Türkiye’de bir sosyalist devrimci hattın inşası mutlak gerekliliktir. Bugün de iktidarın faşist karakterini; devrimci stratejiye ve devrimci örgüt modeline etkisi üzerinden incelemeye çalışacağız.
Günümüz itibarıyla tüm Türkiye sosyalist hareketi bir tür strateji arayışındadır. Türkiyeli sosyalistlerin düzen tahlillerinde örgütsel gelenekleri maalesef ki en belirleyici yeri tutmuştur. Maalesef diyorum, çünkü güncel siyasi denklemde zemini kalmamış veya ayrım noktaları bulanıklaşmış pek çok tarihsel tartışma, bugün hâlâ örgütler arası net ayrım çizgileri olarak kendini var etmektedir. Pratikte olmayanın teoride olması da bir tür kurgu edebiyatı anlatısı gibi hayali bir örgütsel gelenek fetişizmi yaratma riskleri taşımaktadır. Bugün güncel olarak dünya tahlili, rejim tahlili, yan çelişkiler ve hatta kapitalizm ve sınıf tahlilleri farklılaşan sol; bu güncel tartışmaları eski tartışmalardan kök alan örgütlerde sürdürmektedir. Dolayısıyla tartışılması imkânsız hâle gelmiş dogmalar, devrimci bir çıkış arayışıyla çelişkiler yaratmakta; bu durum şefçilik, hizipleşme, kitleselleşememe, demokratik merkeziyetçiliğin işletilememesi başta olmak üzere pek çok irili ufaklı sorun olarak sosyalist örgütleri kuşatmaktadır.
Oysaki sol bugün yeni güncel ayrım noktalarına sahiptir ve bugünün sosyalist düşünceleri bu ayrım noktaları üzerinden tartışılmak ve örgütlenmek zorundadır. Günümüzde aynı sosyalist yapının üyeleri arasında bambaşka siyasi tahliller oluşmakta, örgütler kendi yoldaşlarına politik önderlik edemedikleri gibi halkta biriken düzen karşıtı öfkeyi bir devrimci enerjiye dönüştürmenin de çok uzağında kalmaktadırlar. Sosyal medyanın eski tip, yeri geldiğinde verimli polemikler yaratan yazılı tartışmaların yerini alması da krizi derinleştirmiştir. Tartışma kültürümüz ideolojik derinliğimizi de yanına alarak yok olmaya yüz tutmuştur. Sol bir bütün olarak kendi iç gündemlerine hapsolmuş, kitlelerden uzaklaşmış ve dolayısıyla iktidar perspektifinden, bu perspektifle uyumlu örgütsel model ve devrimci strateji arayışından da uzaklaşmıştır. Örgütsel faaliyet bir tür alışkanlık şekline gelmiştir ve vicdani bir hassasiyet olarak kalmaktadır. Oysaki devrimcinin görevi, devrim yapmaktır. Bugünün devrimci yöntemini aramak, Leninizmi çağımızda ve coğrafyamızda yeniden üretmek zorunluluktur.
Düzenin gerçekliği bugün bize bir kez daha ideolojik bir netlik ve takip eden bir eylemsel bütünlüğü sağlamayı dayatmaktadır. Toplumsal öfkenin birikmişliği öyle bir hâl almıştır ki toplum iktidar tarafından kullanılan tüm propaganda araçlarına rağmen zor gücü kullanılmadan yönetilememektedir. Diğer taraftan, sosyalist örgütler halkı örgütlemekten ve düzenin karşısında bir tehdit olmaktan çok uzaktadırlar. Bu da demektir ki bu dönemin doğru bir şekilde tahlil edilmesi ve bu tahlile bağlı devrim stratejisinin ve pratiğinin inşası gerekmektedir. Bu sebeplerle, başlangıç olarak faşizm kavramı üzerinden bir değerlendirme yapmak niyetindeyiz.
Faşizm nedir?
Etimoloji
Faşizm etimolojik olarak İtalyanca “fascio” kelimesinden kök alır. “Fascio”; “birlik, demet, bir arada duran şeyler” anlamında bir kökten; Mussolini tarafından “fascismo” yani devletin birlik esasına göre yönetilmesini, muhalefete izin verilmemesini savunan bir siyasi ideolojiyi tanımlayan bir kelime hâline gelmiştir. Türkçesiyle “faşizm” olarak kullanılmaktadır.
