Mücadelenin içinden: Boykot

Geçtiğimiz haftalarda İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali, İmamoğlu dahil olmak üzere birçok belediye başkanı ve belediye personelinin tutuklanması ile başlayan faşist iktidar saldırısına karşı ülkenin birçok yerinde protestolar meydana geldi.

Yapılan hukuksuzluğa karşı halk sokağa çıkarak tepkisini ortaya koydu.

Son günlerde ise daha farklı bir eylem pratiğiyle karşı karşıyayız: Boykot!

Boykot sürecinde organize bir halk hareketi içerisindeyiz ancak biber gazı yemeden, TOMA tarafından ıslatılmadan veyahut plastik mermi yemeden sürdürüyoruz direnişimizi.

Tüketmiyoruz, derslere girmiyoruz, boykot ediyoruz. Peki ne anlatmaya çalışıyoruz, neyi amaçlıyoruz?

Öncelikle boykotun tarihsel geçmişine bir göz atalım.

Nasıl tanıştık?

1880 Yılında, İrlanda’nın County Mayo bölgesinde yaşayan köylüler, yüksek arazi kiralarına karşı bir direniş örgütler ve dönemin zengin toprak sahibi Charles Cunningham Boycott’a karşı ekonomik ve sosyal bir izolasyon başlatırlar. Bu süreçte Boycott’a ürün satılmaz, işçiler onunla çalışmak istemediklerini belirtir ve ona hiçbir hizmet verilmez. Bu örgütlü dışlama hareketi, Charles Boycott’a karşı yapıldığı için zamanla “boykot” adını alır.

Pratik açıdan daha eskiye dayansa da bilinen adıyla boykot, İrlandalı köylüler tarafından bu şekilde hayatımıza kazandırılmıştır. 19. ve 20. yüzyılda bağımsızlık mücadelelerinde ve işçi hareketlerinde etkili bir yöntem hâline gelmiştir.

Tarihin en önemli boykotlarından biri olarak kabul edilen ve kazanımla sonuçlanan Montogomery Otobüs Boykotu’na değinerek devam edelim. 1955 yılında Rosa Parks, ABD’nin Alabama eyaletinde siyahilere karşı uygulanan ayrımcılığa karşı bir tavır koyarak tutuklanmış ve bir direnişin ateşleyicisi olmuştu. Siyahilerle beyazların otobüslere ayrı kapılardan bindiği, kendilerine ayrılan bölümlerde oturdukları yıllarda otobüse binen bir beyaz yer bulamayıp, siyahilerin olduğu tarafa geçerek Rosa Parks’tan yerini istemiş, Rosa Parks ise şöförün de uyaralarına rağmen yerinden kalkmayarak bir başkaldırı göstermiş ve sonrasında tutuklanmıştı. Bu olaydan sonra siyahiler, otobüsleri boykot edip her yere yürümüşlerdir. 381 gün süren bu protestolar kazanımla sonuçlanmış ve federal mahkeme, otobüslerdeki ayrımcı uygulamaları yasaklamıştır.

Irkçılığa karşı yapılan bir diğer önemli boykot olan, tarihe adını Apartheid Boykotu olarak yazdırmış Güney Afrika boykotlarıdır. Güney Afrika’da ırk ayrımcılığına dayanan apartheid sistemine son vermek adına örülen ekonomik boykot, bir süre sonra dünya gündemine oturmuş ve birçok yerden destek toplamıştır. 1959 yılında dünya çapında Güney Afrika mallarını boykot eden aktivistlerin öncülüğünde başlayan bu direniş, 38 yıl süren mücadele sonucunda, 1994 yılında Nelson Mandela’nın Güney Afrika’nın ilk siyahi başkanı olmasıyla da kazanımla sonuçlanmıştır.

Son günlerde boykot

Geçtiğimiz 2 Nisan’da başlayan ve devam ettirilmek istenen genel ekonomik boykot, bir boyutuyla tüketici halkın ekonomideki etkisini gösterme çabasıdır ve bu etkiyle sermayenin daha fazla kâr etmesi için çalışan iktidarı dize getirme arzusudur.

Kapitalist devletler üretimde insan emeği üzerinden sömürü uyguladığı gibi tüketim üzerinden de insanları sömürmeye devam eder. Varlıklarını sermaye üzerinden devam ettirirler ve yine sermaye üzerinden halkı sömürürürler. Firmaların astronomik kâr oranları yetmezmiş gibi adil olmayan vergi politikalarıyla harcamalarımızdan pay da alırlar. Toplu olarak zenginleştirdiğimiz bir sermaye iktidarı varken, toplumsal olarak yoksullaştığımız ortadadır.

Tüm bunların yanı sıra haksızlıklara, hukuksuzluklara, irade gasplarına uğrayan bir halkız. Emekçiler, yalnızca patronlardan yana ekonomik baskılar sebebiyle ezilmiyor, aynı zamanda en temel demokratik haklarını dahi kullanamaz, buna karşı çıktığında ise karşısında devletin kolluk gücünü bulur hâle geliyor.

Emeğimizin ne kadar değerli olduğumuzu biliyoruz, ancak tüketimimizle de bu sistemi ayakta tuttuğumuz unutulmamalıdır. Tüketiciye uygulanan fahiş vergi politikaları ve sermayenin elde ettiği astronomik kâr oranlarıyla vahşi bir biçimde sömürülmeye devam eden halkın maruz kaldığı zulme karşı direnmenin önemli bir yolu, “bugün tüketmiyorum” demek olabilir.

