Dünyanın yok oluşuna giden yolda bir uğrak_Yeni faşizm

Dünyanın yok oluşuna giden yolda bir uğrak: Yeni faşizm

Almanya’da AfD’nin seçilmesi, aşırı sağ ve faşist olarak tanımlanan partilerin iktidara yürüyüşü uzun zamandır tartışılan faşizmin geri dönüşünü yeniden gündeme getirdi. İnsanlık tarihinde kaybolup gittiği var sayılan ve “bir daha asla”larla anılan faşist iktidarlar ölüp giderken bıraktıkları tohumlardan tekrar doğuyor. Ancak bugün geçmişten farklı olarak ne ABD ve Britanya gibi faşist bloğun karşısında konumlanmak zorunda kalan kapitalist devletler ne de Sovyetler Birliği gibi faşizmi doğduğu ine gömen kudretli bir güç var. Bugünün faşizmi kendisini geçmiş faşizmden farklı olarak değirmenlerle dövüşen Don Kişot misali bir yalan üzerine inşa ediyor. 

Geçmiş faşist hareketler, Ekim Devrimi’nin kapitalist iktidarlarına yönelttiği tehdide, dahası ülkelerindeki işçi sınıfının sermayeye karşı yükselen politik gücüne işaret ettiklerinde yalan söylemiyorlardı. Kapitalizmin dünyanın en ücra köşelerini dahi zapt ettiği, ancak Büyük Buhran’a doğru hızla yol aldığı o günlerde Ekim Devrimi bütün kapitalistlerin kabusu olmuştu. Kapitalist ülkelerde işçilerin homurdanmaları politik bir iradeye dönüşmüştü. Güncel bir devrime tanıklık eden işçilerin gözlerinde devrimin parıltısı vardı. Devrim tehdidinin önüne geçmek, mevcut politik güçler ve bilindik devlet iktidarı teknikleriyle mümkün olmayabilirdi. Kapitalistlerin kabuslarının kurtarıcısı, yine o dünyanın sokaklarından doğdu. Savaş eskisi askerler ve yitip giden hayatlarının hesabını kendilerine sunulan hedeften sormaya hevesliler ile kapitalistlerin egemenliklerinin güvenliğinden duydukları korku birleşti ve faşizmin tarihsel misyonu bu koşullarda ortaya çıktı: Komünist hareketleri yok etmek, öldürmek, katletmek ve dünyayı savaşa sürüklemek.

Dünya bugün bir savaşın içinde. Bu savaştan kimisi ölerek, kimisi göç etmek zorunda kalarak, kimisi artan hisse senetlerine ve bilançolardaki kârlılığın tadını vararak, kimisi de petrol istasyonlarında dehşet içinde tabelalara bakarak etkileniyor. Bugün yaşadığımız savaş konjonktürünün, ilerisi için mayınlar döşemekte olduğunu görmek çok zor değil. ABD emperyalizmin aşınan tahakküm gücü öylece dünya sahnesinden çekilip gitmeyecek, kendini yeniden inşa etmek için elinde kalan son kozu kullanarak askeri gücü çekinmeden sonuna kadar kullanmayı deneyecek. Batı Asya ve Avrasya cephesinin yanına eklemlenmeye aday birçok gerilim bölgesinin -Pasifik gibi- adeta sırasını beklediğini görmekteyiz. Faşist hareketlerin temel amacı tam da bu gibi herkesin silahını kuşanmak zorunda kaldığı anların ideolojik ve politik çimentosunu karmaktır.

Savaş konjonktürü, liberal ütopyanın serbest ticarete dayandırdığı barışın yerini korumacı devlet politikalarının aldığı, devletin üretimi doğrudan güvenlik perspektifiyle değerlendirmeye başladığı ve ticari partnerlerden ziyade düşmanların olduğu bir dünya demektir. Buraya doğru giderken bu yolculuğun teorik, politik ve toplumsal yansımalarının olmayacağını iddia etmek abestir. Kapitalistler birbirlerinin karşısına artık düşman olarak çıkacaklarsa, daha önceleri olmadığını iddia ettikleri toplumu arkalarına almak zorundadırlar. Çünkü kendileri savaşmazlar, silah satarlar ve tetiği çekecek birilerini bulmaları gerekir.

