Yeni Parti programı neden değişimin anahtarı olamaz

Yeni Parti programı neden değişimin anahtarı olamaz?

Özgür Özel ve ekibi, iktidarın müdahaleleri sonucunda CHP içinde siyaset yapamayacak hâle gelip Yeni Parti’yi kurmak zorunda kaldılar. Nitekim iktidarın yargı ve kolluğu kullanarak kendi siyasal çıkarını muhafaza etmesi vakayı adiyeden sayılır oldu. Her sabah uyandığımızda muhalefette olan bir belediye başkanının ya iktidar bloğuna katıldığını ya da tutuklanıp görevden el çektirildiğini görür olduk. Şurası bir gerçek ki Özel ve İmamoğlu ekibi, bu koşullar altında siyaset yapıyor. Erdoğan karşıtı muhalefette ısrar ettikleri için İmamoğlu ve birçok muhalif, siyasi tutsak olarak hapishanelerde tutuluyor ve bu insanlara yenilerinin ekleneceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok.

Yeni Parti bir düzen partisi olmasına rağmen Türkiye’nin siyasal düzenine Erdoğan iktidarı şemsiyesi altında eklemlenmedi. Eklemlenebilmesi için ancak iktidar hedefinden vazgeçmiş olması gerekirdi. Yeni Parti’nin düzen siyasetine sığıp Türkiye’nin güncel düzen siyasetine sığamamasının nedeni, parti kuruluşunda ilan ettikleri program değil elbette. Program bu düzenin sınırları içinde toplumsal muhalefetin birçok farklı bileşeninin taleplerinin gerçekleştirilmesini vaat ediyor olsa da bu taleplerin bugün neden karşılanamadığının gerçek nedenlerinin üstünü örtüyor. Buradan da anlaşılacağı gibi Yeni Parti, programından dolayı değil; Erdoğan ve onun bedeninde temsil edilen çıkar bloğunun karşısında en güçlü siyasal özne olduğu ve Türkiye’de yapılmış son seçimden birinci parti olarak çıktığı için iktidar tarafından yeniden şekillendirilen düzen siyasetinin sınırlarının dışında kalmıştır.

Yeni Parti programı ne vaat ediyor, onu ne sınırlıyor?

Yeni Parti’nin iktidar hedefinin neyi amaçladığını görmek için ilan edilmiş parti programına bakabiliriz. Parti programı, Türkiye’de kamusal alanda mücadele eden toplumsal grupların taleplerinin toplanması gibi görünmektedir. Başta kadınlar olmak üzere; gençler, çocuklar, engelliler, emekliler ve emekçilerin talepleri programda yer bulmuş, bu talepler sosyal devlet mimarisi altında bir araya getirilmiştir. Bu taleplerin hayata geçirilmesi için de liyakat mekanizmaları ve hukukun üstünlüğünün devreye sokulacağı belirtilmiştir. Programa göre Türkiye’nin bütün güncel sorunları, Erdoğan iktidarının bileşenlerinin hiçbir sınır tanımamasından kaynaklanmaktadır. Yani bütün dünyada Türkiye benzeri deneyimler egemen hâle gelmişken program, bu gidişatın asıl nedenini ülkenin kendisine özgüymüş gibi analiz ediyor. Bütün dünyada hukukun üstünlüğü ilkesi bir retorik olarak dahi terk edilmiştir. Bu küresel değişimin yerel farklılıkları olmasına rağmen daha genel nedenleri olmak zorundadır.

Bu körlüğün hemen yanı başında, Kemalizmden ödünç alınan, birbirine karşıt çıkarları olan toplumsal sınıfların reddi yer almaktadır. Bu ret nedeniyledir ki Erdoğan iktidarının politikalarının temelde sermaye sınıfının çıkarlarının bir yansıması olduğu gözlerden kaybolur. Sermaye tabu bir adlandırmaymış gibi programda hiç zikredilmez. Böylece Yeni Parti iktidarında önüne geçileceği iddia edilen çocuk işçilikten kimin çıkar sağladığı sorusunun yanıtı bile verilemez. TÜSİAD sermayesi de doğrudan ya da dolaylı olarak çocuk emeği sömürüsünden payını alır. Kapitalizmin birleşik yapısı, saati 35 liraya bayılana kadar çalıştırılan çocuklardan çalınan değerin Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarına transferini öyle ya da böyle sağlar. Çocuk işçilik bir sınıf çıkarıdır, o zaman o sınıfın aleyhine düzenlemeler yapmadan bu sömürü mekanizması yok edilemez.

Görüldüğü gibi, sınıfsız toplum tahayyülünden dolayı program açmazlarla doludur. Bütün vurgu dönüp dolaşıp kamu denetiminin artırılmasına yapılmak zorunda kalır. Devlet mekanizmasının gerekli bölüşüm ilişkilerini kuramaması, bütçesini kreşlerden çok patronlara teşvik için kullanması, nihayetinde liyakatsiz yöneticilerin hukukun üstünlüğü ilkesini çiğnemesine indirgenir. Bu da Erdoğan’ın çevresinde kümelenmiş bir çıkar grubunun eylemlerinden ibarettir! Bu AKP iktidarını olduğundan çok daha büyük gösterir ve AKP öncesinden başlayan birçok sömürü politikasını normalleştirmeye yarar.

