Sosyalist solda üç eğilim yazı dizisinin ikinci bölümünde reformist solu ve bu eğilimin daha sağda konumlanan bileşeni ulusalcı solu ele almıştık. Yazı dizimizin bu üçüncü bölümünde, sosyalist harekette geçmişten bugüne, farklı düzeylerde de olsa belirli bir etki göstermiş olan sol liberalizmi ve bu akımın ideolojik konumlanışı ile siyasal pratiğinin sosyalist siyaset ve örgüt alanındaki yansımalarını tartışmaya çalışacağız. Sosyalist siyasette “ikinci eğilim” olarak kodladığımız alanı tek bir siyaset yapma biçimine sıkıştırarak ele almak, anlaşılırlık açısından zorluk yaratacağından bir iç bölümlendirme yapabiliriz. İkinci eğilim olarak adlandırdığımız alanda iki temel ideolojik/politik etkiden söz edebiliriz: Bunlardan ilkini, geçmişten bugüne kullanıldığı biçimiyle “devrimci demokrasi”, ikincisini ise yine bilinen bir tanımlamayla “sol liberalizm” olarak adlandıralım.
Her ne kadar bu isimlendirmeler bizim icat ettiğimiz tanımlar olmasa da bugünün sosyalist hareketindeki ideolojik çerçeveyi anlamlandırmak adına işlevsel olduğunu düşünüyoruz. Kavramsal açıklığı sağlamak adına sol liberalizm ve devrimci demokrasi derken neyi ifade etmeye çalıştığımızı kısaca açıklayalım.
Sol liberalizmi özellikle Sovyetler Birliği (SSCB) eleştirileri üzerine kurulu ve sınıf siyasetinin karşısına özgürlük ve demokrasi mücadelesini koyan bir anlayış olarak gösterebiliriz. Bu ideolojik çerçeve, doğrudan bir örgütle ilişkilendirilemeyecek bir pozisyonda olsa da Türkiye’de 70’lerde Birikim dergisi ile somutlanmış, daha sonra dünyadaki neoliberal siyasal atmosferin de etkisiyle birçok sosyalist akım üzerinde devrim fikrinden ve arayışından uzaklaştırıcı bir etki yaratmıştır.
Öte yandan devrimci demokrasi, halkçılık anlayışının ön plana çıktığı, sınıf siyasetini göz ardı etmeyen ama demokrasi mücadelesini ve anti-faşist mücadeleyi daha öncelikli başlıklar olarak ele alan akımların ortak özelliği olarak görülebilir. Devrimci demokrasinin tarihsel dönüşümünü de yazının ilerleyen kısımlarında ele alacağız.
Devrimci demokrasi ya da sol liberalizm tanımına uygun olduğu düşünülen parti, örgüt, dernek veya dergi çevrelerinin ezici çoğunluğu, Kürt Özgürlük Hareketi’nin (KÖH) açtığı alanda ve bu hareketin öncülüğünü yaptığı siyasi partilerin (yakın geçmişte HDP ve şu anda DEM Parti) bileşeni olarak varlığını sürdürmektedir. Çeşitli sebeplerle bileşen hukukunun dışında yer alan yapılar mevcut olsa da bu siyasi kulvarın ana belirleyeni Kürt Özgürlük Hareketi ve ideolojik referans noktası da sol liberalizm ve devrimci demokrasinin tarihsel dönüşümüyle ortaya çıkan radikal demokrasi çizgisidir.
Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim. Bu ideolojik alanda devinen yapıların ortak özellikleri, devrimci siyaseti iradeci bir şekilde sürdürme ısrarlarına rağmen, ideolojik olarak Marksizmi günümüz Türkiye koşullarında yeniden üretmekte başarısız olmaları, işçi sınıfıyla bağlarının hem pratik hem ideolojik olarak kopuk olması ve stratejik yönelimlerini KÖH’ün geleceğiyle ortaklaştırmış olmalarıdır.
Bir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek adına, ilk yazıda vurguladığımız noktanın altını bir kez daha çizmek istiyoruz. Bu eğilimin içinde değerlendirdiğimiz siyasetlerin büyük çoğunluğu, devrimci bir irade taşımaktadır ve yapacağımız ideolojik tartışmalara rağmen sosyalist devrim mücadelesinde siper yoldaşlarımız olarak gördüğümüz sosyalistlerdir. Birinci eğilim olarak ifade ettiğimiz reformist solun aksine ve 1 Mayıs birleşik Taksim iradesinde de gördüğümüz üzere, ortak hareket etme ve birleşik mücadele zeminimiz güçlüdür.
