Piyasaya direnen bir neslin anatomisi

Piyasaya direnen bir neslin anatomisi

Geçtiğimiz günlerde üniversite tercih sonuçları açıklandı. On binlerce genç, büyük bir umutla üniversite kapılarından içeri adım atacak. Ancak çok geçmeden, piyasanın baskıcı mekanizmaları bu gençleri kampüslerden koparacak. Kimisi barınma sorunuyla, kimisi geçim derdiyle, kimisi de eğitim masraflarının altında ezilerek üniversite sıralarından uzaklaşacak. Hatta kimisi, kazandığı okulun kapısından içeriye bile giremeyecek.

Gençlik, okumaya hak kazandığı bir devlet üniversitesinde bile okuyamaz hâle getirilmektedir. Barınma hakkı yok sayılan, geçinebilmek için güvencesiz işlere sürüklenen öğrenciler, daha mezun olmadan işçileştirilmekte; eğitim hakkı piyasanın insafına terk edilmektedir.

Kampüslerden koparılmış, öğrenciliği gasp edilmiş kocaman bir nesille karşı karşıyayız.

Sanki son yıllarda YKS sınavı, akademi kapılarını aralamaktan ziyade; kafeler, barlar, fabrikalar, marketler için güvencesiz istihdam kapılarını aralayan bir sınav hâline geldi.

Ne yazık ki öğrencilik hayatı, ders notlarına veya sınav puanlarına göre şekil almıyor, kapitalist sistemin baskısı zor şartlarda okumayı bile olanaksız kılıyor.

Bu yazımızda, üniversite öğrencilerinin yaşadıkları krizleri ele almaya çalışacağız.

Yeni döneme girerken

Öğrencilerin üniversiteye başladıkları an karşılaştıkları başlıca sorun şüphesiz ki barınma sorunudur. KYK yurtlarının yetersizliği, öğrencileri ev tutmaya veya özel yurtlarda kalmaya itiyor. Özel yurtların aylık ücreti ve ev kiraları ise asgari ücrete tekabül ediyor. Yıllardır bu sorun dile getirilmesine rağmen, gün geçtikçe derinleşen bu krize bir çözüm getirecek bir adım atılmıyor, atılması da istenmiyor. Öğrenciler, okuyacakları kente her şeyden önce bir müşteri olarak gidiyor, sonuç olarak ise bir okul kazanmak için verilen onca emek, piyasanın kurbanı olabiliyor.

Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) yerleştirme istatistiklerine göre bu sene örgün öğretim için lisans ve ön lisans programlarına 677 bin 391 öğrenci yerleşti. YÖK Bilgi Yönetim Sistemi’nin geçen seneki verilerini incelediğimiz zaman, bu yıl öğrenim görecek öğrenci sayısının 7 milyonu aştığını görüyoruz. Bu veriler ortadayken, Gençlik Spor Bakanlığı’nın 2025 yılı mali durum ve beklenti raporuna göre 81 il, 268 ilçe ve yurt dışında bulunan 868 yurdun toplam yatak kapasitesinin 996 bin 306 olduğu açıklanmıştı. Bu tablo, öğrenim gören öğrencilerin yaklaşık olarak ancak yüzde 14’ünün KYK yurtlarında barınabileceğini ifade etmektedir.

Var olan KYK yurtlarının yetersizliği ise yalnızca öğrenci kapasitesiyle ilgili değil. Yurtlar, baskıcı disiplin anlayışı ve öğrenci haklarını yok sayan uygulamalarıyla, bir barınma çözümünden ziyade, öğrencilerin yaşam alanını sınırlandıran, onları kontrol altında tutmaya çalışan denetim merkezlerine dönüşmüş durumda. KYK yurtlarına henüz dönem başlamamışken uygulanan yüzde 40 oranında zam ise, sistemin dört ila altı kişilik odalarda kalan öğrenciler üzerindeki tasarruf anlayışının bir yansımasıdır.

