Kapitalizmin Aşk Politiği ve LGBTİ+ Gerçeği

Kapitalizmin aşk politiği ve LGBTİ+ gerçeği

Kapitalizm yalnızca bir ekonomik sistem değil; aynı zamanda toplumsal ilişkileri, duygu biçimlerini, bedenleri ve arzuyu düzenleyen bir iktidar rejimidir. 

Sanıldığının aksine, insanların sözde “bireysel” ilişkileri hiçbir zaman bireysel olmamıştır. Bu bağlar tarih boyunca dönemin ve coğrafyanın ekonomik sisteminden, dini yapısından, yaygın felsefi görüşlerden etkilenmiştir. Günümüzde kapitalizmden etkilenen insan ilişkileri de kapitalist ekonomik yapının özelliklerini taşımaktadır. Mark Fisher’ın vurguladığı gibi, kapitalizm sadece dışsal bir ekonomik sistem değil, aynı zamanda bir zihinsel kafestir. Bu kafeste, alternatif bir yaşamın hayal edilememesi, sürekli geç kalmışlık ve rekabet; aşkı ve duygusal bağları da birer “kişisel gelişim deneyimine” veya “verimlilik sahasına” indirger. Fisher’ın perspektifinden bakıldığında, günümüz insanının kurduğu ilişkiler içinde açığa çıkan mutsuzluk bireysel bir başarısızlık değil, sistemin ürettiği bir çelişkidir.

İnsanlar ekonomik güvencesizlik ve geleceksizlik kıskacındayken, aşkı özgürleştirici bir devrim olarak değil; gündelik hayatın stresinden kaçılan, ancak tıpkı bir iş görüşmesi gibi performans kriterlerine dayalı, geçici bir sığınak olarak deneyimlerler. Arzunun kendisi bile piyasa tarafından önceden kodlanmış, belirli tüketim kalıplarına hapsedilmiştir. Dolayısıyla, aşkın gerçekten özgürleşmesi, sadece ahlaki tabuların yıkılmasıyla değil; insan ilişkilerini birer meta değişim değeri olarak gören bu kapitalist mantığın bütünüyle reddedilmesiyle mümkündür.

Aşk, cinsellik ve kimlik politikaları bu rejimin en stratejik kontrol alanlarından biridir. Çünkü kapitalizm, üretim ilişkilerini sürdürebilmek için yalnızca emek gücünü değil, insanın duygusal ve bedensel varoluşunu da disipline etmek zorundadır. LGBTİ+’lar bu disiplin rejiminin en sert, en görünür ve en çıplak baskılarına maruz kalan kesimdir.

Aile, heteronormativite ve üretimin yeniden üretimi

Kapitalizme göre “aile”, masum bir birliktelik formu değil; üretim ilişkilerinin yeniden üretildiği ideolojik bir aygıttır. Engels’in de ortaya koyduğu gibi çekirdek aile, özel mülkiyetin ve miras düzeninin garantisidir. Kadının ücretsiz ev içi emeği, erkeğin ücretli emeği ve çocukların geleceğin işgücü olarak yetiştirilmesi bu yapının temel fonksiyonlarıdır.

Kapitalizm yasaklamalar ve baskıyla disipline etmekle yetinmez. Sistem kendi arzusunu üretir ve idealize edilmiş yaşam biçimlerini piyasaya tüketim nesneleri olarak sunar. İdeal aşk, ideal partner, ideal görünüm gibi simülakrları1 dolaşıma sokarak sistemin kontrolünden kaçma ihtimaline sahip dizginlenemez arzuyu yeniden yapılandırır ve heteronormatif aile içerisine yerleştirir.

Heteroseksüel aile modeli kapitalizm için idealdir çünkü;

  • Emek gücünün biyolojik ve ideolojik yeniden üretimini sağlar.
  • Toplumsal cinsiyet rollerini sabitler.
  • Bireyi kolektif bağlardan koparıp aile içine hapseder.

İşyerinde sömürünün devamı için evde sömürü şarttır. Ev içi görünmez emek, sömürü çarkının başlıca parçalarından biridir. 

LGBTİ+ varoluşlar ise bu düzeni yapısal olarak bozar çünkü;

  • Heteronormatif üretim zincirine uymaz.
  • Biyolojik yeniden üretimi otomatikleştirmez.
  • Toplumsal cinsiyet rollerini çözer.
  • Aile ideolojisinin “doğal” olduğu yalanını ifşa eder.

