Neoliberalizm bugün bize mutluluğu ve mutlu bir yaşamın zorunluluğunu çeşitli araçlarla adeta pompalıyor. Mutsuzluk artık aforoz edilen, mutluluk ise yüceltilen bir duygu. Olumluya odaklanmak, olumsuzu reddetmek, duymamak düzenin bireylere öğütlediği yadsınamaz bir duygu hâli. Fakat bu durumun insana yaraşmayan tehlikeleri de barındıran noktaları var.
İlk olarak, sistem bize bu duyguları salık verirken bunu mümkün olduğunca bireysel bir zemine oturtarak, toplumla olan bağını kopararak, bireyi toplumdan azade bir varlık olarak sunarak yapıyor. İkincisi, salt olumlu bir ruh hâlinin hayali ise bu duyguyu zıddından ayrıştırırken, duyguların mutlaklaştırılması ve bize yapay bir dünya bahşetme riskini taşıyor. Bunun en somut örneğini son dönemde oldukça popüler olan Pluribus dizisi bize hatırlatıyor. Dizinin resmi tanıtımında şu slogan yer alıyor: “The most miserable person on Earth must save the world from happiness” (“Dünyanın en mutsuz insanı dünyayı mutluluktan kurtarmak zorunda”). Dizide insanlık, sonsuz mutluluk ve olumluluğun içindeyken, başrolde yer alan Carol ise buna direniyor ve insanlığı bu kimliksizliğe dönüşen mutluluk hâlinden kurtarmaya çalışıyor. Ancak Pluribus örneğine değinmeden önce Zygmunt Bauman ve Tim May’in mutluluğa ilişkin söylemlerini tartışacağım.
Bauman ve May’in mutluluk vurgusu
Bauman ve May, Sosyolojik Düşünmek adlı eserde modern dünyada mutluluğun nasıl ticarileştiğine ve bunun salt bireyin kendi iç dünyasına indirgendiğine değinir. Buna göre, insanın hoşnutluk, mutluluk ve refah arayışı sadece ruhsal bir arayış değildir, aynı zamanda ticari bir faaliyete de dönüşmüştür. Bu konuda William Davies’in mutluluk endüstrisi üzerine yaptığı çalışmaya atıfta bulunan Bauman May’e göre nörobilim, psikoloji ve davranışsal gözetimle birleşerek beşeri davranışlarımızı öngörebileceğimizi ortaya koyar. Bu eksende insan davranışları tahmin edilebilir ve yönlendirilebilir kılınmaya çalışılmakta ve bu, sistem tarafından kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşmektedir. Burada üzerinde durulan nokta ise insanın içsel yolculuğudur. Buna göre mutluluk da her şey gibi insanın içindedir. Yani mutluluk ve hoşnutluk esasen diğer insanlardan ve başkaları ile olan etkileşimden bağımsız kılınır. Böylece duyguların toplumsal ve kültürel boyutu yok sayılarak bunların kendimize ve kimliğimize bakışımız üzerindeki etkisi inkâr edilir (Bauman & May, 2019).
Mutluluk insanın kendi içinde olan, içinde araması gerektiği bir ruh hâline bağlanırken, mutlu olmak ya da olmamak kişinin kendi kişisel yaşamının bir sonucuna indirgenir. Bu anlamda mutluluk kişinin başarısı, mutsuzluk ise başarısızlığıdır. Sınıf, toplumsal eşitsizlik gibi olguları yok sayan bu anlatıda, yalnızca bireyci bir perspektifin izleri vardır. Oysa Bauman ve May’in değindiği üzere; toplumsal ilişkilerden ayrı bir birey düşünülemez. Bu bağlamda bireyin mutluluğu ya da mutsuzluğu da toplumsal olandan ayrı düşünülemez. Toplumsal ilişkilerden ayrı düşünülüp bireyin kendi içsel sorununa indirgenen mutluluk anlatısı ise bir yanılsamadan ibarettir. Çünkü kimliklerimiz, tercihlerimiz, imkânlarımız toplumsal olandan ayrıştırılamaz. Bunlar üzerinde sınıf, cinsiyet, cinsel yönelim vb. pek çok faktör etkilidir.
İnsanın mutlu ya da mutsuz olma hâlinin toplumdan bu kadar ayrıştırılması, aynı zamanda mutluluğu da ulaşılması gereken bir başarı nesnesine dönüştürür. Başarı arzulanandır. Başarının elde edilebilmesi ise mutluluk kabul edilirken, mutluluğun kendisi de arzuyla eşdeğer kılınır.
Eşitsizliğin, savaşın ve yoksulluğun kol gezdiği kapitalist dünyada mutsuzluğa göz kapatmanın mümkün olup olmadığı ise tartışmalıdır. Bauman ve May’in eleştirisinde de iddia edildiği üzere, mutluluğu bireysel bir başarı sorununa indirgemek toplumsalı inkâr etmektir. Oysa birey, toplumsal alandan azade değildir çünkü birey, çok büyük oranda toplumsal ilişkilerin ürünüdür. Bu durumda, bireyin mutluluğunu da onun iç dünyasına hapsetmek sağlıklı bir bakış açısı değil.
