Kılavuz Bülten; haftalık gelişmeleri, gözden kaçanları, emekçilerin gündemlerini yorumluyor ve sizlerle buluşturuyor.
Bu haftanın bülteninde geçtiğimiz haftanın işçi direnişlerinin yanı sıra CHP’ye dönük artan baskılar, Resmî Gazete’de yayınlanan Orta Vadeli Program, İsrail’in gerçekleştirdiği son saldırılar ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı kadın düşmanı hutbeler konu ediliyor. Ayrıca Kılavuz’da bu hafta çıkan yazıları bültende bulabilirsiniz.
Yorum ve önerilerinizi de bizimle paylaşabilir, bültenin gelişimine katkıda bulunabilirsiniz.
Haftanın işçi direnişleri

Ankara – Türk Standardları Enstitüsü ve bağlı iş yerlerinde örgütlü Öz Büro-İş Sendikası, bir süredir devam eden TİS sürecinin sonuçsuz kalması üzerine grev kararı aldı. Ardından Erdoğan’ın Resmi Gazete’de yayınlanan kararıyla grev 60 gün yasaklandı.
Ankara – Sincan’da bulunan Tapetan Mensucat fabrikasında iş güvenliği önlemlerinin alınmaması ve hijyenik olmayan koşullar sebebiyle işçiler 4 Eylül’de direnişe başladı.
İstanbul/Taksim – Kocaeli Gebze 1 No’lu şube üyesi Omsa Metal işçilerinin direnişi Taksim’de İsveç Konsolosluğu önünde devam ediyor. İşçiler sendikalı oldukları gerekçesiyle işten atılmışlardı.
Kocaeli – Birleşik Metal’de örgütlü Sakarya Hendek OSB’de bulunan SAG Hidrolik işçilerinin direnişi bir ayı geride bıraktı. Direniş çadırına giderek destekte bulunan bir çalışan daha işten atıldı. İşçiler baskılara rağmen kararlılıklarını sürdürüyor!
Dersim – 17 kişinin işten atıldığı Peri Tekstil önünde direnen BİRTEK-SEN üyesi işçiler, fabrika arazisine çadır kurdukları gerekçesiyle patron tarafından “işgalci” ilan edildi. Savcılık direnişteki işçiler hakkında işlem başlattı.
İzmir/Gaziemir – TEKSİF Sendikası üyesi DIGEL Tekstil işçilerinin haklı mücadelesi 237 gündür devam ediyor.
İzmir/Menemen – TİS sürecindeki anlaşmazlıkla başlayan ve 2 bin 300 işçinin haftalardır grevde olduğu TPI’da fabrikanın battığı ve devredildiği iddia ediliyor.
İzmir/Kemalpaşa – Temel Conta Grevi 278. gününü de geride bıraktı. İşçiler sendikal haklarında ısrar ediyor!
İzmir/Karşıyaka ve Buca – İzmir’in Karşıyaka ve Buca belediyelerinde çalışan işçiler, aylardır ödenmeyen maaşlarına karşı başlattıkları direnişi kararlılıkla sürdürüyor.
Amasya/Merzifon – Kristal İş Sendikası’nda örgütlü GM Teknik Cam işçilerinin grevi iki ayı geride bıraktı.
Antep – Linea Tekstil işçilerinin aylardır ücretlerini alamadıkları için başlattıkları direniş 72. günü geride bıraktı.
İktidar mitinglerle yenilir mi?

Geçtiğimiz hafta CHP İstanbul İl Başkanlığı’na kayyum olarak Gürsel Tekin atanmıştı. İl kongresinde usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla iktidar tarafından atılan bu adım, hâliyle tepki yaratmıştı. CHP, iktidarın bu hukuku araçsallaştıran, hukuk dışı hamlelerine karşı hukuki yollardan mücadeleyi sürdürmeye devam ederken, ortaya atılan usulsüzlük iddialarını ise kısa süre içerisinde kongreleri yenileyerek boşa düşürmeye çalışıyor.
Gürsel Tekin’in atanmasının ardından, CHP’yi aşan ve tüm muhalefeti tasfiye etmeye yönelik bu girişime karşı demokratik muhalefet güçleri seferber oldu. Binaya kayyumu sokmamak için CHP tarafından başlatılan nöbette, CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın önüne giderek dayanışma gösterenler arasında Kızıl Parti de vardı. Gürsel Tekin, pazartesi günü bir polis ordusu eşliğinde görevi zorla devralmak için binaya girdiğinde ise ciddi bir polis saldırısı gerçekleşti.