Bu varoluş biçimi, toplumsal cinsiyet rollerini sabitlenmiş hakikatler olmaktan çıkarıp çözülmeye uğratır. İktidarın kadınlık ve erkeklik üzerine kurduğu hiyerarşik iş bölümü, queer kimliklerin sunduğu akışkanlık karşısında meşruiyetini yitirir. Aile ideolojisinin doğallık ve fıtrat iddiaları, bu öznelliklerin varlığıyla birlikte tarihsel ve kurgusal birer yalan olarak ifşa olur.

Bu yüzden LGBTİ+’lar yalnızca “ahlaki” gerekçelerle değil, doğrudan sınıfsal ve yapısal bir tehdit oldukları için hedef alınır.

Kapitalizmin aşk politiği: Tüket, sahip ol, yönet

Kapitalizm aşkı da metalaştırır. Romantizm, ilişki, beden, cinsellik… Hepsi piyasanın dolaşımına sokulur. Sevgililer Günü, düğün sektörü, estetik endüstrisi, flört uygulamaları… Aşk bile artık bir tüketim nesnesidir.

Mülkiyetine alma ve tüketme üzerine kurulu olan “arzu makinesi” tarafından durmaksızın yeni standartlar, normallikler ve rızalar üretilerek şekillendirilen, makineyi kullananların ise gerçek arzularına yabancılaşarak sahte arzuların boyunduruğu altına girdiği, sınıfdaşına yabancılaşarak onu “sapkın” diye ötekileştirdiği kapitalist aşk, kapitalizmin mülkiyet ve üretim ilişkilerinin direkt bir çıktısıdır.

Bu aşk politikası şunu öğretir:

  • Sahip ol!
  • Tüket!
  • Rekabet et!
  • Performans göster!
  • Pazarlanabilir ol!

Bireyler arası ilişkiler kapitalizmden azade değildir. Sosyal medyada dolaşıma sokulan, stereotipik yaşam stiline uygun yaşamazsan ne “doğru” bir aşk yaşamış olabilirsin ne de kimliğini “düzgün” yansıtabilirsin. Partnerine bir nesneymişçesine sahip olmanı ve başkalarından sakınmanı, içi boşaltılmış gündelik ilişkilenme biçimleriyle karşındaki insanları tüketmeni öğütleyen kapitalizm, aynı zamanda seni diğer insanlara yabancılaştırarak onları bir rakip veya tehdit olarak görmeni sağlayacak, bu rakipleri alt etmek amacıyla sürekli bir performans gösterisi yaparak kendini pazarlamanı zorunlu kılacaktır.

LGBTİ+’lar bu sistemde iki yönlü sömürülür:

  1. Dışlanarak aileden, işten, barınmadan, güvenceden koparılır.
  2. Metalaştırılarak kimlikleri “renk”, “trend”, “pazar segmenti” hâline getirilir.

Kapitalizm bir yandan LGBTİ+’ları kriminalize ederken, diğer yandan “pembe sermaye” üzerinden onları tüketici olarak sömürür. Bu çelişki tesadüf değildir. Kapitalizm için önemli olan özgürlük değil, kârdır. Sistem, özneyi her senaryoda aile içerisine sıkıştıramasa bile ondan kâr etmenin bir yolunu bulur. Direngen tarihlere sahip kimlikleri baskıyla dizginleyemediği takdirde evcilleştirmek için çalışmalara başlar. Gökkuşağının sınıf mücadelesiyle, halkların mücadelesiyle olan bağını kopararak ona yeni bir yol çizer, mücadeleci tarihinden ve kültüründen kopararak kolektif kimliği bireyselliğe indirger.

Bireysel bir tarz ve yaşam biçimi hâline gelerek sokaklardan uzaklaştırılan kimlik ise bireyler arası ilişkilerde pazarlanan marjinal bir imaja, şirketler tarafından arkasına sığınılan bir maskeye dönüştürülür. Tarihsel mücadele gelenekleri kendine özgün bağlarından kopartılarak, piyasa içerisinde bir yerde yeniden konumlandırılır. Bu ironik gösteriyi düzenleyen kapitalistler, evcilleştirdikleri kitlelerin arkasına sığınarak, sömürüyü gizler ve yeni tüketim imgeleri yaratarak kârını arttırır.

