19 Mart 2025’te, üç defa İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini kazanmış olan Ekrem İmamoğlu gözaltına alındı ve sonrasında tutuklandı. İBB’ye kayyum yolunu açacağı düşünülen terör suçundan tutuklanmamasının nedeni, gerekçede şuna benzer bir ifadeyle açıklanmıştı, “terörden de kesin suçlu ama ötekinden tutukladık diye terörden tutuklamıyoruz!” Bu sırada yüz binlerce kişi Saraçhane’de belediye binası önündeydi.
Beyazıt’ta yıkılan barikat, CHP’ye rağmen CHP’yi kurtarmıştı. CHP’nin, muhalefet kanallarını hâlâ yasal bir düzen ve iktidardan bağımsız bir yargı gücü varmışçasına daraltmasının da sınırına gelinmişti. İktidar bir meydan savaşında galip konumdaki bir ordunun yapmaması gereken bir şeyi yaptı ve düşmanının, olağan koşullar içinde kurtulma şansı olduğuna dair hiçbir inancının kalmamasını sağladı. Savaştaki en güçlü düşman, ölümden kaçamayacağını bilen düşmandır!
İktidar, İBB ve bizzat CHP’nin kendisine kayyum atamanın yollarını ararken ve genel-yerel bütün seçimleri fiilen askıya almaya çalışırken, CHP’ye daha önce gönül indirmekten imtina ettiği sokak gibi siyaset araçlarından kaçınamayacağını gösterdi. Eğer CHP kendi tasfiyesini önlemek istiyorsa, öyle ya da böyle seçimle ve mahkeme başvurularıyla sınırladığı muhalefet araçlarını genişletmek ve kendisi dışındaki politik öznelerle iş birliği yapmak zorunda. Ne kadar şanslı ki bugün ittifak yapabileceği politik özneler, altılı masadaki dolandırıcılardan çok daha kuvvetli. Ancak sokağın sınırları var. Van kayyumunun bir kez püskürtülüp ikincisinde püskürtülememesinin nedeni bu sınırlılıkların bir göstergesidir.
Gerçekliğin yalın ifadesiyle söylemek gerekirse, işinde gücünde insanların her akşam bir meydanda üç saatliğine toplanmasının sınırları kolayca görülebilir. Ancak iktidarın seferber ettiği güçlerin işleri bu. Saraçhane önüne dikilen yüzlerce polis, Saraçhane önünde bekleyen halkın vergilerinden elde edilmiş kaynaklarla maaşları ödendiği için oradalar. Sokak mevzisinde iktidarın gücü sürekliliğinden, muhalefetin sınırı ise toplanacak kalabalığın olumsallığından gelir. Bu nedenle bugün direnişin kurumsallaştırılması, enerjisinin çarçur edilmeden idareli bir şekilde kullanılması gerekir.
İktidar cephesinin muhteviyatı
Muhalefetin karşısında bütün olarak bir devlet aygıtı bulunuyor. Bugün devletin içindeki güç mücadelelerinin, iktidar klikleri arasındaki bilek güreşlerinin devlet yönetimini nasıl etkilediğini, iktidarın yurttaşlar karşısında takındığı tavırdan anlamak pek mümkün değil. Devlet; yurttaşın karşısına yekpare bir blok olarak çıkıyor, parçalanmıyor, en düşüğünden en yükseğine kadar bütün memurlarını korumaya alıyor. Protesto sırasında fiziksel şiddete maruz kalan bir öğrencinin devlet hastanesinden darp raporu alamamasından Cuma hutbesinde muhalefeti Suriye’de yaşanan Alevi soykırımının bir benzerini Türkiye’de sokağa çıkanlara yaşatmakla tehdit eden imama, İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla Türk lirasındaki değer kaybını önlemek için 25 milyar dolar satan Merkez Bankası’ndan bir anda bayram tatilini dört günden dokuz güne çıkarma kudretine sahip kurumlara kadar iktidar, satranç tahtasındaki bütün taşlarını hücum için seferber etmiş durumda.