Mussolini’nin faşizm tanımı
Bizzat Mussolini tarafından yazılan Faşizm Doktrini1 metninde faşizm anti-pozitivist, anti-materyalist ve bireyselcilik karşıtı bir ideoloji olarak tanımlanmıştır. Devletin her şeyin üstünde olduğu söylenir ve devletin yalnızca yönetsel bir organ değil manevi bir varlık da olduğu açıklanır. Devlete kutsal anlamlar yüklenir. Otoriterlik vurgusu, demokrasinin eleştirisi, yayılmacılık övgüsü yine metinde üzerinde durulan başlıklardır. Özgürlük ve sosyalizm karşıtlığı da metinde geçen ifadelerdir.
“Faşizm”in yaratıcısı faşizmi oldukça dürüst tanımlamış denilebilir. Bugünden bakınca yalnızca bu tanımdan faşizm tanımlaması yapılamaz elbette.
Dimitrov’un raporu
Bulgar komünist önder Georgi Dimitrov, Bulgaristan’da faşist bir iktidar döneminde bununla mücadele etmiştir. Sert bir mücadelenin sonunda Bulgaristan’da faşist iktidar yıkılmıştır. Kendisinin 1935 yılında Komintern 7. Kongresi’ne sunduğu rapor, faşizm tahlili ve mücadele yollarına dair önerileri içerir. (Raporun Dimitrov’un memleketi Bulgaristan da dahil olmak üzere tüm Avrupa’da faşizm tehlikesinin büyük bir güce dönüştüğü bir dönemde yapılan değerlendirmeler olduğu unutulmamalı. Fakat öbür taraftan bugünkü sağ popülist parti ve liderlerin yükselişiyle bir paralellik içerdiği gerçeği de oldukça çarpıcı.)
Dimitrov raporda faşizmi tanımlamak için şunu söylüyor:
“Faşizm, finans kapitalin en gerici, en şovenist ve en emperyalist öğelerinin açık terörist diktatörlüğüdür (…) Faşizm, finans sermayesinin kendisinin gücüdür. İşçi sınıfına ve köylülüğün ve aydınların devrimci kesimine karşı terörist intikam örgütüdür. Dış politikada faşizm, diğer uluslara karşı hayvani nefreti körükleyen en acımasız biçimiyle şovenizmdir…”
Metnin bu kısmında ve burada yer vermeye gerek görmediğim başka pek çok kısmında, faşizmin şoven yanı açıkça vurgulanmakta. Bunun yanı sıra Dimitrov’a göre faşist iktidarın görüntüsel olarak çok partili bir ortama izin vermesi, anayasanın varlığını sürdürmeye devam etmesi, parlamentoyu feshetmemesi2 veya taban bulmakta zorlandığı durumlarda proletaryanın çeşitli kesimlerinin desteğini sağlayabilmesi3 faşizm olgusunun varlığını tahribata uğratmamaktadır.
Yine raporda faşizmin taktiklerinden biri olarak halkın boğazını sıkan burjuvaziye, bankalara, para babalarına göstermelik sloganlarla karşı çıkması, kendisini kapitalist olarak tanımlamaktan imtina etmesinden bahsediyor Dimitrov.4 Faşist bir iktidarın himayesinde kapitalizm, halkı apaçık kandırarak en dizginsiz sömürüyü anti-kapitalist bir görüntüyle sağlamaya çalışıyor. AKP iktidarı başta olmak üzere tüm dünyada yükselen sağ popülist rejimlerin söylemleriyle büyük ölçüde örtüşen bir yöntemden bahsediyoruz. AKP-MHP iktidarının TÜSİAD, tekelcilik, emperyalizm karşıtı söylemlerden muradı aynıdır. Halkın gözünü boyamak ve sermayenin uzun vadeli çıkarları için kısa vadeli çıkarlarından gerekirse feragat etmek ama son tahlilde işçi sınıfının tüm haklarını elinden almak! Bu şekilde iktidar yerini sağlamlaştırmakta, uzun vadede burjuvazinin en vahşi yönetim biçimi olan faşizmin sürmesini de garanti altına almaktadır.