Öte yandan, sol liberalizmin ve devrimci demokrasinin dönüşümü sonucunda ortaya çıkan radikal demokrasinin etkisinde olan bu ikinci eğilim ile ideolojik bir tartışma içerisinde olmak sosyalist devrimci siyaseti güçlendirecek, Marksizmin bugün nesnel koşullar çerçevesinde yeniden üretilmesine katkı sağlayacak bir yaklaşımdır.
Demokrasi mücadelesinde buluşan sol liberalizm ve devrimci demokrasi akımı
İkinci eğilimin siyasal değerlendirmesini yapmaya devam edelim. Bu eğilimin ideolojik çerçevesinin ağırlıkla KÖH’ün siyasi paradigması tarafından belirlendiğinden söz etmiştik. Tam da bu nedenle ve yurtsever hareketin ihtiyaçlarına da denk düşen bir şekilde, bu eğilimin ana aksını sol liberalizm ve demokrasi mücadelesi oluşturuyor. İşçi sınıfının mücadelesini yok saymasa da onun öncü rolünü yadsıyan, toplumsal hareketleri sınıf analizleri ve devrimci iktidar mücadelesi yerine kimlik mücadeleleri ve “kapitalizmi iyileştirme” perspektifleri üzerinden okumaya meyyal bir sol liberalizm anlayışı, bahsettiğimiz eğilimin içinde yer alan öznelere çeşitli biçim ve derecelerde sirayet etmiştir. Bu ideolojik etkinin sonucunda, işçi sınıfının devrimci öncü rolü arka plana atılmış ve kapitalist düzen içerisinde ezilen kesimlerin mücadeleleri arasında bir “eşdeğerlik” zinciri kurulması, başat strateji haline getirilmiştir.1
Emek-sermaye çelişkisini kapitalizmin aşil tendonu olarak görmekten kaçınıp, bu çelişkiyi onlarca çelişkiden biri olarak ele alan bu anlayış, sosyalistlerin işçi sınıfıyla kurmaya çalıştığı bağı hem teoride hem de pratikte günden güne zayıflatmıştır. Oysa yapılması gereken; ulusal sorun, kadın ve LGBTİ+, ekoloji gibi mücadele alanlarında yer alan çeşitli toplumsal dinamikleri anti-kapitalist bir perspektifle ve işçi sınıfının öncülüğünde örgütleyecek bir mücadele hattını esas almak olmalıdır. İşçi sınıfının sosyalist devrim ve iktidar perspektifinin kaybolduğu dönemlerde, radikal eylem pratikleri bile bir çeşit aktivizme ve kapitalist üretim biçimini reforme etmeye dönük bir siyasi ufka hapsolmaya mahkûmdur.
Bahsettiğimiz siyasi damarın belirginleşip güçlenmesinde SSCB’nin çözülüşü sonrası artan ve Marksizm dışı arayışları da güçlendiren sol liberal ideolojik etki ve KÖH’ün teorik referansları gibi nesnel koşulların yanı sıra, sosyalist hareketin işçi sınıfı ve yoksul halk kesimleriyle kurduğu gündelik bağların zayıflaması gibi sosyalist örgütlenmenin öznel koşulları da etkili olmuştur.
1990’lı yıllarda başlayarak, Sivas ve Gazi katliamları sonrası yükselen emekçi halk tepkisini örgütleyen ve 2000’lere kadar yoksul mahallelerde önemli bir devrimci faaliyet yürüten ve devrimci demokrat siyasi damardan beslenen yapılar, yakın geçmişte devlet terörü ve söz konusu örgütlerin yanlış eylem pratiklerinin de etkisiyle, yoksul mahallelerde yaşayan emekçilerle kurdukları organik bağları kaybetti (net bir milat belirtmek zor olsa da önce 19 Aralık Katliamı ile devrimci kadroların katledilmesi, ardından da Gezi İsyanı öncesinde ve sonrasında yaşanan ideolojik savrulmalar önemli momentlerdir). Devrimci yapıların hem yeni kadrolar edinmek hem de ideolojik hegemonya mücadelesinde mevzi tutmak adına beslendiği bu mahalleler, devlet destekli çetelere bırakılmış oldu.