Satrançta ağır taşlar (kale, vezir) açılışta sahaya sürülmez, karşı tarafın hafif taşları tarafından hedef alınabilirler. Ancak iktidar, tek başına satranç oynuyormuşçasına hamleler yapadururken İmamoğlu’nun tutuklanması gibi ağır bir taşı sahanın ortasına koydu. Bunun karşısında beklemediği bir yanıt da aldı! Ancak iktidar, devlet kudretiyle bu yanıtları bertaraf etmek için hamlelerini yapmaya devam ediyor. Gözaltılar, tutuklamalar, faillerinin hiçbir ceza almayacaklarından emin oldukları polis şiddeti ve patron devletine yakışır biçimde insanların işten çıkarılmayla tehdit edilmesi gibi çeşitli biçimlerde ve farklı formlarda zoru sahaya sürüyor.
Boykot da bu konjonktürde gündeme gelmiş bir sivil itaatsizlik ve direniş biçimi. İktidarın kitlelerin politik özneleşme sürecini baltalamak için uzattığı bayram tatilinde direnişin sürekliliği için de etkili olmuş bir yöntem. İktidarın hamle yaptığı alanlar ne denli çeşitliyse, muhalefetin de karşı hamlelerini o denli çeşitlendirmesi gerekir. Bütün siyasal yatırımın sokağa yapılmasının uzun vadede sürdürülmesi zordur. İktidar karşıtı cephe, sahip olduğu potansiyel ve kinetik enerjinin farkında olmalı, potansiyelleri nasıl kinetiğe çevirebileceğini bilmeli ve iktidarın savaş meydanını belirleme yönündeki hamlelerini bertaraf etmelidir.
İktidara karşı mücadelede sermayenin hedef alınması
Boykot, ekonomik alanın politikleştirilmesidir. Ciddi bir örgütlenmenin sonucu olarak yapıldığında, direnişe katılmış yeni bir araç olur. Ayrıca, toplumsal muhalefetin iktidara açtığı yeni bir cephedir, bakanların marketlere hücum etmesinden de anlaşılacağı gibi, iktidarın kayıtsız kalamadığı bir hamledir. İktidar, boykotu yerli ve millî ekonomiye saldırı diye kendi bildiği alana çekmeye çalışmaktadır. Ancak işçilerin yarısından çoğunu günden güne eriyen 22 bin 104 liralık asgari ücrete mahkûm edip, iç tüketimi azaltma yoluyla enflasyonu baskılayacağını açık açık ifade eden bir irade için bunlar iddialı sözlerdir. Bu yerli ve millî ekonomiden işçilerin payına hiçbir şey düşmediği gerçeği de öylece duruyor, mızrak çuvala sığmıyor.
Nitekim iktidarın gözünü diktiği İstanbul gibi kiraların pahalı olduğu şehirlerde toplumun önemli bir kısmı zaten zorunlu olan ihtiyaçlarını bile karşılayamıyor. Toplumsal muhalefetin aktif boykot edebilecek kesimi sınırlıdır ancak bu, boykotun hiç başvurulmaması gereken bir araç olduğunu göstermez; yalnızca tek bir enstrüman olarak yeterli olamayacağı anlamına gelir.
Boykot, iktidar bayram tatilinin uzatılması gibi gündelik hayatın ritmini değiştirecek hamleler yaptığı zamanlarda geniş kitlelerin muhalefet kümesinin bir parçası olarak hissetmesinin, yani politik bir özne olmalarının bir aracıysa; aynı zamanda muhalefetin sermayeye karşı seferber edebildiği kitlenin kütlesini göstermesinin bir vasıtasıdır. CHP, ön seçimi parti dışına çıkarıp ülke sathına yayarken ve bugün imza kampanyası yürütürken, temsil ettiği toplumsal kesimleri iktidarın gözüne sokmayı hedeflemişti. Boykotla da bunu özelleştirme fatihi AKP’nin arkasında öyle ya da böyle dizilmiş olan sermayeye göstermiş oldu.
Nitekim muhalefetin hamle yaptığı bu alanlar, iktidarın da gözünden kaçmış değil. Sermayenin saflarını sağlam tutması için iktidar, 1.1 trilyon liralık bir teşvik paketini çoktan açıkladı. Elektrik dağıtım şirketlerinin nemalandığı elektrik dağıtım bedellerini hatırı sayılır oranda artırdı. Muhalefetin herhangi bir hamlesinin yaratacağı göreli zararı, toplumun daha da yoksullaşması pahasına karşılayacağını sermayeye verdiği garantiyle gösterdi.