İstanbul’da son yapılan il kongresini geçersiz kılan karar, İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilmişti. Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde aynı iddiayla görülen davada ise mahkeme, kongrenin iptal edilmesi talebini reddetti. Böylelikle, muhalefet tarafından yapılan yoruma göre, il yönetiminin görevden alınma kararı ve kayyumun yetkileri boşa düşmüş oldu. Bu durum, son yıllarda görmeye alışık olunduğu üzere, mahkemeler arası iki başlılığı yine gösterdi. Rüşvet ve çıkar ağıyla, tehdit ve şantaj yoluyla ısmarlama davaların açıldığı “yargı borsası” tartışmaları, bu gelişmelerle yeniden doğrulanıyor. Yargıda hukuki referanslar değil, siyasi ve finansal çıkar ilişkileri ve ortaklıklar belirleyici oluyor.
CHP’nin İstanbul İl Örgütü’ne yönelik bu operasyona verdiği yanıt da sürecin başından beri olduğu gibi miting yapmak oldu. İstanbul, Kadıköy’de yapılan mitinge yüz bini aşkın katılım olurken, birçok sosyalist parti de güçlü bir katılım sağladı. Ancak sorulması gereken bir soru var: İktidar mitinglerle yenilir mi? Ayrıca, sosyalist örgütlerin ve partilerin yalnızca CHP mitinglerine katılan bir görüntüyü aşamamasını nasıl değerlendirmek gerekir?
19 Mart sürecinin başından beri, mitinglerin yetersiz olduğu, CHP’nin sokağı daha örgütlü kılması ve farklı bir eylem çizgisini gündeme getirmesi gerektiği, yalnızca sosyalist solda değil, kamuoyunun genelinde de tartışılan konular arasında yer aldı. Ne zaman ve hangi koşullarda gerçekleşeceği belli olmayan seçimleri işaret eden CHP yönetimi, iktidarın hedeflerine ulaşmasını engelleyen bir direniş ortaya koyuyor olsa da sokağı yalnızca bir tehdit olarak kullanıyor, toplumu özne değil, yalnızca destekçi olarak görüyor. Direnişin dozunu artırmaktan imtina eden bu tutum, iktidara yinelenen saldırılar yapma fırsatı da sunuyor.
İdeolojik yapısı ve siyasi çizgisi itibarıyla, CHP’nin iktidar karşıtı mücadeleyi radikalleştirebilecek potansiyele sahip olmadığı da söylenebilir. Bu durumda ise örgütlü, kararlı ve emekçileri destekçi olmaktan çıkararak mücadelenin taşıyıcısı hâline getirecek olan ayrı bir muhalefet odağının kurulması, sosyalistlerin üzerine düşen bir görev olabilir. Ayrı bir mücadele odağı oluşturulması bir gereklilik olarak kabul edildiğinde ise, sosyalist örgütlerin ve partilerin CHP mitinglerine katılımı aşmayan bir eylem hattını benimsemeleri, devrimci bir mücadele odağını oluşturma görevini ertelerken, iktidar karşıtı mücadelenin öncülüğünü ise yalnızca CHP’ye emanet ediyor.
Faşist bir rejim inşa etmek amacıyla muhalefeti bölmek ve CHP’yi iktidar tarafından makul kabul edilen çizgiler içine sokmak için artan saldırılara karşı muhalefet birlik görüntüsü verebiliyor olsa da bunun aşılması, mücadelenin örgütlü bir halk hareketini ortaya çıkartan bir hâle gelmesi gerekiyor. Erdoğan iktidarının saldırıları yalnızca CHP’ye yönelmiyor, muhalefeti tümüyle tasfiye etmeye yöneliyor. Faşist rejim inşasına karşı kararlı bir mücadeleyi sürdürebilecek tek odak olan devrimci bir odağın oluşturulması, sosyalistlerin önünde bir görev olarak duruyor.
Orta Vadeli Program ve kölelik düzeni

2026-2028 dönemini kapsayacak olan Orta Vadeli Program (OVP), Resmî Gazete’de yayımlandı. Bu yıl yayınlanan OVP’de dikkat çeken en önemli noktalar, geçtiğimiz yılın enflasyon ve büyüme tahminleri ile bu yılın OVP tahminleri arasındaki farklılıklar ve çocuk işçiliğinin önünü açacak maddeler oldu.
