Türkiye’de tetikleyici döngü_Nefretin ve sessizliğin politik anatomisi

Türkiye’de tetikleyici döngü: Nefretin ve sessizliğin politik anatomisi

Nefret Yasası’nın ele alındığı yazıda heteronormatif bir karaktere sahip olan kapitalist sistemin LGBTİ+’ları neden “marjinal” ve “kriminal” göstermeyi hedeflediğine, bu suni ayrışmaların topluma dayatılan tek tip aile modelini ve beraberinde sistemi nasıl pekiştirdiğine değinilmişti. Bu yazıda Türkiye cis-tem’inde1 gasp edilen LGBTİ+ hakları ve görünmez kılınmaya çalışılan varoluş üzerinde duracağız.

Türkiye; LGBTİ+’ların, kadınların, çocukların, işçilerin, hayvanların ve doğanın güvende olmadığı; yargıda, medyada, sağlıkta, yaşamın her alanında suç mahaline dönüşmüş bir ülke hâlini almıştır. Bu güvensizliğin yanı sıra yine kadınların, LGBTİ+’ların, işçilerin, hayvanların yaşamı günden güne kısıtlanmaktadır. 

AKP iktidarı; 2025’i “Aile Yılı” ilan etmesinin ardından dur durak bilmeden 8 Mart’ta ve 1 Mayıs’ta alanlarda adeta gökkuşağı avına çıkmış, LGBTİ+’ların politik ve kamusal alanda varlığına yönelik saldırılarla onları alandan uzaklaştırmayı ve yalnızlaştırmayı hedeflemiştir. Onur Ayı’nı ve haziran ayı boyunca süren yürüyüşleri, hatta bir lubunyanın alelade sokaktan geçmesini dahi yasaklama çabası da sürmüştür.

İktidardan gelen bu saldırılar elbette bunlarla sınırlı kalmayacaktı, kalmadı da! Geçtiğimiz günlerde medyada göz önünde bulunan kadın-LGBTİ+ kişi ve gruplara yönelik art arda sansür uygulamaları gerçekleşti, soruşturmalar açıldı. Devletin burada neyi ve neden hedef aldığı gayet açıktır. Cis-tem’in normları içinde kabul görmeyen kadın ve LGBTİ+ varoluş, iktidar tarafından, yıllardır olduğu gibi hedef alınmaktadır. 

Bulunduğumuz coğrafyada trans cinayetleri, münferit birer olay değil; yıllardır iktidarların eliyle üretilen nefretin, cezasızlığın ve sistematik ayrımcılığın doğrudan bir sonucudur. Bu sebeple “trans cinayetleri politiktir” sloganı bir gerçekliği yansıtmaktadır. Her geçen gün LGBTİ+’ları hedef gösteren siyasetçiler, cezasızlık politikalarını sistematik olarak işleten yargı, homofobi ve transfobiyi yeniden üreten medya ortamı gibi iktidarın ya da egemen ideolojinin hâkimiyeti altındaki siyasi ve ideolojik araçlar, translara yönelen ve pek çok durumda cinayete varan nefretin doğrudan sebepleridir. LGBTİ+ örgütleri tarafından hazırlanan raporlar, Türkiye’de trans bireylere yönelik şiddet ve cinayetlerin her yıl düzenli olarak tekrarlandığını ortaya koymaktadır.

2016 yılında İstanbul’da yakılarak öldürülen Hande Kader, LGBTİ+ hakları savunucu bir aktivist ve seks işçiliğine itilmiş bir trans kadındı. Hande Kader cinayetinin ardından kamuoyunda oluşan tepkiye ve hak mücadelesine rağmen faillerin bulun(a)aması, devletin transeksüellerin yaşam hakkını sahiplenmeyeceğini ve cezasızlık politikalarıyla failleri ödüllendireceğini ortaya koymuştur.