Öte yandan iktidar, seçim zamanı popülist politikalardan dert yanan sermayeye bambaşka bir ufuk da sağlıyor: Seçimleri fiilen iptal ederek, seçim dönemleri toplumun geniş kesimlerinin kopardığı kimi avantajları ortadan kaldırarak “seçim ekonomisi” tabirini tarihe gömeceğinin müjdesini veriyor. Türkiye’nin olağan siyasal süreçlerinin sermayenin çıkarlarından bir milim bile sapılmasının önüne geçilmesinin en kolay yolu, işçilerin bütün siyasal katılım yollarından, göstermelik olanlarından bile dışlanmasıdır. Bazı aklı evvel muhaliflerin demokrasi giderse sermaye kaçar gibi boş sözlerinin tam aksine, Türkiye’deki gibi muazzam yoksullaşmaya eşlik eden devasa zenginleşme ancak demir yumruğun gölgesinde mümkündür. Ayrıca bugün Türkiye’deki kapitalistlere sorulsa, Türkiye tarihinde en mutlu oldukları günün 12 Eylül 1980 olduğunu söyleyeceklerdir.
Dört başı mamur bir sermaye iktidarı
Erdoğan iktidarı, tastamam bir patron iktidarıdır. Hem emek gücünün değerini zorla bastırabilecek hem de kamusal kaynakların sadece sermaye lehine kullanılmasını sağlayabilecek kadar güçlüdür. Bugün iktidar, zor aygıtına yerli-yabancı sermaye dışında hiç kimseye güvence ve güzel bir gelecek vaat etmeden iktidarını koruyabilecek kadar hâkimdir. Tam da bu nedenle CHP’nin sermaye bloğunun bir kısmını parçalamaya dönük hamlelerinin bir karşılığı olmuyor. AKP’nin temsil ettiği sermaye fraksiyonlarının emek karşısındaki çıkar birliği, ancak toplumun sermaye sınıfı dışındaki kesimlerinin, sermayenin gücüne rağmen kazanacağı bir mücadele sonucunda dağılabilir. Yani sermaye sınıfının göreli birliğinin parçalanması bir neden değil sonuç olacaktır.
Muhalefetin bunu başarabilmesi, ancak yeni bir Türkiye’nin hayal edilebilmesiyle mümkün olur. Ne var ki bugün, muhalif toplumsal kesimlerde yeni bir Türkiye tahayyülüne yönelik bir uzlaşı yok. Ayrıca bu yeni Türkiye uzlaşısı zorunlu olarak sermaye karşıtı bir bloğun zaferi olmalıdır. İşçilerin toplumsal üretimden aldıkları payın artmadığı ve kamusal kaynakların toplumun genelinin çıkarı için kullanılmadığı bir Türkiye’nin yeni bir tarafı olmayacaktır ve sermaye sınıfı, bu kazandığı mevzileri evrensel bir demokrasi mitosu için terk etmeyecek, oralardan sökülüp atılmaları gerekecektir.
Çocukların eksik beslenmeden dolayı gelişim bozuklukları yaşadığı dönemde, ilkokullarda öğrencilere bir öğün sıcak yemek verilmesine yönelik taleplere dahi kulak tıkayan sermayenin tatlı kârlarından kolay kolay vazgeçmeyeceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Bugün sermayenin kaybedeceği o kadar çok şey vardır ki gözlerinde CHP’nin sözcüsü olduğu sosyal devletle sosyalizm arasında herhangi bir fark kalmamıştır.