Geçtiğimiz yıl 2025 hedefi olarak yüzde 4.0 büyüme konulmuş olsa da bu yılın yıl sonu için gerçekçi tahmini, 3.3 olarak revize edildi. Bu fark, yaklaşık yüzde 25 oranında sapma anlamına geliyor. Aynı tahminler, 2026 ve 2027 yılları için de benzer oranda düşürüldü. Enflasyon tahmini söz konusu olduğunda, iki programın öngörüleri arasındaki fark fahiş düzeye çıkıyor. 2024’te sunulan OVP’de 2024 enflasyonunun gerçekleşme tahmini tüzde 41.5; 2025, 2026 ve 2027 yılları için tahminler sırasıyla yüzde 17.5, 9.7 ve 7.0’ydi. Güncel OVP’de ise 2024’ün gerçekleşmiş olan enflasyonu yüzde 44 olarak hesaplanırken; 2025, 2026 ve 2027 için sunulan tahminler yüzde 28.5, 16 ve 9 oldu.
Enflasyondaki bu fahiş fark, özellikle içinde bulunduğumuz yılda çıkıyor çünkü yıl sonuna doğru gelirken, yılın büyük bölümü için zaten gerçekleşmiş olan enflasyon hesaba katılıyor. Bu da demek oluyor ki 2026 ve 2027 yılı için sunulan enflasyon verilerinin gerçekliği, tıpkı geçen senelerde bu yıla dair sunulan tahminler gibi gerçeklikten uzak olabilir. Raporda ise mevcut durum, adeta bir başarı hikâyesi gibi anlatılıyor, “para politikasında sürdürülen kararlı duruş” sayesinde enflasyonun yüzde 28.5’e gerilediği söyleniyor!
Enflasyon tahminleri, emekçilerin yaşam koşullarıyla doğrudan ilgili. Bilindiği gibi, asgari ücret zammı geçtiğimiz yıldan itibaren, gerçekleşen enflasyon üzerinden değil, yıl sonu gerçekleşeceği tahmin edilen enflasyon üzerinden hesaplandı. Asgari ücrete yapılan zam oranı, aynı zamanda tüm sektörlerde tüm ücretli çalışanlar için temel kabul ediliyor ve o oranda, hatta daha düşük oranda zamlar çalışanlara dayatılıyor.
2025 yılı söz konusu olduğunda, tahmin ile gerçekleşmesi beklenen enflasyon arasındaki fark, iktidarın asgari ücret tartışmalarını nasıl manipüle edebildiğini gösteriyor. Son verilere göre yıllık enflasyon hâlihazırda yüzde 32.95 iken, eylül ayında kira zam tavanı ise yüzde 39.62 olarak belirlendi. Bu da demek oluyor ki sene başında yüzde 30 zam yapılan asgari ücretlinin ve birçoğu zam dahi almayan orta gelirlilerin ücretleri, reel olarak eriyor. Sene sonunda bu tablonun emekçiler adına daha da kötüleşmesi ise oldukça muhtemel.
Programın can alıcı diğer bir kısmı da teknik liselerde çıraklık adı altında çocuk işçiliğinin teşvikini ileri götürecek önermelerdir. Raporda, eğitim sisteminin patronların talepleriyle uyumlu hâle getirilmesi için çalışmaların yapılacağı belirtiliyor. OVP’de, “Mesleki ve teknik eğitim müfredatı özel sektörle işbirliği içerisinde güncellenecek” denilirken, “yönetim ve finansman konuları da dâhil olmak üzere özel sektör katılımı gerçekleştirilecektir” diye belirtiliyor. Yani, eğitim müfredatı temel bilimlerden çok teknik beceri edindirmeye yönelecek ve öğrenciler patronların sponsorluğunda, muhtemelen sanayii merkezlerinin orta yerinde açılacak okullarda eğitim görecekler ve bu okullar doğrudan sermaye temsilcileri tarafından yönetilecek.
“Ortaöğretim öğrencilerinin eğitim süresi içinde mesleki eğitim merkezlerine” kayıt yaptırmaları, yani MESEM’li olarak işgücü piyasasına ucuz, hatta köle emeği biçiminde dahil olmaları için teşvik edici düzenlemeler yapılacak. “Âtıl işgücünün kalıcı bir şekilde azaltılması amacıyla erken yaşlardan itibaren üretim kültürünü aşılayarak” iş hayatına hazırlanacak çocuklar, müfredatta bu yönde yapılacak değişiklikler ise, âtıl işgücü olarak görülenin sermayeye kâr getirmeyen, eğitim sürecindeki çocuklar olduğu açığa çıkıyor.
