Yeni faşizmin eski normali_Militaristleşme

Yeni faşizmin eski normali: Militaristleşme

Her bölgede yayılmacı ve emperyalist politikaların görünür olduğu, askeri bütçelerin artırılıp savaş teknolojilerine yatırım yapıldığı ve neo faşist akımların iktidarda veya muhalefette yer alarak siyasetin temel yönelimlerini belirlediği bir dünyada, ne Batı’nın liberalleri ve barutunu çoktan tüketmiş sosyal demokratları ne de hegemonya savaşında yeni yükselen güçler olan Rusya ve Çin gibi aktörler, dünya işçi sınıfının lehine bir rol oynayabilir.

ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu alıkoyması, çokça tartışılan yeni dünya düzeni ile ilgili fikirlerin yaygın biçimde tartışılmasını tetikledi. Bu fikirler arasında üçüncü bir dünya savaşının başlaması ihtimali de vardı. Bu fikir, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırıma ek olarak İran’la girdiği çatışmada en keskin hâlini almıştı. Şimdi ise Donald Trump önderliğinde ABD’nin devletleri açıktan tehdit etmesi ve askeri operasyonlar düzenlemesiyle gündemde yerini buldu.

Venezuela’ya yönelik saldırının, emperyalizmin bugününe dair birçok boyutu var. Bunlardan birincisi, ABD’nin yeni iç güvenlik doktrini uyarınca artık sözde “diktatörlük” ile yönetilen ülkelerde “demokrasi” tesisinin değil, ABD’nin kendisine tehdit olarak gördüğü ülkeleri hedef olarak görecek olmasıydı. Buna göre, ABD’nin iç güvenliği, dış müdahalelerin dolaysız konusu hâline getiriliyor. Böylece, örneğin Venezuela’ya saldırmanın konusu, ABD’ye de sirayet eden uyuşturucu ticareti ve sözde uyuşturucuyla mücadele olabiliyor. Dolayısıyla, ABD toplumu için tehdit olduğu bahanesiyle Ortadoğu’da, Asya’da ya da Afrika’da başka ülkelerde de devlet başkanları alıkonulabilir, adına saldırı denmeden “polisiye” operasyonlar yapılabilir. Venezuela’ya dönük saldırıyla bunun kapısı aralandı.

Saldırının bir diğer boyutu askerileşmenin birincil hâle gelmesi. Demokratik eylemlere karşı paramiliter bir örgüt gibi kullanılan ICE örneğinde gördüğümüz gibi ABD, polis gücü de dahil olmak üzere askeri harcamaları ve silahlanmayı yükseltiyor, NATO aracılığıyla NATO üyesi ülkelerin de bunu yapmasına onları teşvik ediyor. Silahlanmanın ve askerileşmenin artmasıyla birlikte ABD içinde toplumsal hareketlere karşı faşist yöntemler ana akım hâline gelirken, uluslararası alanda ise doğrudan askeri kuvvetlerin diğer egemen devletlere karşı kullanımı da yeniden normalleşiyor.

ABD saldırganlığı, teknolojik ve ekonomik olarak Çin gibi süper güç hâline gelen ve ABD etkisinin dışında kalan güçlerle rekabet etmekte zorlanan ABD emperyalizminin diğer tüm ülkelerden üstün olduğu gücü, yani askeri gücünü daha agresif kullanmasından kaynaklanıyor. Venezuela saldırısıyla Güney Amerika’daki -Küba dışında- en gelişkin ABD karşıtı örneği ortadan kaldırarak kıtanın tümünde ABD hegemonyasını tesis etme arayışı yatıyor. Böylece, kıtada iyiden iyiye etkisini artıran Çin ile rekabete bir set çekilmesi ve ABD onayı olmadan Çin’in ticaret ortağı bulamaması planlanıyor. Yani Çin, eğer kıta ABD’nin askeri etkisiyle yeniden şekillenirse, ticaret yapmak için ABD ile muhatap olmak zorunda kalacaktır.