Yaşanan bu olguyu ve ortaya çıkan siyasi sonucu, devrimci demokrasinin emekçi mahallelerdeki üstünlüğünü kaybetmesi, ideolojik hâkimiyetinin çözülmesi ve örgütsel yapılarının da paralize olması şeklinde belirlemek yanlış olmayacaktır. Ancak bu hatta siyaset yapan örgütler tarihsel birikimlerini, örgütsel varlıklarını ve siyasal etki alanlarını tamamen kaybetmedikleri için yok olmaktan ziyade bir dönüşüm içerisinde olduklarından bahsedebiliriz. Bu dönüşüm, 70’lerde özellikle Devrimci Yol ve Kurtuluş geleneklerinde cisimleşen devrimci demokrat siyasetin çeşitli güncel ardıllarının, KÖH’ün de güçlü ideolojik etkisiyle, radikal demokrasiyle buluşmasıyla yaşandı. Devrimci siyasetin temeline yerleştirilmesi gereken sınıfsal analizlerin yerini küçük burjuva bir yaklaşımla benimsenen halkçılık anlayışı ve demokrasi mücadelesinin başat hâle getirilmesi aldı.
Tekrara düşmek pahasına bir kez daha vurgulamalıyız ki bu çizginin bugünkü ardılları, kuramsal ve programatik olarak sol liberalizmin ve radikal demokrasinin ideolojik-politik etkisi altında olsalar da mücadeleci örgütsel pratiklerini ve devrimci eylem çizgisini korumaktadır. Ancak eksik kaldıkları nokta, örgütsel becerilerle ortaya konan fiili meşru eylem çizgisini, işçi sınıfının militan eylemiyle buluşturarak kitleselleştirmek ve devrimci siyaseti bugünün özgün koşullarında yeniden üretmektir.
Bugünün koşulları doğru analiz edilerek kapitalist sistemin, sınıfların ve toplumsal yapının, güncel devrimci dinamiklerin, siyaset yapma biçimlerinin, ideolojik yeniden üretim aygıtları gibi birçok başlığın eski tekrarlar ve şablon değerlendirmelerden kurtarılarak çözümlenmesi, bu sayede Marksizm-Leninizm’in yeniden üretilmesi ve ortaya çıkacak tanımlara uygun devrimci bir iktidar perspektifi oluşturulması, tüm sosyalist örgütlerde bir eksiklik olarak tespit edilebilir. Bu eksiğin en fazla görünür olduğu alanın ise ikinci eğilim olarak isimlendirdiğimiz özneler toplamı olduğu açıktır.
Madalyonun iki yüzü: Sol reformizm ve sol liberalizm
Siyasal eylem anlayışı ya da ittifak politikaları Kürt Özgürlük Hareketi’nin ağırlıkla belirlediği siyasal düzlemde oluşan, başka bir ifadeyle o düzlemin söylem, eylem ve hedefleri çerçevesinde pozisyonu belirlenen devrimci (radikal) demokrasi, düzene ve örneğin Türkiye’deki iktidarlara karşı uzlaşmaz ve devrimci bir çizgide kendisini şekillendirme eğilimi güçlü olan bir akımdır. Bu nedenle güncel ve dönemsel siyasal mücadelede ürettiği devrimci ve düzen karşıtı refleksler ulusalcı, parlamentarist ya da sol reformist eğilimlerle karşılaştırıldığında çok daha güçlüdür. Devrimci demokrasinin bu özelliği, iktidarların baskı politikaları ve ideolojik saldırıları karşısında devrimci eylem birlikteliklerini de güçlendiren bir faktördür.
Ancak pratik siyasette ortaya çıkan bu ortaklaşmanın geleceğe dönük mücadele süreçlerinde de sürdürülebilmesinin önemli bir koşulu, programatik olarak halihazırda var olan mesafenin daha fazla açılmasının engellenmesi ve kapitalist iktidar karşıtı mücadelede düzenle uzlaşmazlığın korunmasıdır.
Şimdi bu söylediğimizi biraz daha somutlamaya çalışalım.
İkinci eğilim olarak adlandırdığımız siyasal alanı büyük ölçüde KÖH’ün belirlediğini yukarıda belirtmiştik. Geçtiğimiz on yıllarda Türkiye’deki iktidarlara ve onların baskı politikalarına karşı devrimci mesafesi net biçimde görünen Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve onunla birlikte hareket etme eğiliminde olan sosyalist örgütlerin önümüzdeki dönemde de aynı çizgiyi koruyup korumayacağı tartışmalı olmakla birlikte, bu çizginin kaybedildiği ya da düzene yakın bir biçimde yeniden belirlendiği koşullarda, “ortaklaşma” olarak ele aldığımız ve geçmişte siyasal alanda yan yana gelişleri tarif eden durumun değişeceğini ya da farklılaşacağını öngörmek mümkündür.
