Cinsiyetin zincirleri kırılmadan özgürlük tamamlanmaz

Cinsiyetin zincirleri kırılmadan özgürlük tamamlanmaz

Kapitalist üretim biçimi, yalnızca emek gücünü değil, bedenin kendisini de üretim sürecine dahil etmiştir. Beden, artık yalnızca biyolojik bir varlık değil; normların, değerlerin, arzuların ve kimliklerin üretildiği bir toplumsal mekândır. Sermaye birikimi, tıpkı emeği olduğu gibi bedeni de biçimlendirir; cinsiyet, bu biçimlendirmenin en görünmez ama en işlevsel düzeylerinden biridir. Kapitalizmin elinde cinsiyet, üretim ilişkilerinin sürekliliğini sağlayan bir düzenleme aracına dönüşmüştür.

Tarihsel maddeci bir bakış, cinsiyetin yalnızca kültürel bir fark değil, ekonomik bir kategori olduğunu gösterir. Friedrich Engels Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı çalışmasında, kadınların tarihsel olarak ikincil konuma itilmesini, özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla ilişkilendirir. Kadının üretim sürecinden dışlanması, erkeğin birikimini mirasla aktarabilmesi için bir zorunluluk hâline getirilmiş; aile, bu aktarımı güvence altına alan bir toplumsal kurum olarak inşa edilmiştir. Engels’in çözümlemesi, cinsiyet eşitsizliğini bir ideoloji olarak değil, üretim biçiminin maddi bir sonucu olarak ele alır. Bu perspektif, modern toplumlarda ikili cinsiyet düzeninin yalnızca kültürel bir norm değil, sermaye birikiminin tarihsel koşulu olduğunu anlamamızı sağlar.

Bugün tıbbın “düzeltici operasyon” adını verdiği müdahaleler, kapitalizmin bedeni standardize etme eğiliminin yeni biçimleridir. Örneğin interseks bireylerin doğumdan itibaren “kadın mı, erkek mi?” sorusuna sıkıştırılması, üretim ilişkilerinin gerektirdiği normatif beden üretiminin parçasıdır. Beden üretim bandına dahil edilmek isteniyorsa ölçülebilir, sınıflandırılabilir, tanımlanabilir olmalıdır. Bu nedenle “belirsiz” cinsiyetli bir beden, sistem için bir arızadır. O arıza, tıbbi bir sorun değil, ekonomik bir tehdit olarak görülür. Çünkü sermaye, ikili kategorilerle işler: Üretici/tüketici, işveren/işçi, erkek/kadın… Belirsizlik, bu yapının işleyişini aksatır. Dolayısıyla ikili cinsiyet sistemi, kapitalizmin ideolojik olduğu kadar üretimsel bir gerekliliğidir.

Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi adlı eserinde modern iktidarın beden üzerindeki denetimini “biyopolitika” kavramıyla açıklar. Ancak Foucault’nun bıraktığı yerden Marksist bir okumayla devam etmek gerekir: Biyopolitika, yalnızca iktidarın nüfusu yönetme biçimi değil; sermaye sınıfının üretimi düzenleme stratejisidir. Bedenin kontrolü, emeğin disiplinini sağlar. Disiplin altına alınan beden, aynı zamanda üretime uyumlu hâle getirilmiş bedendir. Bu nedenle modern tıbbın “iyileştirme” pratiği, aslında sermayenin işgücü standardizasyonunun bir biçimidir. İktidarın tıbbi dili, ekonominin sessiz mantığıyla konuşur.

Silvia Federici, Caliban ve Cadı adlı eserinde, kapitalist birikimin ilk evrelerinde kadın bedeninin nasıl disipline edildiğini anlatır. Ortaçağ’da cadı avları doğurganlığın, beden bilgisinin ve kolektif kadın deneyiminin kontrol altına alınma süreciydi. Federici’ye göre kadın bedeni, sermaye birikiminin altyapısını oluşturan yeniden üretim sürecinin merkezine oturtuldu. Bugün aynı mantık, LGBTİ+’lar üzerinde işlemektedir. Fiziksel ya da psikiyatrik yollarla “normalleştirme” operasyonları, kadın bedenine yöneltilen disiplinin güncellenmiş hâlidir. Cadıların yerini artık laboratuvar masalarındaki bebekler almıştır. Her doğum, bir ekonomik yeniden üretim kararıdır; her ameliyat, sermayenin biyoiktidarının bir eylemidir.