Tekrar etmekte fayda var: Bireyin mutluluğu ya da mutsuzluğu sınıf ilişkileri, cinsiyet, cinsel yönelim vb. ilişkilerin dışında değildir. Toplumsal hayatta ayrımcılığa, sosyal dışlanmaya maruz kalan bireye, “Mutluluğu içinde bul”, demek abesle iştigal.
Mutluluğun bireysel bir başarı düzlemine indirgenmesi, yalnızca sosyolojik gerçekliklerin yok sayılmasına neden olmaz. Bunun yanında mutluluğu ulaşılması ve süreklileşmesi gereken yüce bir ruh hâline dönüştürür. Böylece mutluluk salt bireyselleştirilmekle kalmaz, mutsuzluk da insan yaşamının bir parçası olmaktan dışlanır.
Mutsuzluktan kaçış
Kuşkusuz insan yaşamı mutluluğu arzular, mutsuzluk ise istenmeyen bir ruh hâlidir. İnsan, yaşamı boyunca hayatta olumlu olanın, kendisini mutlu edecek şeylerin izlerini arar. Bu elbette insan yaşamı için son derece doğal bir arayıştır. Ancak neoliberalizm ekseninde lanetlenen mutsuzluğun karşısında mutluluğun yüce bir amaç olarak konulması sorunludur. Kötü ruh hâlleri insan yaşamının ve mutluluğa giden yolun bir parçası değilmişçesine, nüanslardan arınmış olumlu bir evren sunulur bize. Ancak ne sonsuz mutluluk ne de sonsuz mutsuzluk mümkündür. İyi ya da kötü tüm duygular bizimdir ve zıddından ayrışmış, mutlak hiçbir duygu insana dair değildir. Klasik tabirle bir şeye anlam yükleyen, onun yokluğudur aynı zamanda.
Dolayısıyla, burada temelde anlatılmak istenen, “Mutluluğa karşı çıkalım” gibi bir yerden beslenmiyor. Temel sorun mutluluğun olması gereken yegane ruh hâline dönüştürülmek istenmesidir. Bu da mutluluğun sürekli ve kalıcı bir duygu olarak yaşamlarımıza nüfuz etmesi iken, mutsuzluğun ise kalıcı olarak yok edilmesi, yok sayılması gereken bir duygu hâline dönüştürülmesidir. Çünkü mutluluğun zorunluluğu, mutsuzluğun zorunluluğunu gerektirir ki bu da başlı başına mutluluğun anlamını yitirmesi demektir. Zira duygular birbirinin karşıtlıklarında anlam kazanabilir ancak.
Neoliberalizm ise bugünün toplumsal kurgusunda adeta mutluluk ve mutsuzluk arasındaki bu anlam düzlemini yerle yeksan ederken, bizi daimi mutluluk fetişistlerine dönüştürüyor. Herkesin mutluluğun ardından koşuşturduğu ve adeta sonsuz mutluluk rüzgarlarının peşinden gittiği bu yolda artık hiçbirimizin en ufak bir problemi dahi duymaya tahammülümüz yok. Ondan, bize onu çağrıştıran her şeyden, herkesten kaçmamız beklenir. Mutsuz ve negatif insanları hayatımızdan çıkarmamız öğütlenir. Bize mutluluk getirmeyen her şeyi bırakmak zorunda olduğumuz anlatılır.
Tam da bu noktada mutluluğun kutsandığı, mutsuzluğun ise lanetlendiği karşıt iki kutupla karşı karşıya kalırız. Olumsuz olanı insan yaşamının bir parçası, bir uğrağı olarak değil de kaçınılması gereken bir ruh hâli olarak gördüğümüzde, ortaya toksik pozitiflik dediğimiz şey çıkar. Toksik pozitiflik ise bize yalnızca olumlu olanları görmemizi öğütlerken yaşamımızdaki tüm olumsuzlukları ise görmezden gelmemizi salık verir.
Yukarıda belirtildiği üzere, herhangi bir duygunun zıddından ayrıştığı bir evrende ötekinin bir anlamı kalmıyor. Aynı şekilde mutsuzluğun olmadığı bir evrende mutluluğu nasıl yakalayacağımız ise düğümün kendisi aslında. Oysa o arzuladığımız, insanlığın peşinden koştuğu arzulanan mutluluğa bu anlamı bahşeden, mutsuzluğun kendisi iken… Çünkü mutsuzluk da en az mutluluk kadar gerçektir ve olmak zorundadır. Öbür türlüsü yalnızca tekdüze köleci bir yaşamın temsili olur.
Bu tekdüze yaşamın imkânsızlığını ve köle ruhunu ise Pluribus örneğinde görmekteyiz.
