Sessiz çığlık: Sömürünün gölgesinde kadın olmak

Sessiz çığlık: Sömürünün gölgesinde kadın olmak

Mücadelemizi yanımıza alarak yeni bir yıla girdik ve kadın haklarının yine, yeniden patriarkal düzeni ve yasaları altında hunharca ezildiği bir dönemi geride bırakmış olduk. Tam şu anda, bu yazının yazıldığı sırada 2025 yılından bu yana kadın cinayetine kurban gidenlerin sayısı 442’ye ulaşmış durumda ve ne yazık ki siz okurken bu sayı daha da artmaya devam edecek. Mağdur kadını koruması gereken adalet sistemi şiddet faili erkekleri kollamaya devam ettiği ve biz buna çanak tutan iktidarın varlığına izin verdiğimiz sürece bahsi geçen hayatlar ülkenin utanç duvarında birer sayı olarak yer almaktan fazlası olmayacak.

“Aile Yılı” içerisinde Narin Güran cinayetiyle ve Rojin Kabaiş gibi ulusal kamuoyunda ses getiren olaylarla gündemden düşmeyen Diyarbakır’da, geçtiğimiz günlerde, AKP-MHP eliyle 11. Yargı Paketi’nin yürürlüğe girmesi sonucu serbest bırakılan hükümlülerden ikisi eşlerini öldürdü. Üniversitede genç bir araştırma görevlisi evinde ölü bulundu ve bunların hepsi son bir ay içerisinde sadece medyaya yansıtıldığı kadarıyla bildiğimiz cinayet dosyaları.

Şehir, kısa bir süre önce yeni bir kadın cinayeti haberiyle yine kendinden bahsettirdi. 18 yaşında genç bir kadın, boş bir dairede çöp poşetine sarılı hâlde bulundu. Eşinin ihbarı sonrası yapılan inceleme ve soruşturma sonucunda, kadının, cesedin bulunduğu sitenin kapıcısı tarafından öldürüldüğü belirlendi. Katil, ifadesi sırasında yine bildik “aşk cinayeti” senaryosunu oynadı. Özellikle geleneksel ve muhafazakâr kültürlerde öne çıkan bu yaklaşım, neredeyse her kadın cinayetinde, katledilen kadının toplumsal cinsiyet kurallarına uymadığı iddiasının cinayete gerekçe olarak ileri sürülmesi şeklinde karşımıza çıkar. Çünkü hakkını aramak için mağdur kadının “doğru bir yaşam” sürmesi isteniyor ve yaşam biçimi bu koşullara uymazsa, kadın katilleri ceza indirimlerinden faydalanabiliyor.

Şiddetin yaygınlaşmasından kim sorumlu?

Diyarbakır özelinde, iktidarın beslediği suç şebekelerinin cezasızlık politikalarını ve iktidar bağlantılarını kullanması da şehirde artan kriminalleşmenin en büyük müsebbiplerinden biri. Sokakların giderek tekinsizleşmesi, sosyal yaşamda yer bulamamış gençlerin ve çocukların suça karışma oranını artırırken; etkin olmayan soruşturma ve davalar olduğu yerde sayarken, bu durum suç oranlarının artmasına neden oluyor. Bu denli tekinsizleşen sokaklar elbette önce kadınları hedef alıyor. Sözlü veya fiksel tacizle başlayan saldırılar şiddet ve ölüm ile son buluyor. Varlığını sürdürmeye çalıştığı yaşamının, en başta evinde olmak üzere toplumsal şiddetin içine doğan kadın için sokakların tenha olup olmaması, erkeklerin yoğun olarak bulunduğu mekânların varlığı büyük birer tehdit hâline geliyor.

Adalet sistemi kadını koruması gerekirken erkeği ve şiddet faillerini kolluyor. Bu durum, şiddete eğilimli ve kadını tahakkümü altında tutmak için her yolu mübah gören erkeklik için şiddetin yolunu açıyor. Kadına yönelik şiddet faillerinin cezasız kalması, sokakta serbestçe dolaşan onlarca örnekte de görüldüğü üzere, şiddete maruz kalan kadınların hak aramaktan dahi korkmasına yol açıyor. Bu durum, kadınların giderek sessizliğe itildiği ve sürekli yeniden üretilen bir mağduriyetin kısır döngüsünü besliyor.

Oluşan paradoks ise kadını içine itildiği eve mecbur hâle getiriyor, çoğu zaman ekonomik bağımsızlığa sahip olmadığı için esaretten kurtulma cesaretine sahip olsa dahi gerekli güce sahip hissetmiyor. Cezasızlık politikalarının yanında İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ve 6284 sayılı kanunun yine anayasal diğer kanunlar gibi uygulanmayışı, ailesinin ötesinde devlet korumasına güvenmek zorunda kalan kadını yine yüzüstü bırakıyor.