Bu coğrafyada trans cinayetlerinin ortak noktalarından biri, faillerin bulunmaması ya da “haksız tahrik” ve “iyi hâl” gibi cezai indirimlerin uygulanmasıdır. Yargının failden yana olan bu tutumu, mağduru ötekileştiren bir yaklaşım benimseyerek failin eylemini toplumsal önyargılarla birlikte meşru gösterir. Translar tüm bu sistematik baskı sonucunda sosyal izolasyon, tükenmişlik, depresyon ve intihar düşünceleri ile karşı karşıya kalırken barınma, sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler gibi temel hak ve hizmetlerden yararlanamamaktadır. Özellikle trans kadınlar, güvencesiz işlerde çalışmakta ve çoğu zaman bedenleriyle para kazanmaya mecbur bırakılmaktadır. Bu koşulların bir araya gelmesi, aslında getirilmesiyle, transların varoluşu sistematik bir şekilde hedef alınmaktadır. Tekrarlanmalıdır ki trans intiharları cinayettir, trans cinayetleri politiktir!

Transgender Europe’un raporlarına göre, Türkiye 2008–2014 arasında Avrupa’da en fazla trans cinayetinin yaşandığı ülkeydi. Bu tablo, son yıllarda değişmedi; aksine devletin söylemleriyle beslenen nefret ve cezasızlık, cinayetlerin artmasına sebep oldu.

Devletin nefret doğurmasının politik arka planı

Patriyarkal kapitalist sistemde aile, esas olarak “sevgi ve bağlılık” üzerine değil; emek, tüketim ve kontrol üzerine kurulmuştur. Yani aileye dair “kutsallık” söylemi dini ya da duygusal gerekçelerin yanı sıra, sınıfsal ve politik gerekçelerle üretilmektedir. Heteropatriyarkal sistem, biyolojik olarak erkek veya kadın olma gerçeği, yani üreme potansiyeli ve bu potansiyeli gerçekleştirmeye “uygun” cinsel organlara sahip olunması ile “doğru” kabul edilen cinsel davranış biçimleri arasında yakın bir ilişki olduğunu varsayar.

Özellikle Sanayi Devrimi ile aile içi iletişime ve üretime dönük toplumsal yaşamdan, kolektif iletişim ve üretim ilişkilerinin belirleyici olduğu bir toplumsal yaşama geçiş başlamıştır. Giderek aile dışı ikili ilişkilerin toplumsal yaşamda daha da belirleyici ve görünür hâle gelmesi ise dönemin muhafazakâr politikacılarını rahatsız etmiştir. Özellikle sömürgecilik ve milliyetçiliğin etkisiyle bir modern ideoloji olarak yükselen muhafazakârlık, cinselliğin denetimini merkeze alan ahlaki tutuculuğu da aynı oranda güçlendirmiştir. Bu durum, “aile ideolojisinin cinsellik üzerindeki denetimi” olarak yorumlanabilir.

Ailenin kutsallaştırılması ile toplumsal cinsiyet rolleri pekiştirilir ve kadın emeğinin karşılıksız biçimde yeniden üretimi sağlanır; bu rollerin ve normların dışındakiler ise marjinalleştirilir ve “aileye ve yeni nesillere zarar veren unsurlar” olarak tanımlanarak kriminalize edilir. Sistemin çıkarlarıyla örtüşen heteronormatif aile modeli dışında kalan cinsel yönelim ve cinsel kimlikler, “tehdit” ve “anormal” olarak damgalanır. Kısacası, sistem eliyle bir “öteki” yaratılır.

Bugün devlet, aileyi kutsallaştıran bir söylemi esas alarak LGBTİ+’ları görünmez kılacak bir dizi adım atmaktadır. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 2 Mayıs 2025’te tüm il müdürlüklerine ve bağlı kurumlara, “toplumsal cinsiyet”, “LGBT” ve “cinsel yönelim” gibi evrensel hak temelli kavramları hedef alan bir yazı gönderdi. Resmî belgede bu kavramlar, evlilik ve aile müesseselerini “tahrip eden”; kadınlara, çocuklara ve toplum yapısına “zarar veren” ideolojik tehditler olarak tanımlanmaktaydı. Böylece devlet, heteronormatif aile modelini kutsal sayarak LGBTİ+ haklarını, insan hakları yerine “zararlı akım” olarak resmî dille de damgalamış oldu.

