Stonewall’dan bugüne_Dün, bugün ve yarın – özgürlük mücadelesinin sınıfsal rotası

Stonewall’dan bugüne: Dün, bugün ve yarın – özgürlük mücadelesinin sınıfsal rotası

28 Haziran 1969 gecesi, ABD’nin New York kentindeki Stonewall Inn önünde başlayan isyan, yalnızca polis baskınına karşı gelişen anlık bir öfke patlaması değildi. Stonewall; devlet şiddetine, polis terörüne, kapitalist sömürüye ve heteropatriyarkal düzene karşı yıllardır biriken öfkenin tarihsel patlamasıydı. O gece sokaklara çıkanlar toplumun en yoksul, en dışlanmış kesimleriydi: Trans kadınlar, drag queenler, evsiz LGBTİ+ gençler, seks işçileri, siyahlar, Latinler ve işçi sınıfının görünmezleri…

Bugün Stonewall, çoğu zaman gökkuşağı bayraklarıyla süslenmiş şirket reklamlarının arasında romantik bir “kutlama günü” olarak anlatılıyor. Oysa Stonewall bir pazarlama kampanyası değil, bir isyandı. Ve her isyan gibi düzenin meşruiyetini hedef alıyordu.

Dün: İsyanın sınıfsal karakteri

Kapitalizm yalnızca emek gücünü sömürmez; toplumu cinsiyet rolleri üzerinden de yeniden üretir. Aile kurumu, özel mülkiyetin devamlılığını sağlayan temel mekanizmalardan biri olarak şekillenirken, heteroseksüellik toplumsal norm hâline getirilmiş, bunun dışında kalan tüm kimlikler baskılanmıştır.

Stonewall’un tarihsel önemi tam da burada yatmaktadır. LGBTİ+ hareketi başlangıcında yalnızca görünür olmayı değil, mevcut toplumsal düzeni sorgulamayı hedefliyordu. Mücadele; polis şiddetine, ırkçılığa, emperyalizme, kapitalizme ve erkek egemenliğine karşı ortak bir direniş olarak şekilleniyordu.

1970’lerde dünyanın birçok yerinde yükselen işçi hareketleri, kadın hareketi ve anti-emperyalist mücadelelerle LGBTİ+ hareketi arasında güçlü bağlar kurulmuştu. Çünkü baskının kaynağı ortaktı.

Bugün: Sermayenin gökkuşağı

Aradan geçen onlarca yıl içinde kapitalizm, bastıramadığı birçok toplumsal hareket gibi LGBTİ+ mücadelesini de soğurmaya çalıştı.

Artık haziran ayı geldiğinde çokuluslu şirketler logolarını gökkuşağı renklerine boyuyor; bankalar, teknoloji şirketleri, kozmetik markaları “çeşitlilik” kampanyaları düzenliyor. Aynı şirketlerin sendikalaşmayı engellediği, savaş ekonomilerini finanse ettiği, doğayı talan ettiği ve milyonlarca işçiyi güvencesiz çalıştırdığı ise reklam filmlerinde yer almıyor.

Kapitalizm LGBTİ+’ları özgürleştirmedi, yalnızca satın alma gücü olan kısmını yeni bir pazar olarak keşfetti.

Diğer tarafta ise dünya genelinde yükselen otoriterleşme, faşist hareketler ve muhafazakâr siyaset LGBTİ+ düşmanlığını yeniden bir siyasal araç haline getirdi. Ekonomik krizlerin faturası emekçilere kesilirken, iktidarlar gerçek sorunların üzerini örtmek için nefret siyasetini büyütüyor.

Türkiye’de de tablo farklı değildir. LGBTİ+’lar yalnızca kimliklerinden dolayı değil; işsizlik, barınma krizi, güvencesiz çalışma, polis şiddeti, sansür ve örgütlenme hakkının gaspı nedeniyle çok katmanlı bir sömürüyle karşı karşıyadır. Onur Yürüyüşleri yasaklanırken, gözaltılar sıradanlaştırılırken ve nefret söylemi kurumsallaştırılırken hedef alınan yalnızca LGBTİ+’lar değildir; tüm toplumsal muhalefettir.

