“Hangi dağ efkârlıysa oradayız
Perişan edilen her şey bizimdir.
Yağmur oluyoruz hangi ırmak kurusa
Gülüşümüz çocuk,
Adımız eşkıyaya çıkmıştır bizim.”
Bazı dizeler okunup geçilmez, insanın içine yerleşir, orada uzun süre sessizce bekler. Yıllar sonra kararmış bir dağa bakarken, kurumuş bir ırmağın kıyısından geçerken ya da bir çocuğun sebepsiz gülüşüne rastlarken yeniden belirir. Şairin sesi, zamanın derinliklerinden dönüp gelir; usulca insanın omzuna dokunup koluna girer meydanların haykırışında.
Ahmet Telli’nin bu dizeleri de böyledir. Çünkü burada yalnızca bir şair konuşmaz; kendisini başkalarının kaderinden ayırmayı reddeden bir bilinç dile gelir. Şiirin öznesi “ben” olmaktan öte daha ilk anda çoğalır, “biz” olur. Bu “biz”, herkesi içine alan belirsiz bir insanlık çağrısı da değildir elbette. Dünyayı emeğiyle kurduğu hâlde o dünyanın dışında bırakılanların, sömürülenlerin, baskıya uğrayanların ve yenilmiş olsalar bile hafızalarını teslim etmeyenlerin sesidir.
“Perişan edilen her şey bizimdir” dizesi, acıya uzaktan bakan bir merhametin cümlesi değil, saf tutmanın cümlesidir. Acıyı yalnızca paylaşmayı değil, onu doğuran düzene karşı durmayı da içerir. Çünkü çoğunluğun hayatları tesadüfen perişan olmamış, yoksulluk da korku da yalnızlık da öte dünyadan gelmemiştir. Birileri biriktirirken başkalarının eksilmesi, birileri konuşurken başkalarının susturulması, birilerinin geleceği güvence altındayken başkalarının ömrünün belirsizliğe terk edilmesi rastlantıların değil, belirli bir düzenin sonucudur.
Ahmet Telli’nin şiiri bu düzeni adlandırır ama o, şiiri hiçbir zaman bir kürsüye dönüştürmez. Devrim, onun dizelerine sonradan eklenmiş bir kimlik bilgisi değil; dünyaya baktığı yerin ta kendisidir. İnsanı, sınıfsal ilişkilerinden koparmadan kavrar. Emeği bir ahlak öğüdü olarak değil, hayatı kuran temel güç olarak düşünür. Özgürlüğü yalnızca düşüncenin serbestliği saymaz; insanın emeğine, sevgisine ve geleceğine sahip çıkabilme hakkı olarak kavrar.
Onun şiiri, 78 kuşağının devrimci hareketi içinde olgunlaşmış bir mücadele anlayışını taşır. O kuşak için sosyalizm, kitapların arasında saklı duran uzak bir düşünce değil; fabrika önlerinde, okullarda, köylerde, meydanlarda ve evlerde dolaşan canlı bir yoldu. İnsanların dünyayı yalnızca yorumlamakla yetinmeyip onu değiştirebileceklerine inandıkları yıllardı bunlar. Bugünden bakıldığında bu inanç kolaylıkla romantikleştirilebilir. Oysa o günlerde insanların hayatına yön veren, bedeli ağır olan somut bir iradeydi.
Telli, bu iradeyi şiirine doğrudan slogan olarak taşımadı. Onu imgelerin içinde sakladı, orada büyüttü. Dağı, yağmuru, geceyi, yolu, çocuğu ve ırmağı siyasal düşüncenin cansız işaretlerine dönüştürmeden kullandı. Böylece ideoloji, onun şiirinde insan sesine kavuştu ve kavramlar, insanların yüzlerinde ve suskunluklarında görünür hâle geldi.
Bu yüzden doğa, onun dizelerinde masum bir dekor olarak kalmadı. Dağ, yalnızca taş ve toprak değildi; kimi zaman sığınak, kimi zaman kuşatma, kimi zaman da yenilgiden sonra bile ayakta kalabilmenin biçimiydi. Irmak yalnızca akan su değildi; kesintiye uğratılmış hayatın kendisiydi. Yağmur ise bereketten önce, geri dönüş ihtimalini taşıyordu. Kurutulmuş olanı yeniden canlandırma iradesinin adıydı. Çocuk yalnızca masumiyet değildi. Çocuk, dünyanın henüz ikna edemediği varlıktı. Eşitsizliğin doğal, itaatin kaçınılmaz, korkunun hayatın değişmez yasası olduğuna henüz inanmamıştı. “Gülüşümüz çocuk” denildiğinde korunan şey, geçmişin saflığı değil; geleceğin henüz kapanmamış kapısıydı.