Sermaye sınıfını karşısına almayan bir sosyal devlet mümkün mü?

Bunun yanında olası bir Yeni Parti iktidarında programda vurgulanan sosyal devlet uygulamalarına ilk karşı çıkacak ve muhalefet örgütleyecek olan elbette patronlar sınıfı olacaktır. Bunun iki nedeni var. İlki şudur: Programdaki bütün sosyal devlet harcamalarının yarattığı yeni bölüşüm mekanizmaları, kamu bütçesinin patronlar için değil halk için -yani bugün bu bütçeden dışlanmış işçi sınıfı- harcanmasını gerektirir. Bu da bol keseden dağıtılan sermaye teşviklerinin daraltılmasını, toplumsal üretimin yeniden bölüşülmesini zorunlu kılar.

İkincisi, bu düzenlemeler aynı zamanda sermaye kârlılığının düşmesine neden olacaktır. Emekçi sınıfların bölüşümden daha fazla pay alması demek, zorunlu olarak sermayenin daha az pay alması anlamına gelir. Türkiye’de sendikal hareket karşıtı hukuki ve idari düzenlemelerin tarihi AKP’den çok önceye uzanır. Patronlara ucuz emek gücü sağlama adına yapılan bu uygulamalar, patronlara karşı cephe almadan değiştirilemez, çünkü onlar bu uygulamanın bir tarafıdır. Siyaset güç mücadelesi demektir ve bugünün Türkiye’sinde de sosyal devletin diriltilmesi için bile sermayeye karşı mücadelede etme zorunluluğu vardır.

Programın sağlayacağını iddia ettiği eğitim başlığı oldukça önemlidir. Anadile dair vurgular oldukça önemlidir. Ancak Türkiye’de kamusal ve nitelikli eğitimin olmaması sadece Milli Eğitim Bakanı’nın icraatlarının eseri değildir. Türkiye’de laik ve bilimsel eğitim almak, gereken fiyat karşılandığı takdirde oldukça kolaydır. Laik ve bilimsel eğitim, pazarda fiyatlanan bir metadır. Bunun içindir ki devletin üst düzey bürokratlarının -Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışanlar dahil- hiçbirinin çocuğu devlet okullarında okumaz. Devletin kamusal bilimsel ve laik eğitimi sağlaması, bu pazarın küçülmesi ve okul fiyatlarının düşmesi anlamına gelecektir. Bugün yana yakıla özel okul bulmaya çalışan ve eline biraz da olsa para geçen herkes devlet okullarını kabul edilebilir birer seçenek olarak göreceklerdir. Talebin düşmesi fiyatın, fiyatın düşmesi de kârın düşmesidir. Sermaye sınıfı, aç çocukların dini ya da kölelik eğitimine zorlanmasının suç ortağıdır. Hem o çocuklar gelecekte ucuz emek gücü sağlayıcıları olsun hem de o çocukların erişemediği o pazarda yüksek kârlar elde edilsin diye! Eğitim sistemini dönüştürmek için sermayeyle kafa kafaya bir kavga gerekecektir.

Yoksullaşmanın sebebi liyakatsiz ekonomi yönetimi mi sınıfsal tercihler mi?

Program -her ne kadar dünya siyasetinde neoliberalizm çöpe atılmaya yüz tutmuşsa da- neoliberal ezberlerden kendini azade kılamamıştır. Devletleştirmelerin Batı dünyasında kendine çokça yer bulduğu günümüzde devletin iktisadi yaşama ürkek de olsa geri dönmesinin altı programda da çizilir. Ancak muazzam bir toplumsal dönüşüm vaat eden program, ülkenin para politikasını dahi Merkez Bankası’nın takdirine bırakacaksa bu dönüşümü nasıl yapacaktır? Maddi yaşamın en önemli noktalarından birinde karar alma hakkı Türkiye halkından çalındığı takdirde bu muazzam dönüşüm nasıl gerçekleştirilebilir mi? Bugün merkez bankası, Erdoğan iktidarından en fazla bağımsız olan kurumdur. Gücünü uluslararası sermaye gruplarından alan bu kurumun belirlediği faiz politikası bütün iktisadi yaşam üstüne bir karabasan gibi çökmektedir. Bu bağımsızlığı muhafaza ederek toplumsal dönüşüm sağlamak mümkün değildir. Yeni Parti ya yıllarca bilimsel kisvesi altında toplumdan kaçırılan ekonomi yönetimini siyasallaştıracaktır ya da elinden dünya konjonktürünün değişmesini umut etmekten başka bir şey gelmeyecektir.