Hareketin iç tartışmaları

Bugün LGBTİ+ hareketinin kendi içinde de önemli tartışmalar bulunmaktadır.

Kimlik siyasetinin sınıfsal çelişkilerin yerine geçirilmesi, mücadelenin bireysel temsile indirgenmesi, şirket sponsorluklarının ve devlet destekli görünürlük politikalarının başarı ölçütü hâline gelmesi hareketi zayıflatmaktadır.

Elbette görünürlük önemlidir. Ancak görünür olmak ile özgür olmak aynı şey değildir.

Bir trans işçi hâlâ iş bulamıyorsa, bir eşcinsel emekçi sendikal haklarından mahrum bırakılıyorsa, bir lubunya barınma hakkına erişemiyorsa, bir göçmen LGBTİ+ sınır dışı edilme korkusuyla yaşıyorsa; yalnızca temsiliyet üzerinden kurulan siyaset gerçek kurtuluşu sağlayamaz.

LGBTİ+ özgürlüğü liberal bir kimlik mücadelesiyle değil, sınıf mücadelesiyle tamamlanır.

Yarın: Nasıl bir mücadele?

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, Stonewall’un devrimci ruhunu yeniden hatırlamaktır.

LGBTİ+ özgürlük mücadelesi; işçi sınıfının mücadelesinden, kadın özgürlük mücadelesinden, gençlik hareketinden, antifaşist mücadeleden ve antiemperyalist direnişten kopuk düşünülemez.

Marksist-Leninist bakış açısından kurtuluş, yalnızca hukuki reformlarla ya da sermayenin sunduğu sınırlı haklarla gerçekleşemez. Çünkü baskıyı üreten sistem varlığını sürdürdükçe yeni ayrımcılık biçimleri üretmeye devam edecektir.

Bu nedenle mücadele hattımız;

  • İşçi sınıfı içinde LGBTİ+ örgütlenmesini büyütmeyi,
  • Sendikalarda ve emek örgütlerinde LGBTİ+ görünürlüğünü güçlendirmeyi,
  • Transların, seks işçilerinin, göçmenlerin ve tüm ezilen kesimlerin ortak mücadelesini örmeyi,
  • Faşizme, savaşa, emperyalizme ve sermaye egemenliğine karşı birleşik mücadeleyi büyütmeyi,
  • Mahallelerde, okullarda, işyerlerinde ve yaşamın her alanında dayanışma ağlarını geliştirmeyi,
  • Özgürlüğü yalnızca bireysel haklar düzeyinde değil, sömürünün ortadan kalktığı sosyalist bir toplum perspektifiyle ele almayı hedeflemelidir.

Stonewall bize yalnızca geçmişi anlatmaz; geleceği de gösterir.

İsyanı festivale, direnişi reklama, özgürlüğü tüketime dönüştürmeye çalışan kapitalizme karşı Stonewall’un gerçek mirası hâlâ sokaktadır.

Bugün görevimiz yalnızca geçmişi anmak değil; onun devrimci özünü bugünün mücadeleleriyle buluşturmaktır.

Çünkü biliyoruz ki LGBTİ+ özgürlüğü, işçi sınıfının kurtuluşundan ayrı düşünülemez.

Ve işçi sınıfının kurtuluşu da, ezilen bütün kimliklerin özgürleşmesini içermedikçe tamamlanmış sayılmaz.

Stonewall’dan bugüne uzanan mücadele bize bunu öğretmiştir.

Dün direndik.

Bugün direniyoruz.

Yarın ise yalnızca direnen değil, sömürü düzenini tarihe gömenler olacağız.

Total
0
Shares
Önceki makale
Küller içinde bir düzen_Ormanlar sermayeye, bedel halka

Küller içinde bir düzen: Ormanlar sermayeye, bedel halka

İlgili Gönderiler