Dimitrov’un raporunun tam metninin okunmasının faydalı olacağını belirterek, faşizm ile mücadele başlığında bir başka yazıda Dimitrov’a geri dönmek üzere devam edelim.
Faşizmin ayırt edici özellikleri
İtalyan tarihçi ve yazar Umberto Eco, kendisi de içinde yaşadığı İtalyan faşizminden hareketle faşizme bir çerçeve çizmeye çalışmış, 1995’te yayımlanan “Ur-Faşizm” makalesinde 14 maddelik bir tanımlama yapmıştır. Eco’nun dönemdaşı bir başka İtalyan tarihçi Emilio Gentile de faşizmin 10 kurucu unsurunu benzer şekilde tanımlamıştır.5 Daha pek çok faşizm tanımında bu şekilde benzer tanımlamalar görüyoruz. Faşizm pek çok akademisyen ve Marksist tarafından çeşitli maddeler hâlinde tanımlanarak çerçevelenmiş, belirleyici özellikleri listelenmiştir.6 Bu tanımlamaların tamamı burada elbette ele alınamaz. Fakat özetlemek gerekirse, bu tanımlama uğraşı, faşizmin ortaya konan özellikleriyle günümüz siyasi rejimlerinin karşılaştırılması ve bu rejimlerin faşist olarak tanımlanıp tanımlanamayacağını tartışmak için zemin olmuştur. Çeşitli faşizm tanımlarından yola çıkarak denilebilir ki şovenizm, ataerki, militarizm, anti-materyalizm, komploculuk (conspiracism), lider kültü, anti-komünizm, anti-demokratizm gibi kavramlar faşizmin belirleyici özellikleri olarak saptanmıştır denilebilir.
Troçki’nin faşizm tanımlaması
Bertolt Brecht faşizm için “kapitalizmin tarihi bir aşamasıdır” der ve ekler, “kapitalizmin en çıplak, en arsız, en baskıcı ve en hain hâlidir” diye.7 Brecht’in bu şairane ama biraz da üstünkörü faşizm tanımından bir anekdot olarak bahsettikten sonra, faşizmin anlamı konusunda netleşmeyi sağlamaya çalışan Troçki’nin düşüncelerinden devam edelim.
Troçki’nin mektuplarından alıntılarla basılan “Faşizm nedir & Onunla nasıl dövüşülür” metninin 1964 yılı 2. baskısının önsözünde Amerikalı troçkist G. L. Weissman; 1930’lu yıllarda solun faşizmi yeterince iyi tahlil edemediğini ve bu sebeple faşizme karşı doğru şekilde mücadele edilemediğini söyler ve Stalin’in, “Sosyal demokrasi, faşizmin ılımlı kanadıdır ve ikiz kardeşidir” görüşünü mahkûm eder. Bu yaklaşımın Avrupa’da faşizmin yükselişiyle mücadele edilememesi sonucunu doğurduğunu savunur. Faşizme karşı birleşik bir işçi cephesi görüşüne çubuk büker.
Troçki faşizm kavramının burjuva karakterini yadsımaz, aksine normal yollardan dengede tutulamayan toplumu kontrol altına almak isteyen burjuvazinin çözümünün faşizm olduğunu söyler. Faşizmin özünün; devlet yönetim biçimi ve yöntemlerinin belli kalıplarda olması değil, işçi örgütlenmelerinin engellenmesi olduğunu öne sürer. İtalyan faşizmi üzerinden, faşizmin bugün sağ popülist diyebileceğimiz hareketlere benzer şekilde, küçük burjuva ve lümpen proleter kesimlerde yarattığı örgütlenme ve ardından iktidarı alışını tahlil eder Troçki. Bir küçük burjuva ideolojisi olarak faşizmin diğer otoriter rejimlerden ayrım noktasını kitlelere nüfuz edebilmesi olarak tanımlar, bürokratikleşen faşizmin bu özelliğini zamanla kaybetmesinden de bahseder.