Aile Bakanlığı’nın bu genelgesi, sadece kavramlara müdahale etmekle kalmıyor, eğitim içeriklerinden toplumsal cinsiyet eşitliğine dair içeriklerin çıkarılmasına ve sivil toplum örgütlerinin toplumsal farkındalık yaratma çalışmalarının engellemesine yönelik bir çağrıyı da içeriyor. “Aile kurumunu koruma” gerekçesiyle hazırlanan bu genelge, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi sözleşmeleriyle tanınan “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramını hedef almaktadır ve bu müdahale, bilimsel bilgiye ve ifade özgürlüğüne doğrudan bir saldırı niteliği taşıdığı gibi alenen nefret suçu işlemektedir. Sonuçta translar, hem kamusal alanda görünürlükten mahrum bırakılmakta hem de devletin “kutsal aile” söylemi altında sistematik biçimde dışlanmaktadır.

Toplumsal cinsiyet eşitliği, Türkiye’nin de taraf olduğu Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve geçmişte imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi ile hem hukuk hem de politika alanında bir yükümlülük olarak tanımlanmıştır. Buna rağmen Bakanlığın çıkardığı bu genelge, uluslararası insan hakları belgelerine karşı ideolojik bir mesafe koyma çabasını akla getirmektedir.

AKP iktidarı ve AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, özellikle 2020 sonrası doğum oranlarının düşmesinin de etkisiyle yürüttüğü propagandayla, LGBTİ+’lara yönelik açıkça dışlayıcı, onların varlığını suçlayan ve marjinalleştiren bir dil kullanmaya başlamıştır. “Ailenin korunması” adı altında LGBTİ+’ların varoluşu sistematik biçimde tehdit olarak konumlandırılmıştır. 2022 yılında düzenlenen ve Aile Bakanlığı’nın dolaylı olarak destek verdiği “LGBT propagandasına hayır” yürüyüşü, devlet destekli nefret söyleminin açık ve somut örneklerinden biridir.

Onur Yürüyüşlerine müdahaleler

2015’ten bu yana Türkiye’de Onur Yürüyüşleri valilik ve kaymakamlık kararlarıyla, kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle sistematik olarak yasaklanmaktadır. “Genel ahlâk” ve “kamu güvenliği” gibi muğlak gerekçelerle alınan bu yasaklar, Anayasa’nın barışçıl protesto hakkını doğrudan ihlal etmektedir. İstanbul, Ankara, İzmir ve Mersin gibi büyük şehirlerde LGBTİ+ Onur Haftası etkinlikleri yasaklandığında, sokaklarda toplanan kitlelere çoğu zaman orantısız polis şiddeti uygulanmış; göz yaşartıcı gaz, plastik mermi ve orantısız şiddet olağan hâle gelmiştir. Protestolara katılmak isteyenler, sokak ortasında ters kelepçe ve işkence gibi insan hakları ihlallerine uğrayarak gözaltına alınmaktadır.

Bütün bu örnekler, devletin LGBTİ+’ların varoluşunu yalnızca toplumsal alanda değil, hukuki düzlemde de kriminalize ettiğini göstermektedir. Onur Yürüyüşü gibi barışçıl etkinlikler, bu etkinliklerin hak mücadelesi olduğu gerçeğinden saptırılıp “güvenlik sorunu” olarak nitelendirilmekte, böylece transların kamusal alandaki görünürlüğü baskı altına alınmaktadır.

Sisteme karşı özgür bir varoluş kavgası olan LGBTİ+ mücadelesi kimlik ile, emek ile, düş ile sisteme karşı dövüşmektir. Tarih bize hakkımız olanı almak için savaşmanın ve bu savaşı sürdürmenin önemini göstermiştir. Özgür bir varoluşu, gökkuşağını kızıl emek bayrağının üstünde doğurduğumuz zaman elde edeceğiz.


  1. Cisheteronormal Sistem kelimelerinin baş harfleriyle üretilmiş, “Sistem” olarak okunan kavram. Cisnormativite/Cisheteronormativite için bakınız: Cisheteronormativite nedir? ↩︎
Total
0
Shares
Önceki makale
Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken_Bağımsız devrimci siyasetin gereklilik ve olanakları

Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken: Bağımsız devrimci siyasetin gereklilik ve olanakları

Sonraki makale
SDG ve Şam Yönetimi Arasında Çatışma

SDG ve Şam yönetimi arasında gerginlik büyüyor

İlgili Gönderiler