Tüm bunların yanı sıra, KYK yurtları eski ve bakımsız fiziki koşullarıyla da öğrencilerin yaşamını doğrudan tehdit eden yapılardır. Nemli duvarlar, bozuk tesisatlar, düzensiz temizlik ve hijyen sorunları, yıllardır kronikleşmiş sorunlardan bazılarıdır. İhmallerle dolu, içinde yaşayan öğrencilerden habersizmişçesine yönetilmektedir.

Bakımsızlığın ve ihmalin sonucunda, iki yıl önce Aydın’da KYK yurdunda meydana gelen asansör kazasında, Zeren Ertaş yaşamını yitirmişti. Asansör bakımı aylarca yapılmadığı, defalarca kez bildirilmesine rağmen arızalara önlem alınmadığı için meydana gelen bu olay bir kaza değil, doğrudan bir yönetsel sorumluluk krizinin ürünüdür.

Aradan iki yıl geçmesine rağmen, günümüzde hâlâ KYK yurtlarında bakımsızlıklar ve ihmallerle karşılaşabiliyoruz. İşin özü, üniversite öğrencilerinin sadece yüzde 14’ünün barınabildiği yurtlar, gençlerin hayatlarının hiçe sayıldığı, insani yaşama koşullarından uzak mekânlara dönüşmüş durumdadır.

Öte yandan geleceklerini savunmak için 19 Mart sürecinde tepkilerini ortaya koyan öğrenciler, bu yetersiz yurtlarda barınma haklarını dahi kaybederek yurtlarından atılıyor. Barınma sorunu başlı başına kocaman bir yara iken, iktidar kendi fikirlerine aykırı öğrencilerin barınma hakkını elinden alarak geleceklerini tehdit ediyor. En temel insan haklarından olan barınma hakkını bir silaha dönüştüren iktidar, bütün baskı aygıtlarını öğrenciler üzerinde seferber etmiş durumda.

Bugün ülkenin dört bir yanındaki öğrenciler, emekleriyle üniversite kazandıktan sonra barınma krizine yenik düştükleri için eğitim hayatlarını ya sekteye uğratmakta ya da maddi ve manevi ağır bedeller ödeyerek sürdürmeye çalışmaktadır. Buna karşın, günlük harcaması milyonlarca lira olan saray, bu gerçeğe gözünü kapatmış durumda, itibardan tasarruf etmemeye devam etmektedir.

Enflasyona karşı yaşam mücadelesi

Barınma krizinin derinleşmesiyle farklı alternatif arayışlarına giren öğrenciler, piyasanın baskıcı koşulları altında eziliyor; ev sahiplerinin insafına, özel yurtların fahiş fiyatlarına, kâr odaklı işletmelerin dayattığı müşteri ilişkilerine mahkûm ediliyor. Devletin sosyal sorumluluklarını piyasaya devrettiği bu köhnemiş düzende gençler artık birer öğrenci değil, öğrenci olarak yaşamak zorunda kaldıkları hayat üzerinden sömürülen düşük gelirli tüketiciler hâline getiriliyor.

Yoksulluk sınırı 89 bin, açlık sınırı ise 27 bin TL’ye dayanmışken, öğrencilere geçtiğimiz dönem verilen burs miktarı 3 bin TL’ydi. Enflasyona karşı ezilen günlük harcamalarıyla öğrenciler, okulu düşünmek bir kenara, gerçek anlamda aç kalmamak için hayatta kalma mücadelesi vermek zorunda kalıyor.

Bu durum, günümüzde eğitimi yalnızca belli bir toplumsal sınıfa ait olanların erişebildiği bir ayrıcalığa dönüştürmüş durumda. Mevcut sistem, öğrencileri piyasanın insafına ve kendi kaderlerine terk ediyor. Temel gıda ürünlerine gelen sürekli zamlar, kira fiyatlarındaki fahiş artış ve ulaşım maliyetleri düşünüldüğünde, devlet tarafından öğrenciye sunulan burs veya kredi sembolik kalmakla birlikte, bir öğün nitelikli yemek parasını dahi karşılayamıyor.

