Son günlerde DEM Parti çevresinden ve heyetten gelen bazı açıklamalarda benzer bir serzeniş var: Türkiye’de entelektüeller devam eden barış sürecine yeterince destek vermiyor. Bunun biraz şaşkınlıkla ifade edilmesi de anlaşılır. Dünyanın pek çok yerinde barış süreçlerinin en güçlü toplumsal destekçilerinden biri akademisyenler, sanatçılar, yazarlar ve kamusal entelektüeller oldu. Türkiye’nin yakın tarihinde de bunun örnekleri var. Bir önceki barış sürecinin ta kendisi örneklerle dolu.
Fakat belki soruyu başka türlü sormak gerekiyor. Entelektüeller neden sürece yeterince destek vermiyor değil, siyasetin entelektüelden beklediği “destek” tam olarak ne anlama geliyor?
Çünkü barışı desteklemekle bir barış sürecinin yürütülme biçimini desteklemek aynı şey değil. İnsan çatışmanın sona ermesini, Kürt meselesinin demokratik yollarla çözülmesini, silahların susmasını ve siyasetin alanının genişlemesini koşulsuz biçimde savunabilir. Aynı şekilde insan sürecin nasıl yürütüldüğünü, hangi aktörlerin sürece dahil edildiğini, Meclis’in rolünü, şeffaflığın sınırlarını, kullanılan dili ya da toplumsal katılım mekanizmalarının eksikliğini eleştirebilir.
Bunda bir çelişki yok. Hatta entelektüelin kamusal işlevinin başladığı yer tam da burası.
Edward Said’in entelektüele biçtiği rolü değerli kılan şey, entelektüeli belirli bir siyasal kampın sözcüsü olarak değil, iktidarla arasındaki mesafeyi koruyabilen biri olarak düşünmesidir. Bunu burada tekrarlamaya dahi gerek olmaması gerekir; ama belli ki gerekiyor. Buradaki iktidarı yalnızca devlet ya da hükümet olarak anlamamak gerekir. Muhalefetin de iktidar ilişkileri vardır; partilerin, hareketlerin, kurumların ve hatta entelektüel çevrelerin kendi iktidarları vardır. Entelektüelin işi bunlardan birinin halkla ilişkiler faaliyetini yürütmek değildir.
Türkiye’de ise uzun zamandır bunun tersine işleyen bir kamusal alan var.
Partilerin çevresinde kendi entelektüelleri, akademisyenleri, gazetecileri ve uzmanları oluşuyor. Bir tür parti paralel kamusal alanı ortaya çıkıyor. Televizyon kanalları, gazeteler, YouTube yayınları ve giderek sosyal medya hesapları da bu paralelliği yeniden üretiyor. Böyle olunca bir düşüncenin kamusal dolaşıma girebilmesi için yalnızca ilginç, özgün ya da doğru olması yetmiyor. O düşüncenin o günkü siyasal pozisyon açısından kullanışlı olması da gerekiyor.
Entelektüel tamamen susturulmuyor. Daha incelikli bir şey oluyor: İhtiyaç duyulduğunda görünür kılınıyor.
Pierre Bourdieu’nün televizyon üzerine düşünürken kullandığı “fast thinker” kavramı burada özellikle kullanışlı. Televizyon, düşünmek için zamana ihtiyaç duyan insan yerine hemen konuşabilen, karmaşık bir meseleyi birkaç tanıdık kalıba yerleştirebilen kişiyi ödüllendirir. Türkiye’de buna bir de siyasal saflaşmayı eklediğinizde ortaya garip bir kamusal figür çıkıyor. Her konuda konuşabilen, her gelişmeyi aynı birkaç siyasal açıklama modeline bağlayan, çoğu zaman gazeteci kimliği taşımasına rağmen giderek bir tür ideolog gibi davranan ekran figürü.
Bu durum gazetecilik açısından da problemli. Çünkü gazeteciyle siyasal iletişimci arasındaki sınırı ortadan kaldırıyor. Gazetecinin doğrulamak, soru sormak, yeni bilgi üretmek ve gerektiğinde kendi okurunun hoşuna gitmeyecek gerçekleri aktarmak gibi bir yükümlülüğü var. Oysa Türkiye’de özellikle siyasal gazetecilik giderek pozisyonların temsil edildiği bir alana dönüştü. Gazetecilerden bazıları haber veren insanlardan çok, belirli siyasal kampların dünya görüşünü açıklayan insanlara dönüştüler.