Kapitalistler, “rekabet gücü” dedikleri sömürü oranını artırmak için kayıt dışı işçi çalıştırma, çocuk emeğini sömürme yollarına gidiyor. AKP iktidarı ise patronların isteğini geri çevirmiyor, on yıllar önce tarihe karışmış olması gereken çocuk işçiliğini kayıt dışı olmaktan çıkarıp, yasallaştırıyor.
Gazze’de soykırım, bölgede İsrail saldırganlığı

İsrail tarafından Gazze’ye yönelik uygulanan ablukayı kırmak ve insani yardım koridoru açmak için İspanya, İtalya ve Tunus’tan kalkacak olan gemilerden oluşan Küresel Sumud Filosu, Tunus’ta Sidi Busaid Limanı’nda dron saldırısına uğradı. Dronla yanıcı ve patlayıcı madde atılan teknelerde can kaybı yaşanmadı. Saldırının kimin tarafından gerçekleştiği belirsiz olsa da bunun ardında İsrail devletinin olduğundan şüphe yok.
Küresel Sumud Filosu, 44 ülkenin temsilcilerinden oluşuyor. İsveçli aktivist Greta Thunberg’in sembol hâline geldiği bu filo, Gazze’de İsrail tarafından yürütülen soykırıma dikkat çekmeyi ve Gazze çevresindeki ablukayı kırmayı hedefliyor. Batı ülkelerinin kamuoyunda meşruiyeti giderek zayıflayan ve yaptıkları, artık birçok kesim tarafından “soykırım” olarak adlandırılan İsrail, Sumud Filosu’nun Batı kamuoyunda yarattığı etkiden açıkça rahatsız. Bunu doğrular nitelikte, İsrail Ulusal Savunma Bakanı Ben Gvir, filoda bulunan gönüllüleri “terörist” olarak gördüklerini ve onları Filistinlileri tuttukları yüksek güvenlikli hapishanelerde, aynı koşullarda hapsedeceklerini söyledi. Bu mahkûmiyetin mahkemesiz olacağını ve işkenceyi içereceğini ise söylemeye dahi gerek yok!
Sumud Filosu’na saldıran İsrail, öte yandan Gazze’yi işgal operasyonunu da ilerletiyor, bölgede askerî saldırılara ise devam ediyor. Daha önce İsrail’de kabine tarafından kabul edilen işgal planını ilerletmek için 9 Eylül’de Gazzelilere havadan bildiriler atıldı, şehri bir an önce terk etmeleri gerektiği bildirildi. Bununla kalmadı, İsrail aynı zamanda Gazzelileri şehirden sürmek için yoğun bombardımana devam ediyor. Geçtiğimiz haftalarda, 200 bin Gazzelinin evini terk ettiği düşünülüyor.
İsrail, bölgedeki saldırılarına ise Katar’ın başkenti Doha’da, Hamas önderleri toplantı hâlindeyken bir füze saldırısı gerçekleştirdi. Katar topraklarına bir saldırı anlamına gelen bu olayda 6 kişi öldü. Ölenlerin arasında Hamas liderleri yer almadı. Saldırı, İsrail müttefikleri dahil birçok devlet tarafından kınandı, Katar tarafı ise saldırıya bölgesel bir yanıt verilmesi çağrısında bulundu. Bu çağrının nasıl şekillenebileceği ise muğlak.
Doha saldırısının ardından İsrail Başbakanı Netanyahu, “Katar’a ve teröristlere ev sahipliği yapan tüm ülkelere sesleniyorum. Onları ya sınır dışı edin ya adaletin önüne çıkarın. Çünkü bunu siz yapmazsanız, biz yapacağız!” diyerek tüm bölge ülkelerine tehditler savurdu. Tehdidin muhatabı olan ülkelerden birinin de Türkiye olduğu yorumlandı.
İsrail’in saldırısı sonucunda Körfez ülkelerinin ABD’ye olan güveni sarsılırken, İsrail saldırganlığının kendilerine karşı da bir tehdit olduğu ortaya çıktı. Ülkelerin, olası tehditlere karşı kolektif bir savunma mekanizmasını tartışması muhtemel görünüyor. Doha’daki saldırı, aynı zamanda ateşkes ihtimaline yönelik gerçekleşti. Hamas liderliği, ABD tarafından önerilen ateşkes opsiyonunu görüşmek için bir araya gelmişti. İsrail, yaptığı saldırıyla herhangi bir ateşkes çabasını heba edeceğini ortaya koyarken, Hamas’ın muhatap almayacağını da yinelemiş oldu.