Kapitalistler bu bağımlılıktan duydukları rahatsızlığı insansız savaş araçlarına yatırdıkları paraların ulaştığı devasa değerle gösteriyorlar. Savaş hâlâ insanla yapılıyor. Ukrayna sokaklarından toplanan insanların görüntülerinden anlaşılacağı gibi makineler savaşta da insanların yerini henüz alabilmiş değil. Ancak üretimde makineleşme nasıl işçinin fiziksel emeğine duyulan ihtiyacı azaltarak onun patron karşısında pazarlık gücünü zayıflatmaya yöneliyorsa, savaşın makineleşmesi de öldürmeyi reddetme ihtimali her zaman olan yurttaş ordularına duyulan zorunlu ihtiyacı ortadan kaldırmayı hedefliyor.

Savaş konseptindeki bu tarihsel hareket henüz nihayete ermedi. İşçilerden hâlâ savaş için üretmeleri ve bizatihi savaşmaları bekleniyor. Neoliberalizmden çıkışı nasıl konuşuyorsak, savaş toplumunun kendi içindeki zayıf politik grupları yiye yiye faşizm eşliğinde kendini nasıl yeniden kurduğunu da konuşmalıyız. Thatcher’ın “toplum diye bir şey yoktur” diye bas bas bağırdığı günlerden “ülken için öl ve öldür” talimatının kalabalıkları mobilize edeceği günlere geçiş kendiliğinden olmuyor, iktidar mücadeleleriyle ve egemen toplumsal grup dışında kalanların kurban törenleriyle inşa ediliyor.

Kapitalizmin krizine yanıt olarak faşizm

Önceki faşizmin potansiyel işçi sınıfı iktidarlarını önlemek gibi bir tarihsel misyon içinde şekillendiğini söylemiştik. 20. yüzyılın başında hem kapitalizmin teknik sınırlılıklarının ekonomik krize evrildiğini hem de onun karşısına politik olarak rüştünü ispat etmiş bir gücün çıktığını görmüştük. 20. yüzyıl başındaki faşizm sermaye birikiminin önündeki hem politik hem de teknik engelleri ortadan kaldırmaya yöneliktir. Bugünkü ise sadece teknik engellere gözünü dikmiştir. Ancak bu teknik engeller -kâr oranlarının düşme eğilimi yasası- bugün çok daha şiddetli bir şekilde kendini dayatıyor.

Günümüz kapitalistleri, karşılarında ete kemiğe bürünmüş bir iktidar namzeti görmüyorlar. Ancak kapitalizmin kâr oranlarının düşme eğiliminin yıllar içinde devam etmesiyle birlikte, bugün kapitalizm esas çelişkisi olan bu içsel çelişkisini zor yoluyla ötelemek için de faşizme meylediyor. Öyle ki faşist iktidarlar aynı zamanda muazzam maden faaliyetlerini, acele kamulaştırmaları ve sıradan insanların mülk edinme hakkının ortadan kaldırılmasını mümkün kılıyor.

Günümüz faşizmi nadir toprak elementlerini çıkarmak ve işlemek için burjuva hukukunun askıya alınmasından bağımsız düşünülemez. Emperyalist merkezler, bugünkü hegemonya krizini savaş yoluyla çözmek için faşizmi müttefikleri arasında yaygınlaştırmaya çalışıyor ve bu savaş bütçelerini mümkün kılacak yeni otoriter rejimleri destekliyor. Öte yandan da kapitalizmin kârlılık krizine bir yanıt olarak ilksel birikim sürecinin hızlandırılması ve kuvvetlendirilmesinin yolu yeni faşizmin çoklu işlevleriyle kesişiyor.

