibi birçok ülkeyle müttefikliğini sürdürse de tartışılmaz ve stratejik müttefiki olarak İsrail’i bir koçbaşı olarak kullanan bir emperyalist politikalar bütününden bahsediyoruz. Siyonist İsrail devletinin Gazze’de yürüttüğü soykırım, ayrıca Lübnan’a ve İran’a yönelik saldırılarıyla birlikte askeri şiddet yoluyla bir eşik aşılmış ve “liberal demokrasi değerlerinin” emperyalizmin yeni normalinde söylem boyutunda bile bir gerçekliğinin kalmadığı kanıtlanmıştır.
Ortadoğu ve Arap coğrafyasında ABD emperyalizminin başını çektiği dünya düzeninin önünde engel olabilecek rejim ve siyasi güçler Körfez sermayesi, Türkiye ve HTŞ gibi yerel ortaklar eliyle yenilgiye uğratılmıştır. Ortadoğu’da göreli bir zafer kazanan ABD emperyalizmi, hemen ardından kendi periferisine yönelmiş ve benzer bir “mıntıka temizliğini” Orta ve Güney Amerika üzerinde uygulamaya başlamıştır. Liberal ve demokratik değerlerin askıya alındığı bir dünya düzeninde, Trump liderliğindeki ABD emperyalizmi önce bir haydutluk operasyonuyla Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırarak esir almıştır. Şimdi de Küba’yı tehdit etmektedir.
Bütün bu emperyalist haydutluk politikalarının temelinde yukarıda açıklamaya çalıştığımız ekonomik ve siyasal krize bir cevap üretme ve sermaye sınıfının birikim rejimlerini hem mevcut kaynakları ele geçirme hem de yeni ortaya çıkan kaynaklar üzerinde hakimiyet kurarak yeniden düzenleme politikası yatmaktadır. Trump Doktrini’nin asıl hedefi, emperyalist bloğun siyasi ve ekonomik hegemonyasını tehdit eden Rusya ve Çin’e karşı girişeceği savaşta ön cepheleri (Güney Amerika ve Ortadoğu gibi) kendisine tehdit oluşturmayacak hâle getirmektir. Başka bir ifadeyle Trump, Asya Pasifik’te Çin’e karşı girişeceği askeri ve siyasal savaşın bir ön hazırlığı içerisindedir. Bu savaşın nasıl ve ne zaman patlak vereceği belirsiz olsa da asıl vurgulanması gereken nokta, bir dünya savaşı konjonktüründen geçmekte olduğumuzdur. Bu savaşın esas nedeni ise ABD önderliğindeki emperyalist bloğun yapısal hâle gelen ekonomik-siyasal kriz dinamiğine ve gerileyen hegemonyasını geri kazanma arayışına bir karşı cevap üretme çabasıdır.
Bu emperyalist bloğun karşısında yer alan Rusya ve Çin gibi ülkelerin izleyeceği politikalar, üçüncü dünya savaşının gelişimini etkileyecektir. Ancak bu noktada sorulması gereken asıl soru şudur: İşçi sınıfının ve dünya halklarının çıkarına olmayan bu “barbarlık” döneminde kurtuluş formülünü nerede bulacağız? Karşı tarafın, yani burjuvazinin kurtuluş formüllerini tartışmaya çalıştık. Dünya halklarının cevabı için ise biri yanıltıcı olmak üzere iki cevaptan bahsedebiliriz: Ya işçi sınıfı için emperyalistlerden daha iyi bir dünya vizyonu olmayan Rusya ve Çin’in hegemonik güçler olarak yükseldiği yeni bir siyasal dünya düzen ya da emperyalist merkezlerde işçi sınıfının mücadelesiyle buluşacak ezilen halkların devrimci mücadelesinin zaferi!
ABD emperyalizmin Trump Doktrini çerçevesinde başarıya ulaşması ise işçi sınıfının geleceği için en kötü senaryoyu yaratacaktır. Bugün bir kez daha “Ya sosyalizm ya barbarlık” ikileminin güncelliğini dünya halklarına hatırlatmak ve sosyalizmi somut bir alternatif olarak örgütlemekten başka bir kurtuluşumuz bulunmuyor.