Orta Doğu’da öngörülemeyen biçimde ortaya çıkan gelişmeler, dört başı mamur bir şekilde ilerleyen bir emperyalist plan olduğuna yönelik anlayışı yanlışlıyor. Uzun süredir yürütülmeye çalışılan ve bölgede ABD-İsrail hegemonyasını kuracağı öngörülen İbrahim Anlaşmalarının etrafında yeni ticari ve diplomatik ilişkilerin kurulması, İsrail’in askerî saldırganlığı sebebiyle kısa vadede mümkün olmayacak gibi duruyor. Gazze’de soykırımın yarattığı yıkım ve İsrail’in Gazze’yi işgal planı ise yeni bir düzenin kurulmasını zorlaştıracak, seneler sürecek bir olağanüstü duruma işaret ediyor.
Diyanet kadın düşmanlığına devam ediyor!

Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen gün kadınların özgürlüklerini ve kazanılmış haklarını hedef alan açıklamalarla gündeme geliyor. Son haftalarda yayınlanan cuma hutbelerinde sistematik biçimde kadın düşmanlığını körükleyen ifadeler yer alıyor.
Son hutbede, “Çıplaklık ve teşhircilik, hayatın bir parçasıymış gibi lanse edilmemelidir” denilerek, küresel lobilerin ve emperyalist güçlerin aile kurumuna saldırdığı iddia edildi. Ailenin “huzurlu bir toplumun teminatı” olduğu vurgulanan hutbede, kadınların annelikten, erkeklerin ise babalıktan uzaklaştırıldığı ileri sürüldü. Böylece kadınların yıllardır verdikleri mücadeleyle kazandıkları haklar, “emperyalist oyun” söylemiyle hedef hâline getirildi.
Aynı hutbede geçen “çarpık ilişkiler ve boşanmalar sıradan, öfke ve şiddet olağanmış gibi gösterilmemeli” ifadeleri ise kadınların boşanma hakkına yönelik açık bir saldırı niteliği taşıyor.
Diyanet’in kadınların yaşam biçimlerine müdahalesi yeni değil. 1 Ağustos’ta yayınlanan hutbede kısa giysilerin ve şeffaf kıyafetlerin “Allah’ın örtünme emrinin ihlali ve haram” olduğu savunulmuş, kadınların giyim tercihleri üzerinden hedef gösterilmesine kapı aralanmıştı. Bu söylem, kadınların uğradığı taciz ve şiddeti meşrulaştırma riskini de barındırıyor. Bunun hemen ardından gelen 15 Ağustos hutbesinde ise kız çocuklarının miras hakkı tartışmaya açıldı.
Diyanet, milyonlarca liralık bütçesini kadın düşmanlığını yaygınlaştırmak için kullanmakta hiçbir çekince göstermiyor. “Aile yılı” gerekçesiyle aylardır sürdürülen politikalar da aynı amaca hizmet ediyor. Kadınların şiddet ve cinayet tehdidine rağmen eve, aileye ve erkeğe bağlı kalması yönünde propagandalar yoğunlaştırılıyor. Siyasal İslam’ın inşasında kadınların öncelikli hedef haline gelmesi ise tesadüf değil. Kadınların kamusal yaşamdan dışlandığı, evlere hapsedildiği ve erkeklere biat ettirildiği bir düzen, iktidarın tahayyül ettiği toplum modelinin en somut göstergesidir. Ancak kadınlar kazanılmış haklarının gasp edilmesine ve gericiliğe geçit vermeyecek!
Kılavuz‘da bu hafta

Keyfî bir şekilde işten çıkarılan Beşiktaş Belediyesi işçileri: “Genel-İş artık bir işçi sendikası değil!”
Sendika ilk başta dedi ki, “Biz işverenle görüştük, sadece bankamatik çalışanları işten çıkarılacak. İşçilerin çıkarılmasına müsaade etmeyiz.” Bu, işçiyi kandırmak için söylendi çünkü süreç böyle ilerlemedi. Direkt sahada çalışanlar işten çıkarıldı, bütün birimlerden! Fen işleri, park ve bahçeler, kafeler… Bu sefer bütçe bahane edildi. Sendikanın dediğine göre işveren, Çalışma Bakanlığı’ndan işten çıkarma onayı almış. Oysaki sendika ile işverenin yaptığı sözleşmeye Çalışma Bakanlığı’nın müdahil olma yetkisi yok. Sendika onay vermediği sürece işverenin işçiyi işten çıkartma yetkisi de yok.
Sendika, Çalışma Bakanlığı yalanını, işçilerin tepkisinden kaçınmak için yaydı. Sendikanın onayı olmadan, buna göz yummadan bu işten çıkarmalar gerçekleşemezdi.