Kapitalizm doğuşunda sermaye birikimini oluşturmak için giriştiği mülksüzleştirme sürecini Marx şöyle ifade eder: “Onların mülksüzleştirilmesinin öyküsü, insanlık tarihine kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır.” Yani bu mülksüzleştirme tepeden tırnağa bir şiddet edimidir. Günümüzde de benzer bir mülksüzleştirme sürecinin içinden geçiyoruz. Bu bazen Akbelen’deki veya Hatay’daki gibi doğrudan el koymalarla, bazen bakım görme, sağlık ve eğitim gibi hakların kamudan dışlanması ve bu alanların özelleştirilmesiyle bazen de ücretlerin mülk edinmeyi imkânsız kılacak kadar düşürülmesiyle gerçekleşiyor. Kapitalizmin doğuşunda olduğu gibi bugün de bu mülksüzleştirmeye yoğun bir devlet şiddeti eşlik ediyor. Bu devlet şiddetinin ideolojik formu yeni faşizmde vücut buluyor.

Kârlılık oranları dünya ölçeğinde düşmesine rağmen toplumsal emeğin daha büyük bir kütlesinin az sayıda patronun elinde toplanması, günümüzde ilksel birikim sürecini mümkün kılan faşizmin olağanüstü hâl rejimiyle harmanlanmış el koymalarıyla mümkün oluyor. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da kendilerine yapılan özel mülkiyeti ortadan kaldırmaya teşebbüs ettikleri eleştirisine verdiği yanıt, zaten kapitalist üretim tarzının hareketi dolayısıyla toplumun önemli bir kesiminin mülksüzleşeceğiydi. Bugün faşist iktidarların zor yoluyla hızlandırdıkları süreç tam da budur.

Yine Marx’ın başyapıtından bir alıntı yaparsak, “Zor, başlı başına bir iktisadi güçtür.” Bu zora politik ve felsefi ruhunu üfleyen ise bugünün banal faşizmidir. Bir yandan yurttaşlık haklarını bir bir çöpe atmaya aday bu faşist iktidar adayları aynı zamanda kadın hareketinden, göçmenlerden, LGBTİ+’lardan ve bütün ötekilerinden arınmış patronların gölgesinde açlıkla kıvranan bir “ırkçı toplum ütopyası” satıyor.

Tahakkümün teknik bileşeni

Bugünün faşizmini geçmişten ayıran başka bir faktörse, büyük bir teknolojik tahakküm ve güvenlik aygıtının yanı başımızda devleşmesidir. Bilim karşıtlığının -düz dünyacılık, aşı karşıtlığı vb.- yanında bilgisayar, istatistik ve mühendislik bilimlerine muazzam fonların ayrılması, yapay zekâ teknolojilerine dair regülasyonları ucundan tartışmaya çalışan Acemoğlu gibi neoliberalizmin prenslerinin bile topa tutulması günümüz faşizminin rızadan çok zora yatırım yaptığını ve bu zorun üretimini de kapitalist sermaye birikiminin ana alanı kıldığını gösteriyor.

Geçmişten farklı olarak sermayenin önündeki teknik engelleri tasfiye etmeye ve içine girilen savaş konjonktürünün politik muhtevasını oluşturmaya çalışan faşizmin toplumsal rıza anlayışı da bugüne özgü. Bugün egemenlerin talep ettikleri rıza, pasif bir rızadır. Geçmiş faşist rejimlerin ayak sesleri kara gömlekliler gibi mobilize olmuş kitlelerin yürüyüşlerinden gelirdi. Günümüzde egemenlerin yeni faşizmi böyle bir aktif toplumsal mobilizasyonu hedeflemiyor. Baskıyı devlet alanı dışında organize olmuş ve devlet tarafından korunup kollanan, ancak devletten de kısmi özerkliği olan güçlü faşist örgütler gerçekleştirmiyor. Bunun yerine ırkçılık, göçmen, LGBTİ+ ve kadın düşmanlığının borazanlığını yapan, ancak bunu Naziler gibi kendi sıkı örgütsel hiyerarşisi içinde örgütlenmiş ve bu özerk örgütlenmeleri nedeniyle egemenlerin kontrolünden çıkabilecek bir güç hâline gelmeyen gevşek gruplar yapıyor. Faşizm kendini pasif kitleler ve teknolojik kontrol araçlarının muazzam gücü üzerine inşa ediyor.

