Kürt halkının barış arayışının, burjuva siyasal aktörlere teslim edilmeyecek bir inisiyatifle ve ancak halkın çıkarlarını merkeze alan bir siyaset doğrultusunda gerçek anlamda karşılanabileceği bir kez daha kanıtlanmıştır.
Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te TBMM’nin açılışında DEM Partililerin elini sıkmasının üzerinden 16 ay geçti. Bu tarih, bugün hâlâ gündemde olan “son çözüm süreci”nin ilk adımı olarak kabul ediliyor. Söz konusu tokalaşmadan bu yana geçen 16 ayda, Kürt halkının mücadele tarihinde “tarihsel adım” olarak değerlendirilen “silah yakma töreni” gibi gelişmelerin yanı sıra, devlet tarafından da Meclis Komisyonu kurulması başta olmak üzere düşük tonlu da olsa kimi adımlar atıldı. Ancak bu adımların her birinin terazideki gerçek ağırlığı, samimiyet ölçüsü taşıyıp taşımadığı ve gerçekten bir çözüm iradesine işaret edip etmediği, iki taraf açısından da hâlâ tartışma konusu olmayı sürdürüyor.
Geçtiğimiz 16 ayda yaşanan önemli gelişmelerin, hâlâ sık sık gündeme gelmeleri nedeniyle hatırlanır olduğunu varsayıyoruz ve bu nedenle bu yazıda söz konusu gelişmeleri aktarıp ayrıntılı bir değerlendirmeye tabi tutmayacağız. Öne çıkarmayı amaçladığımız noktalar, “devam ediyor” ile “tıkandı” söylemleri arasında salınan “çözüm süreci”nin bugün itibarıyla hangi noktada bulunduğu ve tarafların güncel koşullarda pozisyonlarının ne olduğu üzerine olacak.
Çözüm Süreci: Kim hâlâ neden istiyor?
AKP-MHP iktidarı/Türkiye Devleti açısından “çözüm süreci”ni özetlemek neredeyse iki kelimeyle mümkün gibi yansıtılıyor: Beka meselesi… Elbette içinden geçtiğimiz hegemonya savaşları döneminde Türkiye kapitalizmi açısından “beka” ya da başka bir ifadeyle söylersek “bölgesel pazar” çok önemli. Fakat bu söylemin ardında gizlenen ve AKP-Erdoğan açısından daha güncel olan ve onlara özel çıkarlar da bulunuyor.
AKP-MHP iktidarı, bölgesel bir egemenlik arayışı içinde ve öncelikli sayılan bu doğrultuda, deyim yerindeyse kendi perspektiflerinden bir “pürüz” olarak gördükleri Kürt sorununu ve Kürt halkının gelecekte Türkiye burjuvazisinin çıkarlarına karşı konumlanma olasılığını ortadan kaldırmayı hedefliyor. ABD’nin özellikle son birkaç yılda, (Şam’da Esad hükümetinin devrilmesi ve İran’ın kendi sınırlarına hapsedilmesi gibi gelişmelerin de ardından) bölgede üstünlüğünü tahkim ederek, İsrail’in daha pervasızca süren yayılmacı politikalarının önünü açması, Türkiye kapitalizmi tarafından ciddi bir rakibin yarattığı risk olarak değerlendiriliyor. Türkiye’de iktidar, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü dengelemeyi öncelikli hedeflerinden biri olarak belirleyerek bu doğrultuda “çözüm süreci”ni bir mecburiyet olarak ele alıyor.
Bu bağlamda Türkiye’deki iktidarın sıkça dile getirdiği Arap-Kürt kardeşliği vurguları, Erdoğan’ın “ümmetin birliği” çağrıları, Bahçeli’nin etnik ve mezhepsel referanslara dayanan iktidar modellemeleri tümüyle samimiyetsiz biçimde ve bu amaca hizmet etsin diye siyasete boca ediliyor. Asıl önemsedikleri elbette ne kardeşliktir ne de demokratik temsiliyet. Amaç, halkları sermaye sınıfının çıkarlarına hizmet eden bir bölgesel hegemonya planına ikna etmek. Nitekim çok değil son iki ay içinde; Türkiye devletinin HTŞ çeteleri aracılığıyla Kürtleri soykırımı da göze alarak katletmekten çekinmeyeceği, Halep’te, Kobane’de ve Kamışlo’da açık biçimde görüldü.