Kevin Floyd’un The Reification of Desire’da ortaya koyduğu Marksist-Queer teori, bu noktada özgün bir katkı sunar. Floyd’a göre kapitalizm, arzuyu özgürleştirmiş gibi görünürken aslında onu yeniden nesneleştirir. Arzu, metaların dolaşımına entegre edilir; özgürlük, tüketime çevrilir. Modern kapitalist toplum, bireylere istedikleri kimliği seçme hakkı tanıdığını iddia eder, fakat o kimliklerin her birini pazarlanabilir bir forma dönüştürür. Queer kimlikler dahi, “çeşitlilik” retoriği altında sistemin meşruiyet aracına dönüşür. Floyd, arzunun toplumsal biçimini üretim biçimiyle ilişkilendirir: “Arzu, üretimin ideolojik bir uzantısıdır.” Bu yaklaşım, cinsiyetin ekonomik işlevini anlamamıza olanak tanır. LGBTİ+ bireylerin bedenleri üzerindeki tıbbi denetim, arzunun denetimiyle paraleldir; her ikisi de üretim ilişkilerinin sürekliliği için zorunlu hâle getirilmiştir.

Neoliberal dönemde “görünürlük” söylemi, sistemin en sofistike ideolojik aracına dönüşmüştür. Medya, sermaye ve devlet işbirliğiyle yürütülen “kapsayıcılık” politikaları, gerçek eşitliği değil, sembolik tanınmayı üretir. “Çeşitlilik” söylemi, kapitalizmin kendini aklama biçimidir. Görünür kılınan kimlikler, sistemin sınırları içinde meşrulaştırılır; kabul görmek, uyum sağlamak koşuluna bağlanır. LGBTİ+ bireylerin hikâyeleri, medya kampanyalarında birer “ilham” öyküsü olarak pazarlanırken, aynı bireylerin iş yerlerinde, sendikalarda, sağlık kurumlarında yaşadıkları yapısal ayrımcılık görmezden gelinir. Temsiliyet, sömürünün yerini doldurmaz. Liberal hak söylemi, sınıf ilişkilerinin üzerini örter.

Gerçek görünürlük, üretim ilişkilerinin karanlık dehlizlerinde başlar. Bir LGBTİ+ işçinin kimliği nedeniyle işten atılma korkusuyla yaşadığı sessizlik, liberal temsilin kapsayamadığı bir gerçektir. Bu sessizlik, bireysel değil, yapısaldır. Kapitalist üretim süreci, norm dışı bedenleri ve kimlikleri sistem dışına iter. Bu nedenle LGBTİ+ özgürleşmesi, bir kimlik tanınmasından çok daha fazlasını gerektirir: Üretim biçiminin dönüşümünü. Arzunun, emeğin ve cinsiyetin aynı düzlemde yeniden tanımlanması gerekir.

Alexandra Kollontai, yüzyıl önce bu bağı kurmuştu: “Cinsel devrim, ekonomik devrimden ayrı düşünülemez.” Kollontai’ye göre cinsel özgürlük, üretim ilişkilerinin dönüştürülmesinden bağımsız olamaz. Kadının kurtuluşu, aşkın ve arzunun kolektif biçimlere kavuşmasıyla mümkündür. Bu düşünce, bugün queer Marksizm içinde yeniden yankı bulmaktadır. Çünkü queer varoluş, kapitalizmin özel mülkiyet, rekabet ve bireycilik üzerine kurulu duygusal ekonomisine meydan okur. LGBTİ+ kimliklerin ve interseks bedenin varlığı, sistemin ikili cinsiyet rejimini kırarken, aynı zamanda ekonomik düzenin temellerini de sorgular. Cinsiyetin ötesine geçmek, yalnızca biyolojik bir mesele değil, toplumsal üretimin biçimlerini değiştirme meselesidir.