ABD’nin Venezuela müdahalesinin en önemli başlıklarından birisi de petrol kaynaklarına erişimdi. Elon Musk gibi yeni nesil sermayedarların desteği, Trump’ın seçim kampanyasında görünür olduysa da Trump’ın birincil destekçileri ve ABD’yi yeniden sanayileştirmenin de sloganı olan MAGA’nın muhatabı, fosil yakıt temelli üretim yapan ve otomotivi de içine alan sektör temsilcileriydi. Venezuela petrolü, topraktaki ağır elementlerin karıştığı, rafine etmesi zor bir petrol olsa da ABD burjuvazisi, bu ucuz petrolü rafine edecek donanımı özel olarak kurmuştu. Chavez’in iktidara gelişi, bu Amerikan planını sekteye uğratmıştı. Şimdi ise ABD, bu ucuz petrole ve o petrolün kontrolüne sahip olmayı amaçlıyor.

Bir diğer yandan da, devletler arası savaş konjonktürüyle ilgili bahsettiğimiz üzere, Trump öncülüğünde ABD emperyalizminin Grönland’ı ilhak etmek istemesi, Venezuela’yla berraklaşan tabloyu tamamlıyor. Venezuela’dan elde edilecek petrol ile “yeşil dönüşüm” ve “temiz” enerji için gerekli olan nadir toprak elementleri bakımından oldukça zengin topraklara sahip Grönland’ın ilhakı, bu sefer yeni nesil teknoloji temelli sermayedarları memnun ediyor. Buzulların çözülmeye başlamasıyla açığa çıkmaya başlayan deniz ticaret rotasının Çin’e karşı kontrol edilmesi hedefi ise eskisiyle yenisiyle bir bütün olarak Amerikan burjuvazisini memnun ediyor. Bu şekilde, kapitalizmin kendi dinamikleri ve sınıfsal ilişkileri içinde Trumpizme ve onun farklı ülkelerdeki izdüşümlerine, yani yeni faşizm (neo-faşizm) denilen olguya karşı çıkabilecek bir sınıfsal taban, hâkim sınıf içinde bulunmuyor. Daha açık bir deyişle, Trump’ın ABD’si burjuvazinin çıkarını bir bütün olarak koruyor. Kendisi yetemediği durumda da artık onu ileri götürebilecek olan Trumpizm, bir yönetim biçimi olarak yerleşiklik kazanıyor.

Bir yandan Trumpizm ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Ortadoğu’dan Güney Amerika’ya kadar siyasi ve askeri operasyonlarla yeni dünya düzenini kurmaya çalışırken Avrupa Birliği ülkelerinde de farklı siyasal tepkiler gelişiyor. İngiltere’nin Brexit sonrası Avrupa Birliği’’nden ayrılması ile birliğin merkezinde yalnız ve çatışan halde kalan Almanya ve Fransa ekonomik sıkışmadan çıkışı askeri yatırımları artırarak bulmaya çalışıyor. NATO ittifakı için ABD’den sonra en önemli ülkelerden biri olan Almanya’da düzen partileri (CDU, SPD, Yeşiller ve Liberaller) aralarındaki bütün fikir ayrılıklarına rağmen savaş bütçesinin artırılması ve militaristleşme konusunda tam bir uzlaşı halinde. Avrupa’nın geleceği için en büyük düşmanın Rusya olduğu anlatısıyla diğer Avrupa Birliği ülkelerini de arkasına hizalayan bu siyaset anlayışı kamu harcamalarından kısıp kaynakları daha fazla silah ve savaş teknolojisine yönlendirmiş durumda. Her ne kadar Avrupa Birliği’nde artık yer almasa da İngiltere de hükümet politikası olarak benzer bir yönelime sahip. Rusya-Ukrayna savaşındaki “şahin” rolüyle en az ABD ve AB kadar savaş politikalarında sorumluluğu olan İngiltere’nin Almanya ve Fransa’ya benzer şekilde ekonomik sıkışmaya bir çözüm üretemediği ortada.