Pluribus ve sonsuz pozitiflik
Pluribus dizisinde insanlar arasında yayılan bir virüs nedeniyle atık herkesin herkesle anlaşabildiği, kimsenin hayır demediği, haksızlığın olmadığı sonsuz bir pozitif dünyanın kapılarını aralıyoruz. Elbette haksızlığın, doğayı korumanın, anlaşabilmenin barış dolu dünyası hiçbirimizin reddedemeyeceği bir şey. Pluribus bize tam da bunu sunuyor ancak aynı anda hayır demenin mümkün olmadığı; insanların kimliklerinin, ayrılıklarının, farklılıklarının yok olduğu bir dünyaya da tanıklık ediyoruz. Öyle ki insanlar kendisinden beklenen her şeyi yapıyor, hayır demenin mümkün olmadığı bu evrende insanlık kendini ve birilerini mutlu etmeye odaklıyken, mutluluğun da bir anlamı kalmıyor. Dahası, tekdüze bir yaşamdan fazlasını görmüyoruz.
İnsanın, yaşamın olduğu her yerde farklılıklar var ve bu farklılıklar eşitsizlik olmayıp insan renklerinin bir işareti. Tüm bu farklılıkların, çeşitliliğin olduğu düzlemde ise sonsuz bir anlaşabilme hâli elbette yapay bir kurgudan öte değil. Dedik ya; çeşitliliğin ölmesi demek, insanın iradesinin yok olması, dolayısıyla esaret demek. Pluribus‘taki insanlarda bunu görürüz. İradeleri yoktur, amaç sadece mutlu olmak ve mutlu etmektir. Nitekim neoliberalizmin mutsuzluğu fobileştirdiği dünyası da bize farklı bir tema anlatmıyor.
Bu açıdan Pluribus ile neoliberalizmin bize sunduğu mutluluk dünyası arasında tamamen bir özdeşlik kurmasak da ikisinin de son derece benzer olduğunu yok saymamak gerekir: Olumsuzluğun, çatışmanın, reddetmenin olmadığı ve yalnızca olumlu olan duyguların yer aldığı bir dünya fikri. Biri kurgusal bir durum olarak ortaya çıkarken öteki bireylere yöneltilen sürekli bir mutluluk çağrısı olarak karşımıza çıkan bir illüzyon.
Bugünün dünyası bizi tıpkı Pluribus dizisinde olduğu gibi tekdüzeliğe davet eden, farklılıkların, hayır diyebilme gibi tercih haklarının yok olduğu bir kurgusal evrene çağırırken, mutsuzluk insana dair bir gerçeklik olmaktan çıkarak, mutlu olmayı becerememiş “sorunlu” bireylerin kişisel problemine dönüşür. Oysa mutluluk ne yalnızca bireye ilişkin bir başarısızlık hâlidir ne de mutlak bir duygunun kendisidir.
Sonuç
Sonuç olarak bugün mutluluk ulaşılması gereken bir amaç mutsuzluk ise bireysel bir başarısızlık ve kaçınılması gereken bir olguya dönüşmüştür. Mutluluk bugün adeta bir fetiş nesnesinin kendisidir. Salt mutluluğun düşlendiği, mutsuzluğun olmadığı bir hayat ise ne insana dairdir ne de yaşama anlam katan bir niteliği barındırır.
Salt mutlu bir yaşam ancak farklılıkların yok olduğu, reddedilmenin ve reddedebilmenin mümkün olmadığı bir düzlemde hasıl olabilir. Bu da ancak insan iradesinin yok sayılması ile mümkündür. Oysa mutluluğa da mutsuzluğa ihtiyacımız var. Mutluluk ne kadar bir arzu olsa da mutsuzluk onu anlamlandıran, bizi özgür kılan bir gerçeklik aynı zamanda. Mutsuz olmak ise bir başarısızlık olmadığı gibi bireysel bir çıktının değil toplumsal bir çıktının dışavurumudur. Dolayısıyla bize bugün neoliberalizmin en büyük paketlemesini sosyal medya aracılığıyla yaptığı sonsuz mutluluk, özgürlük bahşetmediği gibi bizi bireysel alanlarımıza sıkıştırarak toplumsalın sorumluluğunu ise kendisinin üzerinden atıyor. Bunu üzerinden atarken de bize sonsuz bir pozitifliği salık veriyor.
Halbuki mutluluk da mutsuzluk kadar yaşama dairdir ve her şeyden önce toplumsal dayanışma ile mümkündür. Olumsuz olaylara tepkilenmek, mutsuz olmak gözlerini kapatmamak, yalnızlığı aşıp toplumla bağ kurabilmekle ilişkilidir. Sağlıklı bir toplum ne tükenmişlikle ne de toksik pozitiflikle ilişkilidir. Mutluluk da mutsuzluğumuzun bir parçasıdır; sağlıklı tepkilerimizin, yaşadığımızın, bir şeylere üzülüp tepkilenebildiğimizin, hâlâ o toplumun bir parçası olduğumuzun kanıtıdır.
Ne sonsuz pozitiflik ne de sonsuz negatiflik…
Kaynakça
Bauman, Zygmunt & May, Tim. Sosyolojik Düşünmek. Çeviren: Akın Emre Pilgir. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2019
Pluribus. Yönetmen: Vince Gilligan. Yazan: Vince Gilligan. 2025