Bugün tıp, medya ve eğitim kurumları, kapitalist düzenin ideolojik aygıtları olarak işlev görür. “Normal” kavramı, ekonomik verimlilikle eşdeğer hâle getirilmiştir. Tıbbın “sağlık” olarak tanımladığı şey, üretime uygunluk ölçüsüdür. “Düzeltici ameliyatlar” ya da “hormon tedavileri”, yalnızca bireysel tercihlerin değil, sistemsel bir normun dayatmasıdır. Devlet, “çocuğun yararı” adına beden üzerinde karar verme yetkisini elinde tutarken, sermaye bu kararların ekonomik sonuçlarından faydalanır. Böylece iktidar, hem bedeni hem arzuyu denetler. Arzunun biçimi, üretimin biçimine uygun hâle getirilir. Bedenin özerkliği, emeğin özgürlüğüyle aynı düzlemde baskılanır.

Kapitalist sistem, normlara boyun eğen bedenler ister. Çünkü normatif beden ve kimlikler, öngörülebilir birer emek gücüdür. Bu nedenle LGBTİ+ bireylerin varlığı, sistemin en temel yapısal ilkesiyle çatışır: Ölçülebilirlik. Her “istisna”, sermaye için bir risk alanıdır. Fakat tam da bu nedenle LGBTİ+ varoluş, devrimci bir potansiyel taşır. Çünkü o varoluş, sistemin hem biyolojik hem ekonomik düzenini bozar.

İktidar, bu gerçeği ortadan kaldıramaz; yalnızca görünmez kılabilir. Ve görünmezlik, kapitalizmin en etkili sansür biçimidir. Oysa Marksist-Queer bir perspektif, bu görünmezliği tersine çevirir: LGBTİ+’ların varlığı, sistemi teşhir eden bir aynayı görünür kılar. Bu aynada görülen yalnızca kimliğe dair bir çelişki değil, üretim ilişkilerinin kendi içsel çelişkisidir. Bedenin özgürleşmesi, üretim biçiminin devrimci dönüşümünü zorunlu kılar.

Kapitalizm, arzunun sınırlarını tanımlayarak, onun potansiyelini kontrol altına alır. Arzunun neye yöneleceğini, nasıl ifade edileceğini ve hangi biçimlerde meşru sayılacağını belirler. Bu nedenle, queer arzu ile sınıf mücadelesi arasında dolaysız bir ilişki vardır. Kevin Floyd’un belirttiği gibi, modern kapitalizm arzuyu serbest bırakmış gibi görünür ama onu üretimin ideolojik aygıtlarına bağlar: “Arzu özgürleşmez; dolaşım biçimlerini değiştirir.” Kapitalist toplumda özgürlük olarak sunulan şey, yalnızca yeni bir tüketim biçimidir. Bu yüzden arzu, tıpkı emek gibi, yabancılaşır.

LGBTİ+ bireyin arzusu; kendi bedenine, kendi kimliğine ve kendi yaşamına dair iradesi  tıbbi, hukuki ve kültürel mekanizmalar tarafından elinden alınır. Onun bedenine yapılan müdahaleler, bir “iyileştirme” değil, bir tür üretim standardizasyonudur. Bu, sermayenin arzuyu kendi normlarına uygun biçimde yeniden üretme çabasıdır. Bir bedenin, “normal” bir toplumsal varlık hâline gelebilmesi için belirli biçimlerde görünmesi, davranması ve hissetmesi beklenir. Bu normatif sürecin sonucu, arzunun toplumsal olarak biçimlendirilmiş bir üretim nesnesine dönüşmesidir.

Engels’in işaret ettiği tarihsel kopuş, burada yeniden yankılanır. Kadının erkeğe tabi kılınması nasıl özel mülkiyetin kurulmasıyla eşzamanlı olduysa, bugün LGBTİ+ kimliklerin kontrol altına alınması da neoliberal mülkiyet ilişkilerinin devamı içindir. Cinsiyet, tıpkı emek gibi, kapitalizmin disiplin mekanizmalarına tabi tutulur. Sermaye, yalnızca üretimi değil, yeniden üretimi de kontrol altına almak zorundadır. Bedenlerin, arzuların, duyguların ve kimliklerin yeniden üretimi, sistemin istikrarlı işleyişi için hayati önemdedir. Federici’nin altını çizdiği gibi, kadınların yeniden üretim emeği kapitalizmin temelidir; aynı şekilde cinsiyetin normatif biçimlerde yeniden üretimi de bu temel üzerine inşa edilir. İnterseks bedenlet gibi sisteme sığmayan biçimlerin “düzeltilmesi”, bu yeniden üretimin biyolojik cephesidir.