Gelgelelim, tüm bu söylediklerimizin yanında, AKP-MHP’nin hedefleri yalnızca “beka meselesi” ile sınırlı değil. İktidarın, zaman zaman dışa vursa da henüz tüm açıklığıyla ilan etmediği iki önemli hedefi daha var. Üstelik Rojava’da Kürt yönetiminin kısmi bir zayıflama yaşayarak kimi iddialarını geri çekmesine de yol açan son HTŞ saldırılarından sonra dahi iktidarın süreci sürdürme konusundaki istekli görüntüsü, artık bu hedeflerle daha doğrudan ilişkilendirilebilir hâle geliyor.
Peki nedir bu hedefler? İki başlıkta özetleyelim:
Birincisi, geçmişe kıyasla daha sınırlı bile olsa Kürt seçmenlerin desteğini kazanmak ve yapılacak bir anayasa değişikliğiyle Erdoğan’ın ömür boyu başkanlığını güvence altına almak. AKP-MHP, bu hedefe ulaşabilmek için, Kürtlerin bazı temel haklara erişimi, vatandaşlık tanımının değiştirilmesi ve Kürtçenin temel eğitimde kullanılabilmesi gibi anayasa değişikliği önerilerini gündeme taşıyabilir. Ayrıca cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yapılacak bazı değişiklikleri, Erdoğan’ın bir kez daha aday olabilmesi için pazarlık konusu haline getirecektir.
İkincisi, bu amacı gerçekleştirebilmek için yakın geçmişte Kürt siyasal hareketinin de aktif olarak yer aldığı geniş muhalefet cephesini dağıtmak ve CHP’yi yalnızlaştırarak en güçlü rakibi zayıflatmak. CHP ile DEM Parti arasındaki ilişkinin kırılganlığı ise, Meclis Komisyonu’nun İmralı ziyareti tartışmaları sırasında açıkça ortaya çıkmıştı.
Üstelik dikkat çekici biçimde, muhalefeti parçalama girişimlerinin bir ayağını Kürtleri bu cepheden koparmaya çalışmak oluştururken, diğer ayağını ise Kürt düşmanlığını çeşitli biçimlerde körükleyerek muhalefetin diğer unsurlarını Kürtlerden uzaklaştırma çabası oluşturuyor.
Özetle, “çözüm süreci” dediğimiz ve bugün hâlâ belirsizlikle malul muammanın sona ermemiş olmasının nedeni, bu sürecin iktidarın kısa ve orta vadeli ya da bölgesel ve partisel çıkarlarına hizmet etmeye devam ediyor olması demek çok yanlış olmaz. İktidarın, kısa süre önce SDG’nin kontrolündeki bölgenin yüzde 80’ini kaybetmesinin sağladığı kısmi avantaja rağmen, 16 aydır neredeyse hiçbir somut adım atılmayan “çözüm süreci”ni sürdürmesinin önemli gerekçelerinden bazıları, AKP ve Erdoğan’ın şahsi siyasi çıkarlarıyla doğrudan ilişkilidir.
Peki nedir bu hedefler? İki başlıkta özetleyelim:
Birincisi, geçmişe kıyasla daha sınırlı bile olsa Kürt seçmenlerin desteğini kazanmak ve yapılacak bir anayasa değişikliğiyle Erdoğan’ın ömür boyu başkanlığını güvence altına almak. AKP-MHP, bu hedefe ulaşabilmek için, Kürtlerin bazı temel haklara erişimi, vatandaşlık tanımının değiştirilmesi ve Kürtçenin temel eğitimde kullanılabilmesi gibi anayasa değişikliği önerilerini gündeme taşıyabilir. Ayrıca cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yapılacak bazı değişiklikleri, Erdoğan’ın bir kez daha aday olabilmesi için pazarlık konusu haline getirecektir.