Tüm bu koşullar, öğrenciler üzerinde yalnızca maddi değil, aynı zamanda sosyal ve psikolojik ve hasarlar bırakmaktadır. Öğrenciler; barınma, beslenme, geçinme gibi zorluklarla mücadele ederken, gelecek kaygısıyla birlikte buhrana sürüklenmektedirler. Bu yük, öğrencinin omzuna bireysel bir “çaba” ya da “azim meselesi” olarak bırakıldıkça, toplumsal bir çözüm geliştirilmesi gereken sorunlar karşısında kişisel tükenmişlikler artmaktadır.

Dayatılan bu koşulların sonucunda, 2023 yılında Anadolu Üniversitesi Öğrencisi Resul Alan, okul yemekhanesinde intihar ederek yaşamına son vermişti. Resul’un arkadaşı bu olayı şöyle özetlemişti:

“Evde kalıyordu, sürekli çalıştığı için derslere gelemiyordu. Borçları vardı, onun için bankadan yüklü bir meblağ kredi çekmişti, onu ödeyemedi. Cebinden çıkan üç sayfalık mektubunda borçları yüzünden intihar ettiğini anlatmış.”

Resul gibi birçok arkadaşımız, belki de benzer sebeplerle, benzer sessizliklerde ve görünmezliklerde hayattan koparıldı. Bu gibi olaylar, kişisel bir intihar hikâyesi gibi anlatılsa da işin aslı öyle değildir. Gençlerin katilleri bir avuç sermayedara hizmet eden, eğitimi piyasaya kurban eden bu çürümüş düzen ve onun temsilcileridir.

Kampüsün ardındaki hayatlar: İşçi öğrenciler

İktidarın bu krizler karşısında tercih ettiği politikalar, gençliğin üretici potansiyelini yok ederek aydınlanmasının önüne geçmektedir. Gün geçtikçe akademiden uzaklaşan, çalışmak zorunda bırakılan bir nesil ortaya çıkmıştır. Geçmiş yıllara oranla çalışan/çalışmak zorunda kalan öğrenci sayısı gözle görülür bir biçimde artmıştır. Günün sonunda, hem okuyan hem de çalışan öğrenci profili bile giderek daha küçük bir azınlık hâline gelmektedir.

Okula uğrayabilirse uğrayan veya sadece sınav zamanları okula ayak basan, hayatının kalan bölümünde ise sadece çalışan kalabalık bir işçi-öğrenci kitlesi ise giderek büyümektedir. Okuma umuduyla yıllardır emeğini ortaya koyan gençliğin büyük bir bölümü, bugün piyasanın dişlileri arasında ezilmektedir.

Yoksul ve emekçi gençliğe düşman olan sermaye egemenliğinin gençliği nasıl şekillendirdiğini açıkça görmekteyiz. Üniversite gençliğinin büyük bir kısmı, artık sistemin emekçiler arasında rekabeti artırmak için bilinçli biçimde yarattığı yedek işçi ordusuna eklemlenmiş durumdadır. Günümüzde öğrenciler eğitimin öznesi olmaktan çıkarılıp, piyasaya adapte edilen “geçici işçiler” hâline getirilmiştir.

Geniş bir öğrenci kesimi, kafe-bar sektöründe saatlik bazda ve çok ucuz ücretler karşılığında çalışırken, birçok öğrenci ise sigortasız ve güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda bırakılmıştır. Kapitalist sistem, öğrencileri kampüslerin ardında, piyasa için maliyeti düşük bir unsur hâline getirmiştir.

Devlet, bütçesinin büyük bir kısmı yandaş sermaye grupları arasında paylaştırılırken, ayrıca tarikat ve cemaat vakıflarına aktarılan kaynaklarla yaratılan bu karanlık atmosferde; öğrencilere ise yoksulluk ve sefalet reva görülmektedir. Eğitim, neredeyse yalnızca ekonomik gücü olanların erişebileceği bir ayrıcalık hâline gelmiştir.