Bu noktada, Marx’ın “emeğin metalaşması” kavramı, cinsiyet üzerinden yeniden düşünülmelidir. Kapitalist üretim süreci, yalnızca emek gücünü değil, cinsiyetin ve arzunun biçimini de metalaştırır. Arzunun metalaşması, onu üretim ilişkilerinin ideolojik bir unsuru hâline getirir. Kevin Floyd’un deyişiyle, “arzu ile meta arasındaki ilişki, üretim tarzının ideolojik sürekliliğini sağlar.” Kapitalist toplum, arzuyu hem teşvik eder hem de sınırlandırır; bireye arzunun özgürlüğünü vadeder ama o arzuyu piyasa mantığına bağlar. Bu nedenle, LGBTİ+ özgürleşmesi yalnızca bedenin özerkliğiyle değil, arzunun toplumsal kurtuluşuyla da ilgilidir.

Gerçek özgürleşme, tanınma değil, dönüştürmedir. Bu dönüşüm, yalnızca hukuk alanında değil, üretim biçiminde gerçekleşmelidir. Çünkü beden üzerindeki iktidar, üretim ilişkilerinin doğrudan bir sonucudur. Devletin tıbbi kurumları, bireyin varlığını onun iradesi dışında tanımlama yetkisini ellerinde bulundurdukları sürece, özgürlük yalnızca bir yanılsama olarak kalacaktır. LGBTİ+’ların özgürlüğü, yalnızca kendi cinsiyetini seçme hakkı değil; bu hakkı tanımlayan iktidar mekanizmasının ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.

Bu noktada Kollontai’nin düşüncesi belirleyici bir önem kazanır. Kollontai, cinselliğin ve aşkın, kapitalist toplumda özel mülkiyet ilişkileriyle biçimlendiğini vurgular. “Cinsel devrim, ekonomik devrimden ayrı düşünülemez” derken, arzunun özgürleşmesini üretim ilişkilerinin dönüşümüne bağlar. Bugün bu düşünce, queer Marksizmin merkezinde yeniden yankılanmaktadır. Arzunun kolektifleşmesi, özel mülkiyetin duygusal biçimlerinin aşılmasıyla mümkündür. Kapitalist aşk, bireysel mülkiyetin duygusal biçimidir: Sahip olmak, kontrol etmek, rekabet etmek. Normatif olanın dışınd kalan arzu ise bu mülkiyet biçimlerine karşı bir direniştir, arzunun ortaklaşa varoluşuna işaret eder.

LGBTİ+’ların mücadelesi de bu direnişin bir parçasıdır. Cinsiyetin yeniden tanımlanması, özel mülkiyetin duygusal ve bedensel alanlardaki tahakkümüne karşı bir meydan okumadır. Bedenin özerkliği, arzunun kolektif özgürleşmesiyle aynı sürece dâhildir. Bu nedenle LGBTİ+ özgürleşmesi, bireysel bir kimlik politikasına değil, toplumsal bir devrim projesine dayanmalıdır.

Kapitalizmin ideolojik aygıtları, bedeni normatif kalıplara sokarken, bu süreci “bilim” adı altında meşrulaştırır. Tıbbın “normal” tanımı, iktidarın tanımıdır. Her “anormal” beden, sistemin üretim düzeni için bir tehdit oluşturur. Bu nedenle LGBTİ+ bedenin özgürleşmesi, bilimin tarafsızlık iddiasını reddetmek anlamına gelir. Kapitalist sistem içerisinde bilim, hegomanyadan bağımsız değildir; bilginin üretimi, sermaye birikimiyle bağlantılıdır. Tıbbın dili, iktidarın ekonomik çıkarlarını taşır. “Tedavi” adı verilen şey, çoğu zaman bedenin üretim normlarına uyumlandırılmasıdır.

Louis Althusser’in “ideoloji bedenlerde yaşanır” cümlesi, burada en somut biçimini bulur. LGBTİ+’ların varlığı, ideolojinin maddi mekânıdır. Düzenin her tıbbi müdahalesi, bir ideolojik yeniden üretim eylemidir. Bu yüzden, cinsiyetin kurtuluşu yalnızca düşünsel değil, maddi bir süreçtir. Bu süreç, üretim biçiminin dönüşümünü gerektirir. Marx’ın deyimiyle, “insan toplumsal ilişkilerinin toplamıdır.” Dolayısıyla, cinsiyetin özgürleşmesi toplumsal ilişkilerin devrimci dönüşümü olmadan tamamlanamaz.