İkincisi, bu amacı gerçekleştirebilmek için yakın geçmişte Kürt siyasal hareketinin de aktif olarak yer aldığı geniş muhalefet cephesini dağıtmak ve CHP’yi yalnızlaştırarak en güçlü rakibi zayıflatmak. CHP ile DEM Parti arasındaki ilişkinin kırılganlığı ise, Meclis Komisyonu’nun İmralı ziyareti tartışmaları sırasında açıkça ortaya çıkmıştı.
Üstelik dikkat çekici biçimde, muhalefeti parçalama girişimlerinin bir ayağını Kürtleri bu cepheden koparmaya çalışmak oluştururken, diğer ayağını ise Kürt düşmanlığını çeşitli biçimlerde körükleyerek muhalefetin diğer unsurlarını Kürtlerden uzaklaştırma çabası oluşturuyor.
Özetle, “çözüm süreci” dediğimiz ve bugün hâlâ belirsizlikle malul muammanın sona ermemiş olmasının nedeni, bu sürecin iktidarın kısa ve orta vadeli ya da bölgesel ve partisel çıkarlarına hizmet etmeye devam ediyor olması demek çok yanlış olmaz. İktidarın, kısa süre önce SDG’nin kontrolündeki bölgenin yüzde 80’ini kaybetmesinin sağladığı kısmi avantaja rağmen, 16 aydır neredeyse hiçbir somut adım atılmayan “çözüm süreci”ni sürdürmesinin önemli gerekçelerinden bazıları, AKP ve Erdoğan’ın şahsi siyasi çıkarlarıyla doğrudan ilişkilidir.
Öyle ya, ortada gerçekten hangi adım vardır? Meclis’te kurulan Komisyon, “dağ fare doğurdu” dedirtmekten öteye geçememiştir. Toplumu ikna edecek hiçbir ilerleme sağlanamamış; kayyumlar yerinde durmakta, hapishanelerde on binlerce Kürt tutsak edilmeye devam edilmekte, Öcalan’ın “umut hakkı” sıkça talep edilmesine rağmen somut bir adım atılmamakta, Kürtçenin önündeki engeller sürmektedir. On altı ayın sonunda çözüm umudunu besleyen neredeyse hiçbir gelişme yoktur. Buna rağmen süreç devam etmektedir, çünkü her iki taraf açısından da henüz tüm kozlar tükenmemiş, fırsatlar ve zorunluluklar geçersizleşmemiş ve ihtiyaçlar ortadan kalkmamıştır.
AKP-MHP’nin sürece dair yaklaşımını ve amaçlarını da ortaya çıkaran mevcut tablo, “çözüm süreci”ne dönük temkinli ve güvensiz tutumların bir yansıması olduğu gibi, eğer gerçekten bir başarı elde edilmek isteniyorsa, toplumsal kesimlerin ve iktidar karşıtı devrimci siyasal öznelerin çözüm sürecinde daha etkin olması ihtiyacının geçerliliğini sürdürdüğünü de gösteriyor. Kürt halkının barış arayışının, burjuva siyasal aktörlere teslim edilmeyecek bir inisiyatifle ve ancak halkın çıkarlarını merkeze alan bir siyaset doğrultusunda gerçek anlamda karşılanabileceği bir kez daha kanıtlanmıştır.
Kürt Hareketinin yaklaşımı ve küçülen Rojava’nın etkisi
Kürt siyasal hareketinin çözüm tartışmalarına ve başlatılan sürece dair politik değerlendirmeleri, Kürtlerin Ortadoğu’daki jeopolitik öneminin artması ve Türkiye devletinin bu duruma yanıt vermek zorunda kaldığı saptamaları çerçevesinde şekillendi. Kürt hareketinin temsilcileri, yaptıkları birçok açıklamada, Türkiye’nin bölgesel güvenliğini ancak Kürt sorununu çözerek sağlayabileceğini ve bu nedenle çözüm odaklı bir masa kurmak zorunda olduğunu, Kürtlerin özgürlük sorunu çözülmeden Ortadoğu’da istikrar sağlanmayacağını söylediler. Bununla birlikte PKK, Kürt halkının barış talebinin meşru ve haklı bir arayış olduğunu vurgulayarak üzerine düşen tüm sorumlulukları yerine getireceğini açıkladı. Bu doğrultuda Türkiye’de silahlı mücadelenin sonlandırılması ve PKK’nin tasfiye edilmesi gibi önemli kararlar alındı.