Böylece eskiden entelektüelin işgal ettiği bazı kamusal pozisyonları da gazeteciler ve profesyonel yorumcular doldurmaya başladı.
Burada Gramsci’nin “organik entelektüel” kavramını hatırlamak mümkün. Fakat bugün karşı karşıya olduğumuz şey biraz farklı. Siyasal çevrelerin kendi organik entelektüellerini üretmesinden ziyade, entelektüel faaliyetin kendisinin siyasal aidiyet üzerinden tasnif edildiği bir durum var. Söylediğiniz şeyden önce nerede durduğunuz soruluyor. Söylediğiniz söz de çoğu zaman içeriğine göre değil, hangi tarafın işine yaradığına göre değerlendiriliyor.
Bunun yakın tarihimizle de ilgisi var.
Barış Akademisyenleri bunun en açık örneklerinden biriydi. Ben de onlardan biriydim. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından oluşan siyasal atmosfer yalnızca üniversitelerde büyük bir tasfiyeye yol açmadı. Türkiye’nin kamusal entelektüel haritasını da değiştirdi. Bir tarafta akademiden ve medyadan uzaklaştırılan, yurtdışına gitmek zorunda kalan ya da kamusal görünürlüğünü büyük ölçüde kaybeden insanlar vardı. Diğer tarafta daha merkezde duran, devletle kurduğu ilişki daha az çatışmalı olan ve kimi zaman “post-post-Kemalist” diye tarif edilen yeni bir yorumcu-akademisyen tipi giderek daha fazla alan kazandı.
Bu bir yasaklama rejiminden ibaret değildi. Bir ikame rejimiydi.
Üstelik muhalif kamusal alan da bu ikame mekanizmasından bütünüyle azade değildi. “Yetmez ama evet” tartışmasının yıllar içerisinde aldığı biçim bunun iyi örneklerinden biri. Bir dönemin son derece hararetli siyasi tartışması, zamanla bazı entelektüelleri söyledikleri hemen her şeyden bağımsız biçimde mahkûm etmeye yarayan bir etikete dönüştü. Entelektüelin geçmişteki siyasal muhakemesinin eleştirilmesi elbette meşrudur. Fakat eleştirinin kişinin gelecekte söz söyleme hakkını ortadan kaldıran bir sicil kaydına dönüşmesi başka bir şeydir.
Türkiye’de anti-entelektüalizmin tuhaf biçimde hem iktidar hem muhalefet çevrelerinde karşılık bulabilmesinin nedenlerinden biri de bu.
Louis Althusser’in Kara İnekler’de kendisiyle söyleşi yapma biçimini tercih etmesi bu nedenle bana hep ilginç gelmiştir. Komünist Parti’yle son derece güçlü bir bağı olan bir düşünürün bile düşüncesini parti siyasetinin ihtiyaçlarına tercüme etmekte zorlandığı bir ilişki bu. Çünkü parti entelektüelden düşünmesini ister ama düşüncenin nereye varacağı üzerinde de söz sahibi olmak ister. Oysa düşünmenin böyle bir garantisi yoktur.
Belki bugün barış tartışmasında eksikliğini hissettiğimiz şey de tam olarak bu garantisizliktir.
Barışın entelektüellere ihtiyacı varsa bunun nedeni onların sürece meşruiyet sağlayacak isimler olmaları değildir. Tam tersine, herkesin aynı şeyi söylediği anda başka bir soru sorabilme ihtimalleridir. Süreci desteklerken yöntemini eleştirebilmeleri, barışı savunurken siyasal aktörlerin tercihlerine itiraz edebilmeleri, gerektiğinde kendi siyasal çevrelerini de rahatsız edebilmeleridir.
Dolayısıyla entelektüellerin neden yeterince destek vermediğini tartışmadan önce, onlara nasıl bir alan bıraktığımızı konuşmak gerekiyor.
Çünkü entelektüelden beklenen şey yalnızca doğru zamanda “evet” demekse ortada entelektüele ihtiyaç yoktur. Bunun için zaten siyasal iletişimciler, parti sözcüleri, kanaat önderleri ve televizyon yorumcuları var.
Entelektüele ihtiyaç, tam da “evet, ama” denildiği yerde başlar.