Özellikle sosyoekonomik durumun düşük seyrettiği merkezlerden uzak kırsal kesimlerde kadın hepten “makul” kalıplar içerisine hapsediliyor. Kadınlar bunun dışına çıkmaya cesaret ettiğinde ise onları acımasızca cezalandıran ya da öldürülmesini mazur gören patriarkal yapıyı besleyen de yine AKP-MHP iktidarı ve kadın karşıtı söylemleri. Makul olması adına kadına küçük yaşlardan itibaren kadın ve erkeklerin alanları, sınırları, cinsiyet rollerine ait olma koşulları öğretilerek “makul kadın” olmanın portresi çiziliyor toplum tarafından. Mağdurun erkek olduğu durumlarda kişisel hayatı kolay kolay dile gelmezken, söz konusu kadın olduğunda ise ilişki durumu, sadakat gibi mahrem kavramların üzerine gidildiği, kendini savunamayacak bir durumdayken sorgulandığı ve mağdur kadının korunmasının dahi belirli kriterlere uygunluğu üzerinden değerlendirildiği bir tablo doğuyor.

Toplum, kadının mağdur olmasını yeterli görmüyor ve önüne hâlâ doldurulması gereken bir masumiyet anketi atıyor. Sosyal medyanın da etki ve desteğiyle kadının kişisel yaşamını afişe etmekten geri durmuyor. Medyada bu genelde mağdurun aktif cinsel yaşamının, evliliğinin, anneliğinin sorgulanması ile kendini gösterirken, katilin kadın ile yakınlığı gibi bilgilerle kadın yargılanıyor. İstatistikleri incelediğimizde ise bu kadınların büyük bir bölümünün ya boşanma aşamasında oldukları eşleri ya da ayrılmak üzere oldukları sevgilileri tarafından öldürüldüğü artık hepimizce bilinen bir gerçek.

Kadın düşmanlığı sistemsel bir sorundur

Konu toplum eleştirisiyle bitmiyor elbette, 21. yüzyıl kapitalizmin çarklarının işleyişi üzerinden de ele alınmalı. Sistem başta kadınları birer ucuz iş gücü hâline getirmenin aracı yapmak ister. Bunun için kadının kendisi ucuz işgücü olarak kullanılır, kadınlar bu şekilde yoksulluğa itilir ve ekonomik uçurum derinleşir. Ancak kapitalizm, aynı zamanda ihtiyaç duyduğu potansiyel işgücünü sağlamak için “kutsal aileyi” korumaya yönelik politikalar geliştirir. Gelişen ve değişen sosyal ve ekonomik koşullarla birlikte kadın yeniden hedef tahtasına konur. İşsizlik artışının nedeni dahi sermaye sınıfının çıkarını korumak için oluşturulmuş ekonomi politikalarına değil de kadınların iş hayatındaki varlığına bağlanır. Diğer birçok AKP’li vekil ve bakanın söylemleri gibi, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek” söylemini basit bir örnek gösterebiliriz.

Sistem, artan boşanma oranlarını dahi giderek artan şiddet oranları gibi sebeplerle açıklamak yerine yine kadının bağımsızlık arayışının bir sonucu olarak gösteriyor ki bu arayış, iktidara göre “fıtrata aykırı”, zira kadının en önemli görevi anne olmaktan fazlası değil. Kadının mevcut düzen içerisinde sıkışmışlığının suçlusu, yine kadının kendisi olarak gösteriliyor. Şiddet eylemlerindeki artış, toplumsal eşitsizliklerin derinleştiği koşullarla birlikte ele alındığında, kapitalist sistemin nasıl işlediğini açıkça gösteriyor. Yoksulluğun derinleştiği, güvencesizliğin normalleştirildiği ve eşitliği esas alan bir kültürün yeşermesinin engellendiği bu koşullarda kadına yönelik şiddet, taciz ve cinayetler kaçınılmaz hâle geliyor. Aynı nedenler, kadınların bu şiddete karşı korunmasını da engelliyor, kadınlar sistematik biçimde yalnız bırakılıyor.

İktidarın kadın düşmanı ve patriarkal yapıyı besleyen politikaları, toplumda patriarkal zihniyeti tekrar tekrar üretiyor ve zaten doğduğu andan itibaren güvende olmayan kadını, erkek şiddetiyle baş başa bırakıyor. Kadını ve onun emeğini yok sayan, onu ölüme terk eden bu düzenin paslanmış çarkları kırılmaya mahkûmdur. Kadınların yalnız ve çaresiz hissetmeye zorlandığı bir dünyaya meydan okuyoruz. Yüzyıllar boyunca verilen kadın mücadelesiyle kazanılmış hakları, bir avuç kadın düşmanının insafına bırakmayacağız.

Total
0
Shares
Önceki makale
Sosyalist solda üç eğilim IV

Sosyalist solda üç eğilim - IV

Sonraki makale
Yapay zekâ_Politikanın makineleşmesi

Yapay zekâ: Politikanın makineleşmesi

İlgili Gönderiler