Bugün gündemde olan ve tarihsel olarak sosyalist siyasal hareketler tarafından benimsenen “bilimsel sosyalizm” fikrinden farklı, çelişkiler barındıran bir yerde yeniden tarif edilen “demokratik sosyalizm” arayışı, KÖH’ün düzenle ve iktidarlarla ilişkisini de yeniden tanımlama özelliği taşımakta; bununla birlikte programatik ve kuramsal dayanakları da Marksizm-Leninizm dışında, hatta yer yer onun karşısında yeniden şekillenmektedir. Bu durumun Kürt sorununun çözümü bağlamındaki anlamı ve önemi ayrı olarak ve pozitif bir yaklaşımla ele alınabilir. Ancak kapitalizm karşıtı mücadelede mesafenin açılacağı ve dolayısıyla bu “ikinci eğilim” alanında yer alan sosyalist öznelerle ilişkilerin de etkileneceği açıktır.
Yukarıda “sosyalist devrim mücadelesinde siper yoldaşı” olarak ifade ettiğimiz yakınlığın ya da ortaklaşmanın sürdürülebilmesinin yegâne koşulu, programatik ve kuramsal olarak anti-kapitalist bir hattın kabul edilmesi ve iktidar karşıtı devrimci mücadelede kararlılığın korunmasıdır.
22 Ekim 2024’ten bugüne gelişen ve ağır adımlarla ilerleyen yeni “Çözüm Süreci” ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin Rojava merkezli izlediği siyaset anlayışı, ikinci eğilim içerisinde gördüğümüz siyasi akımları da böyle bir tartışma içerisine sokmuştur. Yukarıda ideolojik çerçevesini incelemeye çalıştığımız ve KÖH’ün “komünalist” ya da “komün siyaseti” olarak adlandırmayı tercih ettiği sosyalizm anlayışı, bu süreçle birlikte teorik zeminden çıkıp pratik soruların cevaplanmaya çalışıldığı bir aşamaya geçmiştir. Tam da bu nedenle, önümüzdeki dönemde KÖH’ün belirleyiciliği ile birlikte, bu eğilimin içerisinde yer aldığını düşündüğümüz hareketler için bir gerilimin somutlaşma ihtimali vardır. 8-9 Kasım’da İstanbul’da gerçekleşen ve HDK’nin çağırıcısı olduğu “Sosyalizm Yeniden” konferansı sırasında ve sonrasında yaşanan tartışmalar, bu iddiamızı doğrular niteliktedir.
Ayrıca bir önceki yazıda bahsettiğimiz sol reformist eğilim ile bu yazıda ideolojik çerçevesini açıklamaya çalıştığımız eğilim arasındaki gerilim noktaları, ittifak siyaseti ve ideolojik tartışmalar önümüzdeki dönemde sosyalist hareketi, onun özneleriyle birlikte bir bütün olarak şekillendirecek gibi durmaktadır. Bu ideolojik arka planda bizim nasıl bir siyasi çizgiyi ön plana çıkarmak istediğimizi tartışmadan önce ilginç bir ara sonucu paylaşmak yerinde olacaktır. Birinci eğilim olarak tanımladığımız sol reformizm, sosyalist devrim hedefiyle birlikte teoride radikal olsa da pratikte ılımlıyken; bu yazıda ele aldığımız ikinci eğilim ise devrimci eylem pratiklerine rağmen teoride reformist bir çizgiye savrulabilmektedir.
Sosyalist solda üç eğilim yazı dizisinin bir sonraki ve son yazısında sözünü ettiğimiz iki eğilime sıkışmayan bir siyasetin imkânlarını tartışacağız. Bu noktada, sosyalist harekette bizim de dahil olduğumuz çeşitli öznelerin bu üçüncü eğilimi güçlendirmek için kurucu bir rol üstlenmesi gerektiğini ifade edeceğiz. Bununla birlikte, sosyalist devrimci siyaset olarak adlandırdığımız bu siyasi çizginin kuvveden fiile nasıl çıkarılabileceği üzerine zaten açılmış olan bir tartışmayı güçlendirmeye çalışacağız.
Referanslar
- Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, 1985, Hegemonya ve Sosyalist Strateji. İletişim Yayınları ↩︎