Telli’nin şiirindeki emek de böyle okunmalı. Emeği yalnızca nasırlı ellerin, yorulmuş bedenlerin ya da alın terinin kutsandığı bir alanın ötesinde gördü. Emeği bir ömür boyunca kendilerinden çalınanların, kurdukları evlerde oturamayanların, diktikleri ağacın gölgesinde dinlenemeyenlerin, ürettikleri zenginliğin uzağında yaşamaya mahkûm edilenlerin, sabahın karanlığında yola düşenlerin, toprağı belleyenlerin, sınıfta başka bir gelecek kurmaya çalışanların ve toplumu yeniden üretenlerin sesini “ormanın fısıldayışında” duyumsayarak ele almış ve ortaklaştırmıştır. Bunu yalnızca emekçilerin yoksulluğundan dolayı değil, hayatı üretmelerine rağmen hayatın kararlarından dışlanmış olmaları üzerinden yola düşüp “suların sesine” taşımıştır.
Yokluğu güzelleştirmeden, halkı acınacak birileri gibi göstermeden, merhametin, sömürüyü görünmez kılan rahatlığına sığınmadan “bileylemiştir yüreği.” Onun şiirinde halk, hayatın kıyısına savrulmuş zavallı bir figür değil; hayatı kuran ve onu değiştirebilecek gücün kendisi olmuş ve “yırtılmış bir tülü” iğne ile ipliğe kavuşturmuştur.
“Savrulan zaman” sonraları, elindeki kanı tuallerle temizleyen Eylül’ün zulmüne gelmiştir. Ülkenin üzerine yalnızca askerî bir yönetim değil, uzun ve ağır bir sessizlik de çöktmüştü. Kitaplar suç deliline, dostluklar kuşkuya, hatıralar ise taşınması güç bir yüke dönüştü. İnsanların birbirlerinin adını bile alçak sesle söyler olduğu o kanlı tuvallerin içinden Ahmet Telli de geçti. Tutuklandı, yargılandı, öğretmenlikten uzaklaştırıldı. Fakat darbenin onun şiirinde bıraktığı iz, yalnızca yaşadığı baskıların toplamı değildi. Daha derinde, bir kuşağın belleğine yönelmiş, insanın yalnız bedeniyle değil geçmişiyle de cezalandırılmak istendiği sistemli bir saldırıda; birlikte kurulmuş düşlerden, söylenmiş sözlerden ve toprağa düşmüş arkadaşların adlarından vazgeçmeye zorlandığı Eylül’ün o kıranından “sıyrılıp gelen seheri” çağırdı yelden.
Telli, insanı dünyadan uzaklaştıran kapalı bir kederi kalemiyle çizip, hatırlamanın ağır bedelini yaşattı. Kaybedilenleri geçmişin karanlığına gömmedi; onları bugünün içinde taşımayı sürdürdü. Çünkü unutmak, yenilginin son aşamasıydı ve kanlı zulmün asıl zaferi, yalnızca insanları susturmak değil; bir zamanlar başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanılmış olduğunu da unutturmaktı. Şiir ise “dağların göğsünü yardı.”
Tabii umut, kolay bir teselli olarak da belirmedi. Her şeyin iyi olacağına inanmayı değil, kötülüğün karşısında kendini inkâr etmemeyi, yenilgiden sonra bile arkadaşının adını hatırlamayı, korkuya rağmen konuşabilmeyi, geleceğin kapısının bütünüyle kapandığını kabul etmeyi, inatçı olmayı ve “bileylenen yüreği” yazdı kitabın kadim mısralarının ardılına.
Ve elbet sevda da bu adımlardan ayrı düşmedi, sevda dünyadan kaçılan bir oda değil; insanı dünyaya daha açık hâle getiren bir bağdır onun dizelerinde. Seven kişi yalnızca bir başkasına yaklaşmadı; onun kırılganlığına, acısına ve geleceğine de yaklaştı. Bu yüzden Telli’nin aşk şiirlerinde tarih hiçbir zaman dışarıda kalmadı. İki insan birbirine bakarken, hayatın bütün ağırlığı onların arasından geçti. Sevda, o ağırlığı ortadan kaldırmadı; yalnızca birlikte taşınabilir kıldı.
Bugün onun dizelerine yeniden döndüğümüzde, yalnızca geçmişte kalmış bir dönemin yankısını duymayız. Tamamlanmamış bir mücadelenin soluk alıp verişi yankılanır. Çünkü sömürü varlığını sürdürdükçe, eşitsizlik kendine yeni biçimler buldukça ve insanlar hâlâ korkuyla yaşamaya zorlandıkça, o şiir geçmişte bırakılabilecek bir hatıra olmaz. Her okuyuşta, kendi zamanıyla birlikte bizim zamanımıza da karışır “bilge bir gezgin tavrıyla.”
Bazı şairler geride yalnızca kitaplarını bıraktılar. Bazıları ise dünyaya bakmanın biçimini değiştirdi. Ahmet Telli de onlardan biri oldu ve “sen sus artık bundan sonrasını dövüşen anlatsın” diyerek, “alnına eğilen kırmızı bir gül dalını kucaklayıp bıraktı yükünü toprağa.”
Tıpkı iyi şiirin yaptığı gibi. İnsanın huzurunu bozdu. Onu, başkasının acısı karşısında savunmasız bıraktı. Dünyaya alışmanın konforunu elinden aldı; görmeyi, duymayı ve yüzleşmeyi hatırlattı.
Dağ hâlâ efkârlı, orman hâlâ kurumaktadır. Ve perişan edilen her şey, hâlâ bizimdir.