İktidarın sermayeye vaatleri de bitmiş değil. İktidarın sermayeye en büyük vaatlerinden birinin Suriye’nin yeniden inşası olduğunu unutmamak gerekiyor. Gümrük duvarlarının dört bir yandan yükselmeye başladığı bugünlerde, hem iç tüketimi baskılayarak enflasyonu aşağı çekme hem de uluslararası ticarette ihracat pazarları bulma işi zora girer. İç tüketimi artırmadan sermaye çevrimini devam ettirmenin bir yolu da Körfez sermayesi ve ABD emperyalizminin iş birliğiyle yok edilen Suriye’nin Körfez sermayesi, ABD emperyalizmi ve Türkiye’nin sağladığı ucuz emekle tekrar inşa edilmesidir. Ancak İsrail gibi Suriye’nin sadece bir kısmının yeniden inşa edilmesini isteyenlerle pazarlıkların sonuçlandırılması lazım. İktidar, gümrük vergilerinin artırıldığı bir konjonktürde, sermayeye emek gücünün değerinin artmasına sıkı sıkıya bağlı olan iç tüketimin artırılması yoluna başvurmadan kâr elde edebilmelerinin yollarını sunmaya çalışıyor.
Direniş günlerinde devrimciler
Genel grev gibi işçi sınıfının sırtına binen sorumluluğun örgütlenmesi gündeme geldiğinde şu sorunun da yanıtı verilmelidir. Bugün muhalefetin ufku, iktidarın sınırlandırılması ve burjuva demokrasisinin gerekliliklerinin yerine getirilmesidir. CHP’nin genel grev gibi işçi sınıfının politizasyonunun en üst seviyeye çıktığı bir süreci örgütlemenin peşine düşmesi, kendi sınırlılıkları gereği pek mümkün değildir. Ancak genel grevi örgütleme talebinin ete kemiğe büründürülmesi için ya bugün toplumsal muhalefetin talepleri doğrudan işçilerin talepleri kılınmalıdır ya da Türkiye işçi sınıfının elini kolunu bağlayan ne varsa onların ortadan kaldırılması iktidar karşısındaki bloğun talepleri arasına girmelidir. Genel grev ilan edilmeden önce örgütlenmelidir. Bu örgütlenme, iktidar karşıtı bloğun işçi taleplerini kendi politik söyleminde nasıl içereceğini belirlemeli, mevcut sendikalar gibi kurumlara uygulanacak basıncın inşa edilmesini sağlamalı ve işçilerin iş yerlerinde politikleştirilmesine önayak olmalıdır.
Toplumsal muhalefet iktidarın adaletsiz uygulamaları üzerine yükselse de sadece adaletsizliğe karşı bir tepki olarak kalamaz. Toplumsal muhalefetin sadece CHP’ye bırakılamayacak bir kurucu iddiası olmak zorundadır. Genel grev ancak bu kurucu iddianın ortaya konmasıyla mümkün olabilir. Aksi takdirde bir temenniden öteye geçmez. Bu kurucu iddianın eksikliği, mevcut sendika bürokrasilerinin ataletten gelen çıkarlarını devam ettirmelerini de kolaylaştırır.
Devrimciler için bugünkü konjonktür bir açıdan fırsat doğurur. Toplumsal mobilizasyonun bu denli arttığı dönemde devrimci düşüncelerin yaygınlaşması da görece kolaylaşır. Politika, kamunun en büyük gündemi olduğu için bu anlar farklı kamusallık tahayyüllerinin yaygınlaştırılması için elverişli zamanlardır.
Ayrıca üniversite ve mahallelerden gelen gençliğin, ideolojik farklılıklarına rağmen, örgütlü bir müdahaleye açık olduğu aşikârdır. Devrimciler, özellikle gençlik kesimi içindeki kadroları vasıtasıyla gençliğin politik enerjisini kafa-kol ilişkisinin kısır çekiciliğine kurban etmeden hegemonik güç hâline gelebilirler. Üniversitenin ya da mahallenin çıkarının devrimcilerin örgütleyiciliğiyle belirlenmesi uzun bir süredir geri çekildiğimiz, boşalttığımız alanların geri kazanılmasını mümkün kılabilir.
Ayrıca devrimci bir ittifak, toplumsal muhalefet kümesinde CHP’nin sınırlarını zorlayabilecek bir baskı aracı işlevi de görebilir. Bunu yapabilmek için CHP’ye örgütlenmiş koşulsuz bir desteğin parçası olmaktan ziyade, toplumsal muhalefetin kendini gösterdiği alanlarda politik bir hedefin ve sözün taşıyıcısı olmak ve girilen her politik faaliyette bağımsız devrimci politik hedeflerin gözden kaybolmamasını sağlamak gerekir.