“Çözüm süreci”ne ilişkin değerlendirmelerde, Kürt siyasal hareketinin tutumunu belirleyen faktörlerden en önemlisi ise, Rojava’da ortaya çıkan Kürt özerk yönetiminin geleceği oldu. Sürecin ilk aşamalarında yapılan değerlendirmelerde bu başlık temel belirleyen olarak yeterince öne çıkarılmamış olsa da PKK önderliğindeki Kürt halk hareketinin uzun yıllara yayılan mücadelesi sonucunda elde edilen en önemli kazanım olan Rojava’daki Kürt yönetimi, Abdullah Öcalan ile Türkiye devleti arasında yürütülen görüşmelerde de belirleyici bir öneme sahipti.
Kürt hareketi tarafından bir devrim olarak değerlendirilen Rojava deneyimi, son aylarda Abdullah Öcalan’ın kamuoyuna taşıdığı “paradigma değişimi” tartışmalarında da öne çıkan bir konu oldu. Öcalan’ın geliştirdiği yeni teorik çerçeve ve siyasal paradigmaya göre Rojava, gücün iktidardan toplumsal öz-yönetime geçtiği, bir tür meclis demokrasisi sistemi olarak tüm Ortadoğu’yu şekillendirecek bir örnek model haline gelecekti. Öcalan ve PKK, çözüm süreci görüşmelerinde adım atarken, esas olarak Rojava’daki süreci kurumsallaştırıp kalıcılaştırmayı, bu sayede Kürt halkının ve Kürt siyasal hareketinin tarihsel, politik, askeri ve diplomatik kazanımlarını güvence altına almayı hedefliyordu. Kurumsallaşan, Türkiye tarafından kabul edilen ve uluslararası meşruiyetini güçlendiren bir Rojava modeli, gelecekte Kürt halkının Türkiye, İran ve Irak’taki ulusal kazanımlarının korunmasının da sigortası olacaktı.
Ancak sınırları ve hakim modeli bu evrede belirleyen emperyalizm oldu. Bu yılın ocak ayı başında, Türkiye devletinin açık desteği ve ABD’nin onayıyla başlatılan ve bizce Ortadoğu’da iki farklı toplum modeli ve karşıt iktidar anlayışının savaşı olarak okunabilecek kısa süreli çatışmaların ardından, bölgede yeni bir politik durum ve güç dengelerinde belirgin bir değişim ortaya çıktı. Kadın özgürlükçülüğünü, demokratik yönetimi ve halkların eşit temsiliyetini savunan bir yönetim anlayışı ile şeriatçı, ayrımcı ve bölgeye hâkim olmayı hedefleyen işbirlikçi bir iktidar anlayışı arasındaki bu mücadele, Kürt halkı açısından tarihsel kazanımların daraltılması ve çözüm sürecinde Kürt tarafının manevra alanının zayıflamasıyla sonuçlandı.
Geldiğimiz noktada, “çözüm süreci”nde ve Rojava bağlamında önümüzdeki dönemde nelerin yaşanacağı sorusu giderek daha fazla önem kazanmış durumda. Son aylarda yaşanan gelişmeleri dikkate aldığımızda, bazı değerlendirmeleri geçmişe kıyasla çok daha net ve kavrayıcı bir biçimde yapmamız da mümkün.
Bu değerlendirmelerden ilki, IŞİD zihniyetinin hâkim olduğu Şam hükümetinin, sözde ilericiliği, demokrasiyi, modernizmi temsil ettiğini söyleyen ABD ve Avrupa emperyalizmi tarafından meşru olarak kabul edilmesidir. Cihatçı Şam yönetiminin, ABD ve İsrail’e hızlı şekilde angaje olması, İran karşıtlığı ve Türkiye devletinin desteğini alması bu meşruiyetin temel kaynağını oluşturuyor.