Bu üç “merkez” ülke için de yükselen bir “tehdit”ten söz edebiliriz. Almanya’da AFD, Fransa’da Le Pen ve İngiltere’de UKIP önümüzdeki seçimlerde en güçlü iktidar adayı. Üç partinin ülke siyasetlerinin özgünlüğünden kaynaklanan farklılıklarına rağmen ortak paydaları neo faşist akımların kendi ülkelerindeki temsilcileri olması. Fransa’da Macron’un, Almanya’da Merz’in, İngiltere’de Starmer’in sözde liberal değerler arkasına sığınarak izlediği militarist politikaları çok daha “tutarlı” bir şekilde uygulamaya aday üç partiden söz ediyoruz. Neo faşist partiler muhalefetteyken bile hükümetlerin göçmen düşmanı ve militarist politikalarını şekillendirmede ciddi bir etki yaratırken iktidara gelip savaş politikalarını bir bütün olarak hayata geçirme ihtimalleri ciddi bir seçenek olarak önümüzde duruyor. Demagojik bir söylemle elitlere karşı halkı savunduğunu iddia eden, göçmenlere, kadınlara ve LGBTİ+’lara düşmanca politikalarla saldıran ve Avrupa’nın miltaristleşmesini hızlandırmayı hedefleyen bu neo faşist örgütlenmeler, AB’nin içinde bulunduğu ekonomik krize bir çözüm üretemeyen merkez sağ iktidarların yerini almaya aday. Trump’ın izlediği politikalarla uyum içerisinde dünyayı hızla üçüncü dünya savaşına sürükleyecek olan (tAlmanya’daki neo faşist partinin adıyla söyleyecek olursak) yeni “alternatif” böyle şekilleniyor.

Ortadoğu’ya ve Körfez’e baktığımızda ise siyasi tablo tamamlanıyor. Ortadoğu’ya bir hançer gibi saplanmış olan Siyonist İsrail devleti bölgede bombalamadığı ülke bırakmıyor. Gazze’de uyguladığı soykırım operasyonun yanı sıra Lübnan, Suriye, İran ve Yemen’e yönelik saldırıları ile bölgesel savaşın koşullarını oluşturuyor. Körfez ülkelerinden Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar ise coğrafyaya ve zamana göre değişen çıkarlarına göre aldıkları pozisyonlarına rağmen Ortadoğu ve Afrika’daki savaşın baş sorumluları ve finansal sponsorları durumunda yer alıyor. Bir başka ifadeyle, ABD emperyalizminin hem petrole hem de diğer alanlara yönelik yatırımları birbiriyle çeşitli gerilim alanları da bulunan bu üç gerici rejimin savaş finansmanı haline geliyor. Her ne kadar Körfez’de yer almasa da AKP-MHP iktidarı altında yayılmacı hedefleri olan Türkiye’yi de bu tabloya eklemek gerekir. Özellikle Suriye’de cihatçı HTŞ yönetimiyle kurduğu ilişkiyi Kürt halkının kazanımlarını yok etmek için iyi bir fırsat olarak gören Türkiye hükümeti, Afrika’dan Ortadoğu’ya birçok ülkede ABD emperyalizmiyle uyumlu bir biçimde savaş politikalarını derinleştiriyor.

Bütün bu tabloya baktığımızda önümüzdeki yılların bölgesel ve küresel bir savaş konjonktüründe geçeceğini öngörmek zor değil. Her bölgede yayılmacı ve emperyalist politikaların görünür olduğu, askeri bütçelerin artırılıp savaş teknolojilerine yatırım yapıldığı ve neo faşist akımların iktidarda veya muhalefette yer alarak siyasetin temel yönelimlerini belirlediği bir dünyada, ne Batı’nın liberalleri ve barutunu çoktan tüketmiş sosyal demokratları ne de hegemonya savaşında yeni yükselen güçler olan Rusya ve Çin gibi aktörler, dünya işçi sınıfının lehine bir rol oynayabilir. Dünya ölçeğinde gelişen militaristleşme dalgasına ve yükselen neo faşizme karşı işçi sınıfının enternasyonal mücadelesini güçlendirmek, dünyanın dört bir yanındaki sosyalist devrimcilerin önünde zorlu bir görev olarak duruyor.

Total
0
Shares
Önceki makale
16 ay sonra “Çözüm Süreci”ne bakarken ilerleme mi tıkanma mı1

16 ay sonra “Çözüm Süreci”ne bakarken ilerleme mi tıkanma mı?

Sonraki makale
8 Mart'a giderken_Faşizme karşı kadınların devrimci görevi

8 Mart'a giderken: Faşizme karşı kadınların devrimci görevi

İlgili Gönderiler