Devlet, din ve hegemonya

Devlet, egemen sınıfın baskı aygıtıdır. Din, aile, ahlak söylemi ise bu baskının ideolojik kılıfıdır. Aşk, bu söylemlerle devamlı olarak kısıtlanmaya ve ötekileştirilmeye çalışılır. 

“Aile kutsaldır”, “fıtrat”, “ahlak”, “gelenek” gibi söylemler sınıfsal sömürüyü gizler, patriyarkayı meşrulaştırır, LGBTİ+’ları şeytanlaştırır ve itaati üretir.

Bu söylemlerle işçi sınıfı kadın erkek, “normal” ve “sapkın”, “bizden” ve “onlardan” diye bölünür. Böylece emekçiler birbirine düşman edilir, gerçek düşman olan sermaye sınıfı görünmez kılınır.

Bu süreçte söylem, egemenlerin elinde bir silaha dönüşür. “Fıtrat” veya “gelenek” gibi kavramlar, tarihsel ve sınıfsal kurguları doğallaştırarak tartışmaya kapatır. İktidar, bu kavramlar aracılığıyla bir “gözetim toplumu” inşa eder. Birey artık sadece devlet tarafından değil, ahlak ve kutsallık maskesi kuşanmış toplumsal bakış tarafından da denetlenir. Aşkın ve arzunun bu denli hedef alınması, onun özgürleştirici ve kuralları yıkıcı potansiyelinden duyulan korkudur. Zira sınırları aşan bir arzu yalnızca patriyarkayı değil, aynı zamanda o arzuyu evcilleştirmeye çalışan tüm hegemonik yapıları sarsma gücüne sahiptir.

LGBTİ+ mücadelesi = Sınıf mücadelesi

Kızıl perspektifte LGBTİ+ mücadelesi “kimlik siyaseti” olarak küçümsenemez. Çünkü LGBTİ+’ların maruz kaldığı baskı, doğrudan üretim ilişkileriyle bağlantılıdır. İşten atılma, barınamama, güvencesizlik, seks işçiliğine itilme, polis şiddeti, sağlık hakkına erişememe… Bunların hepsi sınıfsaldır.

LGBTİ+’lar işçi sınıfının bir parçasıdır. Ve çoğu zaman en güvencesiz, en yoksul, en korumasız kesimidir.

Bu nedenle;

  • Sınıfın kurtuluşu/özgürlüğü olmadan LGBTİ+ ların özgürlüğü olmaz.
  • Patriyarka yıkılmadan kapitalizm yıkılamaz.
  • Heteronormativite çözülmeden sömürü düzeni çözülmez.

Sonuç: Aşkı da bedeni de kimliği de kurtarmak

Kapitalizm aşkı zincirler, bedeni disipline eder, kimliği sınırlar.

Kızıl mücadele ise aşkı özgürleştirmeyi, bedeni geri almayı, kimliği kolektif kurtuluşun parçası hâline getirmeyi hedefler.

LGBTİ+’ların özgürlüğü bir “hoşgörü” meselesi değil; devrimci bir zorunluluktur. Çünkü bu sistem yalnızca emek gücümüzü değil, varoluşumuzu da sömürmektedir.

Ve biz biliyoruz ki;

Aşk özgürleşmeden devrim yolunda mesafe katedilemez.

Sınıf özgürleşmeden beden özgürleşmez.

LGBTİ+’lar özgürleşmeden hiçbirimiz özgür değiliz.

Aşk da devrimci olacak, beden de!

LGBTİ+’lar burada, düzen yıkılacak!

Yaşasın kızıl mücadele!


  1. Jean Baudrillard’ın kullandığı, “gerçekte var olmayan ancak üretilmiş bir gerçeklik hâlini alan nesneler” olarak tanımlanabilir. ↩︎
Total
0
Shares
Önceki makale
6 Şubat depremleri_Yerel yönetimler, kapitalist kentleşme ve sınıfsal mekânsal yıkım

6 Şubat depremleri: Yerel yönetimler, kapitalist kentleşme ve sınıfsal mekânsal yıkım

Sonraki makale
Emperyalist-dunya-duzeni-nereye-gidiyor

Emperyalist dünya düzeni nereye gidiyor?

İlgili Gönderiler