İtalya için çok kısa sürede gerçekleşen bürokratikleşme ve faşizmin halk desteğini kaybetmesi, günümüz faşist rejimleri için çağın imkânlarıyla berabe desteğini yenileyebilme yetenekleri ile aşılmış gibi gözüküyor, en azından Türkiye örneğinde bunu söyleyebiliriz. Kurumsallaşmış ve bürokratikleşmiş faşizm, halk desteğini de bu kurumsallaşmayla beraber dönüştürmüş, bir militan hareketten kitle destekli bir polis devleti formasyonuna ulaşmıştır.
Türkiye devrimci hareketinin faşizm tahlilleri
Sosyalist hareket tarihimizde faşizm kavramı, yer yer her türden kapitalist iktidarı tanımlamak için de kullanılmıştır. Silahlı devrimci mücadelenin tartışıldığı ve sonrasında düzene karşı silahlı mücadelenin verildiği bir dönemde faşizm kavramının bu aşırı kullanımı doğal karşılanabilir.
Devrimci önderlerimizden Mahir Çayan, 1971 darbesi öncesi döneme “gizli faşizm”, sonrasına ise “açık faşizm” demiştir. Mahir, 1970 Türkiye’si ve benzeri ülkelerde uygulanan yönetim biçimine sömürge tipi faşizm der. Bu tanıma göre faşizm, İtalya ve Almanya gibi ülkelerden farklı olarak, bir taban örgütlenmesine gerek olmadan egemen emperyalist güçler tarafından iktidara getirilir, işçi sınıfı ve sol üzerinde baskı aygıtı olarak varlığını sürdürür. NATO destekli 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin “faşist” uygulamalarına karşın, tabanda örgütlü bir karşı-devrimci paramiliter yapıdan söz edemiyor oluşumuz da bunu destekler. 1971 öncesi dönem, Mahir’in tanımlamasıyla “klasik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan temsili demokrasi”dir, yani Mahir’in tabiriyle “gizli faşizm”. Gizli faşizm ile açık faşizm arasındaki geçişi, toplumsal hareketler kontrol edilemez hâle geldiğinde iktidarın kullandığı bir yöntem olarak tarifler.8
Devrimci önderlerimizden bir diğeri olan İbrahim Kaypakkaya, 1923 sonrası Kemalist rejimi faşist olarak tanımlar. Kaypakkaya’nın yaklaşımı Eco ve birçok başka tarihçinin yorumlarına benzer bir kavram seti içerir. Faşizmin özellikleri üzerinden (şovenlik, antikomünistlik, totaliterlik, işçi düşmanlığı ve zor kullanımı) Kemalist dönemi faşizm olarak değerlendirir.9
1970’lerin sonunda faşist sıfatının MHP için kullanılmasıyla beraber faşizm tahlilleri de farklılaşmış ve faşizm, İtalyan faşizmine yakınsayan bir şekilde ele alınmıştır. Kaypakkaya ve Çayan devamcısı sol örgütler bir tür sürekli faşizm tahlili yaparken; askeri darbelere faşizm denmemesi gerektiğini savunanlar, faşist kavramını sadece MHP için kullananlar veya herhangi bir dönemin faşizm değil başka bir şey olduğunu iddia eden yaklaşımlar da ortaya çıkmıştır.
Dönemin Türkiye’sini, hükümetlerini, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini, hatta 27 Mayıs’ı, dönemin devrimci hareketi çokça tartışmış, bir külliyat yaratmıştır. Dönemin devletine faşist demeyi doğru bulmayanlar dahil olmak üzere, devrimciler farklı tanımlamalarla devletin faşizan özelliklerini açıkça vurgulamış ve bir mücadele pratiği sergilemişlerdir. Bugün ne 1930’lar Avrupa’sı ne 1970’ler Türkiye’sindeyiz. O gün yapılan tanımlamalar da doğal olarak eskimiş durumdadır.