Bu devrimci dönüşüm, yalnızca ekonomik yapının değil, duygusal ve bedensel ilişkilerin de yeniden örgütlenmesini içerir. Kollontai’nin savunduğu gibi, aşk ve arzu kolektif bir biçim kazandığında, insan özgürlüğü gerçek anlamına kavuşur. Bugün queer Marksist düşünce, bu kolektif arzunun politik ifadesidir. Arzu, bireysel bir yönelim değil, toplumsal bir güçtür. Onu özgürleştirmek, üretim ilişkilerini dönüştürmektir.

LGBTİ+ özgürleşmesi, bu dönüşümün en somut biçimlerinden biridir. Çünkü LGBTİ+’ların varlığı, kapitalizmin en temel yapısal ilkesi olan ikili karşıtlık mantığını bozar. Kapitalizm, yukarıda bahsedildiği gibi her şeyi karşıtlıklar üzerinden tanımlar: Üretici/tüketici, erkek/kadın, zengin/fakir, efendi/köle. LGBTİ+ varoluşu bu mantığı altüst eder. Ne tamamen “üretici” ne de “tüketici”dir; ne “kadın” ne “erkek”tir. Bu nedenle, LGBTİ+’ların ve interseks bedenin varlığı bile başlı başına bir sistem eleştirisidir.

Bu eleştirinin politik potansiyeli, yalnızca cinsiyet alanında değil, sınıf mücadelesinin tüm alanlarında hissedilir. LGBTİ+ bireylerin sendikalarda, fabrikalarda, emek örgütlerinde görünmez kılınması, sistemin onları sadece cinsiyet bakımından değil, sınıfsal olarak da dışlamasının sonucudur.

Liberal feminizmin yanılgılarından birisi de bu iki alanı birbirinden koparan bir politika ortaya koymasıdır. Kadın ya da queer özgürleşmesini, sınıf mücadelesinden bağımsız bir kültürel tanınma sorununa indirgemek, kapitalizmin yapısal karakterini görünmez kılar. Oysa Marksist bir bakış, kimliğin maddi üretim koşullarını sorgular. LGBTİ+’ların yaşadıkları baskı da tarihsel olarak üretilmiş bir kategoridir. Onları özgürleştirmenin yolu, üretim ilişkilerini dönüştürmektir.

Bugün LGBTİ+ özgürleşmesi, bedenin, arzunun ve emeğin ortak kurtuluş mücadelesi olarak ele alınmalıdır. Bu mücadele, yalnızca kimliklerin tanınmasını değil, cinsiyetin üretim sürecinin sona erdirilmesini hedefler. Kapitalizm, cinsiyeti üretir; devrim, onu aşar.

Sonuç olarak, cinsiyet zincirleri kırılmadan insan özgürlüğü tamamlanmaz. LGBTİ+ özgürlüğü, yalnızca bir kimlik meselesi değil, insanın kendi üretim koşullarını yeniden biçimlendirme yetisidir. Gerçek özgürlük, bedenin, arzunun ve emeğin mülkiyetinin yeniden toplumsallaştırılmasıyla mümkündür.

Biliyoruz ki, hiçbir beden devrimden bağımsız değildir. LGBTİ+’ların her gün yaşadıkları baskı, hem emeğin hem arzunun zincirlenmiş hâlidir; onun kurtuluşu, insanın kurtuluşunun ayrılmaz bir parçasıdır. Bugün LGBTİ+ mücadelesi, kapitalizmin görünmez yüzünü, normalliğin ve üretkenliğin maskesini  indirmektedir.


Kaynakça

  1. Engels, Friedrich. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni.
    (Çev. Kenan Somer). Ankara: Sol Yayınları, 2007.
  2. Federici, Silvia. Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim.
    (Çev. Şirin Tekeli). İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2012.
  3. Foyd, Kevin. Arzunun Nesneleşmesi: Queer Marksizme Doğru. (Çev. Pınar Büyükbaş ve T. Onur Çimen). Ankara: NotaBene & Kaos GL Yayınları, 2018, 1.Baskı.
Total
0
Shares
Önceki makale
Kurumsallaşan cezasızlığa bir cevap_İfşa

Kurumsallaşan cezasızlığa bir cevap: İfşa

İlgili Gönderiler