NATO’dan çıkılmadan savaş karşıtlığı yapılabilir mi?

Programın açık NATO’culuğunun altında yatan çelişki de esas olarak güç ilişkilerinin gerçekçi okunamaması ya da üzerinden atlanmasıdır. Birincisi, uluslararası hukuka uyum diye bir ilkenin kalmadığı herkesin malumudur. Bu ilkeye havale edilebilecek hiçbir sorun yoktur. Eğer uluslararası hukuk olsaydı, bugün Filistin soykırımında yüzde 30’u çocuk olmak üzere on binlerce insan herkesin gözü önünde öldürülmüş olmazdı.

İkincisi, NATO bir barış örgütü değildir. Bugün İran savaşında ABD’nin arkasına İran’dan çekindikleri için dizilemeyen Batılı devletler, bütçelerinin yüzde beşini savaşa ayırarak bugünkü korkularını ürettikleri silahlarla gidermek niyetindedirler. Dünya tarihine az buçuk aşina olan herkes bilir ki bu silahlar depolarda istiflensin diye üretilmeyecek. Programda belirtilen Batı ittifakının içinde olma ve NATO’da aktifleşme hedeflerinin yanına iliştirilen barış ve uluslararası hukuk kavramlarının bir değeri yoktur. NATO’nun açıkça savaşa hazırlandığını duyurduğu bugün hem NATO’nun içinde kalıp hem savaşmamak olası bir konum değildir.

Ayrıca NATO’nun içinde kalmak için ödenmesi gereken bedeller, bizatihi programın ana vurgularıyla çelişmektedir. NATO Kaliforniya’dan Ankara’ya uzanan ve ucuz emek gücüyle taçlandırılmış bir üretim hattı talep etmektedir. Bu ucuz emek gücünün nereden devşirileceği ve bu üretim hattında tüketilecek madenin nereden çıkarılacağı bir sır değildir. Hem bu ittifak içinde kalıp hem de Almanya dahil Batı ülkelerinde silah harcamaları vesilesiyle tasfiye edilmeye çalışılan sosyal devlet uygulamalarını geri getirme iddiasının kendisi çelişkilidir. Batı şimdiye kadar bu tasfiyenin bir kısmını emperyalist konumuna dayanarak geciktirebilmiş olsa da artık o günlerin sonuna geldik. Sermaye sınıfı ve işçi sınıfı arasındaki uyuşmaz çıkarlar başka bir toplumun sömürüsü söz konusu olmadığında kendisini daha net açık eder. Ankara’daki NATO zirvesinde Yeni Parti’nin gözünü kapattığı protestolara rağmen alınan kararlar nettir. Programdaki bu kafa karışıklığının yanında güncel hakikatler basittir: Bütçeler halka değil, silahlanmaya ayrılacak.

Yeni Parti’nin programatik hedeflerin gerçekçi mi?

Merkez siyasetin yıllarca yürüttüğü güç ilişkilerinin ürkekçe reddinden kaynaklanan bu açmazlar, bu siyasetin dünya üzerinden tasfiyesine neden oldu. Batı bloğunda merkez siyasetler faşizmin kabullerini sahiplenmeye doğru adımlar atarken Türkiye’deki bütün toplumsal sorunların kaynağını kötü yönetime havale ederek bir arpa boyu yol alınamaz. Buradaki vurgumuz, Yeni Parti’nin neden sosyalist bir program yazmadığına dair bir hayıflanma değildir. Tam tersine, programda iddia ettiği hedeflerin gerçekleşmesinin toplumsal sınıflar arası güç ilişkilerinin bir sonucu olmak zorunda olduğunu vurgulamaktır.

Yeni Parti’nin düzen içi vaatleri bile bu açıdan gerçekçi değildir. Kaldı ki kendiliğinden bir koruma kalkanı olacağı iddia edilen hukukun üstünlüğü gibi birçok kavramın altında yatanın ve bugün evrensel iyilik normlarıymış gibi sunulan sosyal devlet ilkelerinin tarihsel olarak hayata geçmesini mümkün kılanın sınıflar arası savaşlar olduğu da açık biçimde ortadadır. Üzerinden atlanmaya çalışılan bu hakikat, bütün iddiaların ölü doğmasının da nedenidir. Bu nedenle Yeni Parti gücünü programından alamaz, Merkez Bankası’nı bağımsız bırakmayı vaat eden dar ufuk, bambaşka bir Türkiye’yi kuramaz. Yeni Parti’nin gücü AKP iktidarının artan günahlarına duyulan öfkeden geliyor. Sosyalistler, siyasetin yeni kurulan bu arenasında bu hakikatlerle hareket etmek zorundadırlar.

Total
0
Shares
Önceki makale
Stonewall’dan bugüne_Dün, bugün ve yarın – özgürlük mücadelesinin sınıfsal rotası

Stonewall’dan bugüne: Dün, bugün ve yarın – özgürlük mücadelesinin sınıfsal rotası

İlgili Gönderiler