Yazıda derin bir AKP-MHP iktidarı tahlili yapmadık, gerek de görmedik. AKP faşizminin işçi sınıfının en temel haklarına yönelik saldırıları ve komünistlere, devrimcilere karşı katliam ve yaygın tutuklamaları içeren baskısının açıkça gösterdiği gibi, iktidarın sınıf ve sol düşmanlığı açıktır. Devletin tüm organlarını, yargıyı, medyayı, muhalefeti gerektiğinde baskı ve şiddet yoluyla ele geçirmiş totaliter bir iktidar olduğu da açıktır. Başta Kürt halkına ve Alevilere yaptığı baskı ve katliamlarla şovenizmi, ırkçılığı açıktır. LGBTİ+ düşmanlığı, kadın düşmanlığı, dolayısıyla ataerkilliği, homofobikliği açıktır. Çetelere, tarikatlara, ırkçı örgütlenmelere, mafyaya yani kendisine bağlı çalışabilecek paramiliter gruplara verdiği destek açıktır. Şiddet kullanımı açıktır. Burjuva demokrasisinin en temel hakları dahi saldırı altındadır. Dolayısıyla faşizme dair bütün pratikler en azından uygulamalar anlamında AKP-MHP iktidarında apaçık mevcuttur.
Faşizm kavramı güçlü bir kavramdır, tarihin devinimiyle geldiği noktada kitlelerde bir karşılığı vardır ve bir anlamı karşılar. Dil, düşünceyi etkiler. Dolayısıyla bir kavramın (özellikle de faşizm kavramının) bir dönemde anlamını bulması ve tarihsel olarak bir referans sağlaması biz devrimciler için temel pratik faaliyette de belirleyicidir. Bizim açımızdan esas olan, faşizmin nasıl tariflendiğinden önce, bu tarifin yapılacak olan mücadeleye kazandırdığı karakterdir. AKP-MHP iktidarı da kendi özgün koşulları olan apaçık bir faşizm iktidarıdır.
Dolayısıyla artık faşizme karşı mücadeleyi tartışmak, devrimci bir mücadeleyi inşa etmek gerekir…
- La dottrina del fascismo, Giovanni Gentile ve Benito Mussolini,1932 ↩︎
- “The development of fascism, and the fascist dictatorship itself, assume different forms in different countries, according to historical, social and economic conditions and to the national peculiarities, and the international position of the given country. In certain countries, principally those in which fascism has no broad mass basis and in which the struggle of the various groups within the camp of the fascist bourgeoisie itself is rather acute, fascism does not immediately venture to abolish parliament, but allows the other bourgeois parties, as well as the Social-Democratic Parties, to retain a modicum of legality. In other countries, where the ruling bourgeoisie fears an early outbreak of revolution, fascism establishes its unrestricted political monopoly, either immediately or by intensifying its reign of terror against and persecution of all rival parties and groups. This does not prevent fascism, when its position becomes particularly acute, from trying to extend its basis and, without altering its class nature, trying to combine open terrorist dictatorship with a crude sham of parliamentarism.” ↩︎
- “This, the true character of fascism, must be particularly stressed because in a number of countries, under cover of social demagogy, fascism has managed to gain the following of the mass of the petty bourgeoisie that has been dislocated by the crisis, and even of certain sections of the most backward strata of the proletariat. These would never have supported fascism if they had understood its real character and its true nature.” ↩︎
- “Fascism aims at the most unbridled exploitation of the masses but it approaches them with the most artful anti-capitalist demagogy, taking advantage of the deep hatred of the working people against the plundering bourgeoisie, the banks, trusts and financial magnates, and advancing those slogans which at the given moment are most alluring to the politically immature masses.” ↩︎
- Emilio Gentile, Fascismo: Storia e interpretazione ↩︎
- Jason Stanley, How Fascism Works: The Politics of Us and Them; Stanley Payne, Fascism: Comparison and Definition; Laurence (1980).; W. Britt, Fascism Anyone? (2003); Luis Britto GarcíaGarcía, Luis Britto (Jan–Mar 2014). “Fascismo”. Archipiélago. 21 (83).; John R. McNeill, “How fascist is President Trump? There’s still a formula for that” (2023) ↩︎
- Bertolt Brecht. Writing the truth: Five difficulties. Translation by Richard Winston, for the magazine ‘Twice a Year’. Collected in William Wasserstrom, ed., Civil Liberties and the Arts: Selections from Twice a Year, 1938–48. Syracuse University Press, 1964. ↩︎
- Mahir Çayan. Kesintisiz Devrim 2-3 Broşürü (1972) ↩︎
- İbrahim Kaypakkaya. Seçme Yazılar. İstanbul: Umut Yayımcılık (2013) ↩︎