NATO zirvesinde alınan kararla, devletin önümüzdeki dönem GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya ayrılması planlanırken, öğrenciler ise giderek daha büyük bir karanlığın içinde hapsedilmektedir. Savaşlarla ve giderek büyüyen kolluk gücüyle hem yurt içinde hem de komşu ülkelerde emekçilerin yaşamları yıkılırken, eğitime ayrılan bütçenin oranı küçülüyor. Düzenin yaklaşımı bu kadar yalın bir şekilde kendisini gösterirken, düzenin sözcüleri ise medyada, “çok çalışırsan kurtulursun” yalanını pazarlamaktan geri durmamaktadır.

Gençlik dışarı, sermaye içeri

Geçim derdi, ekonomik sıkıntılar ve barınma krizi gibi meselelerle öğrencileri kampüslerden tasfiye eden iktidar, üniversitelerdeki temsilcileri olan kayyum rektörler eliyle kampüsleri özel şirketlere peşkeş çekmektedir. Bugün birçok üniversite yerleşkesinde, kafeteryalardan sosyal alanlara, spor salonlarından otoparklara kadar pek çok alan satılmış ya da uzun vadeli şekilde özel şirketlere kiralanmış durumdadır.

Üniversiteler; öğrenciler için daha yaşanabilir bir alan hâline getirilmeliyken, “içeride kalanlardan nasıl daha fazla kâr elde edilir” anlayışıyla yönetilmekte, adeta birer AVM’ye dönüştürülmektedir. Sermaye, öğrenciler için ayrılmış mekânlarda cirit atarken; öğrenciler, yoksullukla, açlıkla, güvencesizlikle baş başa bırakılmaktadır.

Bu noktada, öğrencilere dayatılan yoksullukla piyasacılığın nasıl bir ilişki içinde olduğunu anlamaktayız. Diğer kamu hizmetlerinde olduğu gibi eğitim alanında da çürüme, liyakatsizlik veya kötü yönetimle değil, sermaye lehine yapılan bilinçli tercihlerle gerçekleşmektedir. Bu tercih, yaşamlarımızı yalnızca üzerinden kâr elde edilecek bir araç, bizleri ise bu kârı gerçekleştirecek ucuz emek gücü hâline getirmektedir.

Örgütsüz toplumculuk

Sistem, gençlik üzerindeki tüm baskı aygıtlarının sağlıklı çalışabilmesi için gençliğin olan biteni kabul etmesini, günün sonunda gidişata uyum sağlayıp düzenin bir parçası olmasını sağlamaya çalışmaktadır. Yalnızlaştırılmış, dayanışma kültüründen yoksun bırakılmış gençlik, yaşamın tüm yükünü kendi omuzlarında taşıdığına inandırılmaktadır. Bu yönüyle, bireysellik artık sadece bir tercih değil, zorunlu bir hayatta kalma ilkesiymiş gibi gösterilmektedir. Doğal olanın bu olduğu anlatılmakta, inkârın fayda etmediği, tek çarenin kabulleniş ve çalışmak olduğu iyice öğretilmeye çalışılmaktadır.

Özellikle işçi öğrenciler, sistem tarafından bireyselleşmeye zorlanmakta, toplumsal değerlerden ve kolektif mücadele kültüründen koparılmaktadır. Sistemin politikaları, “herkes kendi yoluna” fikrini gençliğe kurtuluş gibi göstermekte ve kolektif bilinci yok etmeye çalışmaktadır.

Gençlik içinde bir yandan bireysel kurtuluş anlatıları baskınken, diğer yandan barınma hakkı, eğitim hakkı, ekonomik adalet gibi toplumcu talepler giderek yükselmektedir. Bu çelişki, gençliğin içinde bulunduğu sistemsel baskıdan doğmaktadır. Sistemin ürettiği sorunlar toplumsal, sunduğu çözümler bireyseldir ve son dönemlerde gençlik, bu sorunlara karşı sisteme dair tepkilerini ifade edebilmiştir. Bu noktada, gerçek kurtuluşun birlikte hareket etmek olduğunu, örgütlü mücadelenin gerekli olduğunu anlatmak için bir fırsat doğmaktadır.