Boykot günü bazı bakanların kendilerini dışarı atıp alışveriş yaptıkları anları paylaşmaları, işin ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Bir diğer örnek olarak, hükümet yanlıları tarafından yapılan, boykotun “millî iradeye zarar” olduğunu ifade eden açıklamalar, aslında bu durumdan ne kadar çekindiklerini açıkça göstermektedir. Oysaki zarar gören, halkın ekonomisi değil kendi ekonomileridir. Bu şekilde boykotu engellemeye çalışırken, boykot çağrısı yapan sanatçıların gözaltına alınması, bizi tekrardan devletin zaten tanışık olduğumuz “istediğim gibi olmazsa zor aygıtımı kullanırım” tavrıyla karşı karşıya bırakmıştır. Zincir marketlerin, boykotu kırmak için ürün fiyatlarında uyguladığı indirimler ise ürünlerin aslında ne kadar fahiş fiyatlara satıldığını ve aslında patronların, gerektiğinde(!), kârlarından feragat edebildiklerini göstermiştir.

2 Nisan günü İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, sabaha karşı 03:57’de yaptığı açıklamada, boykot için “Bu çağrı millî ekonomimize suikasttır! Kendi ekmeğimizi küçültmektir.” diye bahsetmişti. Millî ve yerli ekonomi… Fakat yoksul halk için, öğrenciler ve gençler için sistemin tümü yabancı! “Oysa biz boykotla değil, üretimle büyürüz!” diyerek devam etmişti bakan, üretimde emeği geçen binlerce emekçinin geçim sıkıntılarını, hayat kaygılarını görmezden gelircesine.

Ne yapmalı?

Mevcut düzende tüketmeme durumu ancak bir noktaya kadar devam edebilir. Peki bu eylemi ileriye taşımak için neler yapılabilir?

Halkın örgütlü gücüne dayanan kolektif bir alternatif inşa etmek zorundayız. Toplumun taleplerine karşılık verebilen, dayanışma temelli kooperatif tipi örgütlenmelerle çizilen sınırları aşabilir, sistemin dayatmalarına karşı halkçı bir tercih yaratmış oluruz. Kapitalist toplumda tüketim kültürünün bireyciliği körükleyen yapısına karşı halkın dayanışmasıyla kurulacak olan bu yapılar, direnişin somut adımlarıdır.

Örneğin; İtalya’nın kuzeyinde bulunan Bologna kenti, kooperatifçilik konusunda dünyaca tanınmış bir merkezdir ve neredeyse her üç insandan ikisi kooperatif örgütlenmesi içerisindedir. Ülkemizde Hopa ve Dersim bölgelerinde kooperatifçilik kültürü oldukça tanınmıştır. Dünyadan ve Türkiye’den örnekleri çoğaltabiliriz elbette.

Boykotun örüldüğü günlerde muhalif belediyelerin, sermayenin gücüne karşı bir halk direnişi olabilecek olan kooperatifçiliği beslemeleri alternatif bir ekonominin oluşması adına önemli bir adım olabilir. Kentlerde halkın taleplerine yönelik kolektif yapıların inşa edilmesi de bir hayli önemli olup, boykotun ileriye taşınabilmesi adına muhalif belediyelerin adımlarından biri olabilir. Kooperatiflerle çalışan kent lokantaları veya kent fırınları bu duruma örnek olarak verilebilir.

Sermaye iktidarının bu kolektif yapıları hedef aldığını pekala söyleyebiliriz. Şişli Belediyesi’ne atanan kayyumun ilk iş olarak kent lokantasını kapatmaya yeltenmesi, bu durumu açıkça göstermektedir. Tamamen kâr etmek üzerine kurgulanmış bu sistemde, emekçi halktan vahşice beslenen, kâr edemediği noktada halkın faydasına olan uygulamaları yok etmeye çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız. Halkı bu denli görmezden gelen sermaye iktidarına verilebilecek en şiddetli cevap, sermayeyi tehdit eden halk örgütlenmeleridir.

İşin özü, boykot bir başlangıc noktasıdır. Boykotu ileri taşıyacak olan, toplumun daha örgütlü hareket etmesi için ve kolektif dayanışma ağlarının oluşturulması için çaba harcamaktır.

Boykota devam etmeli

Bizlere suni talepler yaratan ve çılgınca tüketim kültürü kazandıran sistem, bizleri günlük harcamalarımızda dahi olabildiğince sömürür ve özgürlüğümüzü ancak ekonomik sınırlar içerisine hapsederken, faşist saldırılarla aynı zamanda seçme ve seçilme, eylem düzenleme gibi en temel demokratik haklarımızı dahi hedef alıyor. Buna karşı girişilen boykot eylemi, yalnızca ekonomik değil, politik bir başkaldırıyı da ifade ediyor.

Yoksulluğumuza ve gün geçtikçe daha da yoksullaşmamıza rağmen zenginleştirdiğimiz patronlar ve onların koruyuculuğunu yapan AKP iktidarı karşımıza haksızlıklarla çıkıyor ise, sokakta bu haksızlıklara “hayır” derken karşımıza biber gazıyla, copla çıkıyor ise, kampüsten çıkıp yürümek isteyen Dokuz Eylül, İstanbul Üniversitesi, ODTÜ öğrencilerinin karşısına TOMA ile çıkıyor ise boykota devam etmeli, tüketmemeli ve hep beraber bu gidişata son verebileceğimize inanmalıyız.

Total
0
Shares
Önceki makale

19 Mart ve Türkiye’de iktidar mücadeleleri

Sonraki makale

Mahir Polat için ev hapsi kararına sevinmeli miyiz?

İlgili Gönderiler