Sermaye birikiminin amiral gemisi haline gelen YZ teknolojileri Palantir gibi şirketlerin elinde öldürme, gözetleme ve imha silahı olurken Anthropic gibilerinin elinde de dijital Taylorizm ve zihin emeğinin makineleştirilmesinin aracı hâline geliyor. Bilime duyulan güvensizliğin pompalanmasının yanında, devasa kamu fonları insanlığın kümülatif bilgisi kapitalistler tarafından gasp edilebilsin diye bilim alanına gönderiliyor -ki bilim kapitalist üretim tarzının tarihi boyunca kapitalistlerin insanlığın bilgi birikimine el koymasının yegane yolu olmuştur-. Faşizm bütün bu çelişkilerden besleniyor, neoliberalizmin her soruna daha çok piyasalaşma ve daha çok sömürü biçiminde yanıt vermesinin aşındırdığı politik aklın tabutuna son çiviyi de faşistler çakıyor.

Faşizm koşullarında siyasal mücadelenin nasıl mümkün olacağını tartışmak gerekiyor. Türkiye’de sağından soluna herkesin rotasını belirlediği seçimlerin akıbeti ortada. Bütün ülkenin gündemini siyaset kılan seçimler, örgütlenme faaliyeti için elbette avantajlı anlar ve doğru hamlelerin etkilerini hızla görmek için önemli uğraklar olabilir ancak yeni bir toplum kurmak ve bu faşist rejimlerin saldırılarını savuşturmak için seçim zaferlerinden çok daha fazlasına ihtiyacımız var, nitekim kazanılmış seçim zaferlerinin de artık bir anlamı yok.

Öncelikle serin kanlılıkla elimizdeki silahların envanterini çıkarmamız gerekiyor. İşçi sınıfı olarak elimizdeki en büyük güç, Atlas gibi bu dünyayı omuzlarımızda taşımamız, yani üretimden gelen gücümüzdür. Şimdiye kadar bu gücü ücret ve çalışmaktan doğan hakların pazarlığı için seferber ettik ancak bu gücün kendisini politik amaçlar için kullanılabilir bir silah hâline getirmenin yollarını da bulmalıyız.

İkincisi, sermaye birikiminin yollarını tıkamanın diğer yanındaki mücadeleyi güçlendirmeliyiz. Ekoloji ve mülksüzleşmeye karşı mücadelemiz en nihayetinde sermaye birikiminin önündeki teknik engellerin ortadan kaldırılması için girişilen faşizmle harmanlanmış saldırıları püskürtmek içindir. Sermaye birikiminin dünyanın yegane hakikati olmadığını hem teorik hem de politik mücadelede ısrarla işlememiz gerekiyor.

Kapitalizmin sonunun tekrar hayal edilebilmesini sağlarken yaşam hakkımızın savunulmasının dahi ancak kapitalizmin sonuyla mümkün olduğu gerçeğini de toplumsallaştırmamız gerekiyor. Yeni faşizmin şiddet yoluyla inşa etmeye çalıştığı yağmalama ve gasp düzenini bu faşizmi besleyen üretim ilişkilerine hücum ederek yok edebiliriz.

Total
0
Shares
Önceki makale
Neoliberalizm ve mutluluk

Neoliberalizm ve mutluluk

İlgili Gönderiler
;