Gençlik içerisinde zaman zaman ortaya çıkan bu ortak mücadele eğilimi, çoğu zaman örgütsüz, duygusal, günübirlik bir düzeyde kalmaktadır. Bu dönemlerde sorunun temelini gösterebilmek, asıl hedefi işaret edebilmek pek kıymetlidir. Bu dönemsel dayanışma refleksini kalıcı bir mücadele hattına dönüştürmek, gerçek kurtuluşun yollarını açacaktır.

Bireycileştirilmeye ve benmerkezciliğin hâkim kılınmasına rağmen gençlik, toplumsal olaylar karşısında kolektif bir iradenin parçası olabilmiştir. Örneğin; 19 Mart sürecinde, ideoloji ve görüş farklılıklarına rağmen gelecek mücadelesi için eylem birliği pratikleri geliştirilmiştir. Gençlik, sisteme karşı zorunlu bir uyum içerisindedir; fakat bu uyumun altında birikmiş bir hoşnutsuzluk ve güçlü bir sistem eleştirisi potansiyeli bulunmaktadır. 19 Mart süreci bunun en somut örneklerinden biridir.

Geleceksizlik, adaletsizlik ve fırsat eşitsizliği gibi başlıklar gençleri yeniden bir eylem birliğine iterken, bu anlarda asıl hedefe odaklanılmasını sağlayacak bir öncülük sorumluluğu üstlenilmelidir. Gençliğin, bu gidişatın değişiminde öncü rol oynayabileceği her zaman hatırlatılmalıdır.

Sistemin baskıları, gençliğin günlük yaşamında karşılaştığı her olayda kendini hissettirmektedir. Bu baskılarla yüzleşmek ve onlara karşı alternatif bir dayanışma ağı kurmak devrimci öğrencilerin en temel sorumluluğudur. Geleceksizlik, adaletsizlik ve fırsat eşitsizliği karşısında gençliğin yalnız bırakılması, sistemin bilinçli bir politikasıdır. Ancak bu yalnızlık dayatması karşısında tek çıkar yol, örgütlü bir biçimde yan yana gelmek, birlikte hareket etmektir.

Kayyum rektörlerden rejimin güdümündeki akademisyenlere, bilimsellikten uzak müfredatlara kadar üniversitenin her alanında sistemin ideolojik yansımaları mevcuttur. Bu düzene karşı verilecek mücadele, ancak politik taleplerden taviz vermeyen ve her türlü zorbalığa karşı dayanışmayı büyüten bir iradeyle mümkündür. Gençlik, örgütlü gücünü hatırladığı her an bu düzeni sarsacak potansiyele sahiptir. Çünkü sistemin en çok korktuğu şey, geleceksizliğe mahkûm edilmeye çalışılan gençliğin örgütlü mücadelesidir ve bu mücadele büyüdükçe, değişim kaçınılmaz hâle gelecektir.

Total
0
Shares
Önceki makale
Muhalefete Yönelik Saldırılar Şiddetleniyor

Muhalefete yönelik saldırılar şiddetleniyor

Sonraki makale
Kızıl Parti Eş Sözcüleri_Yaşanan tüm siyasi gelişmeler ülkeyi daha kaotik günlerin beklediğini gösteriyor.

Kızıl Parti Eş Sözcüleri: "Yaşanan tüm siyasi gelişmeler ülkeyi daha kaotik günlerin beklediğini gösteriyor."

İlgili Gönderiler
Devamını oku

Bir grevin anatomisi

İzmir grevi sırasında ortaya çıkan işçi düşmanlığı ve İzBB Başkanı Cemil Tugay tarafından örgütlenen grev kırıcılığı, yalnızca bu grevi değil, işçi sınıfının başka hak mücadelelerini de olumsuz etkileyecektir.