İkincisi, Aleviler, Dürziler, Ermeniler, Ezidiler ve diğer kesimler için geçerli olduğu gibi, Kürt halkının da salt bölgesel bir kapitalist devletin desteğine yaslanarak kendi taleplerini karşılayamayacağı açık biçimde ortaya çıkmıştır. Kazanımları ve yaşam hakkını güvence altına almanın yegâne yolu, tartışmaya yer bırakmayacak biçimde, halkın kendi örgütlü mücadelesi ve kolektif öz savunmasıdır.
Üçüncüsü, Kürt siyasal hareketinin, tercihen Öcalan’ın temsiliyetine sıkıştırdığı ve hem ilerici toplumsal dinamikleri hem de DEM Parti gibi siyasal özneleri dahi edilgen kıldığı çözüm süreci veya barış mücadelesini toplumsallaştırması, yakın geçmişe göre çok daha hayati bir hâl almıştır.
Dördüncüsü ise hem Türkiye’de hem de Suriye’de gelinen aşamanın henüz kalıcı bir zemine oturtulamamış olmasıdır. Suriye’de kapsayıcı bir anayasa süreci işletilmediği ve şeriatçı yönetimin dayatmalarının ortadan kalkmadığı koşullarda, bir ateşkes sağlanmış olsa da bu kırılganlık, yapılan tüm tespitlerde ve atılan adımlarda açıkça görülmektedir. Aynı kırılganlık, Türkiye’deki çözüm süreci için de geçerlidir. AKP-MHP iktidarı, Kürtleri Türkiye’de kendi istediği zemine çekemediği ve Suriye’de hâlâ bir tehdit olarak gördüğü koşullarda, süreci sabote etmeyi ve bitirmeyi gündeminde tutmaktadır.
İçinden geçtiğimiz evrensel ve kuralsız kapitalizm çağında, Kürt halkının barış mücadelesinin, özgürlük arayışının ya da ulusal taleplerinin bölgesel gelişmelerden ve uluslararası hegemonya savaşlarından yalıtık, steril ve umulduğu biçimde ilerlemesi düşünülemez. Bu siyasal dengelerin, Kürt sorununun çözüm girişimlerini ya da kurulacak herhangi bir masadaki güç ilişkilerini etkilememesi ne yazık ki mümkün değil. Ayrıca, bu açıdan Kürt sorunu ve Kürt siyasal hareketi, yalnızca bölgesel gelişmeler tarafından belirlenen değil, aynı zamanda bu gelişmeleri etkileyebilen dinamik bir siyasal özneyi de temsil ediyor.
Bununla birlikte sosyalizmin, halkların kardeşliğinin ya da eşitlikçi iktidar biçimlerinin hâkim olmadığı politik koşullarda Kürt sorununun çözümüne dair tartışmalar, şüphesiz ki kapitalist devletlerin çıkarlarına kurban edilme riski de taşıyor. Kürt halkında son aylarda yaşanan duygusal kırılma veya “satılmışlık” hissi böyle bir riskin vücut bulmasından kaynaklanıyor. Nitekim son dönemde Rojava’da ortaya çıkan ve ABD’nin Kürtleri cihatçı Şam yönetimine karşı büyük ölçüde yalnız bıraktığını gösteren tablo da sürecin esas olarak uluslararası güç dengelerinin yönelimlerine bağlı biçimde şekillendiğini ortaya koymuştur. Diplomatik hamlelerin, örgütlü halk hareketinin önüne geçirildiği, siyasal iradenin, tek bir kişiye ve masa başı dengelere indirgendiği, çözüm arayışının Meclis koridorlarına sıkıştırıldığı bir durumda, elde kapitalist dünyanın insafından başka bir şey kalmaz.
Kürt siyasal hareketinin hem Türkiye’de hem de Suriye’de sahip olduğu en önemli avantaj, örgütlü, politik ve toplumsal bir halk hareketine dayanıyor olmasıdır. SDG’nin Kobane ve Kamışlo’ya doğru geri çekildiği koşullarda dahi, bu kentleri hedef alan ve Kürt halkını katletmeye yönelen cihatçı barbarlığı şimdilik durdurmak da Kürtlerin bölgesel ve dünya çapında hızla harekete geçerek cepheyi güçlendiren, bilinçli ve örgütlü siyasal iradesi sayesinde mümkün olmuştur.










