Türkiye’de yeni faşizmin inşası 12 Eylül’den OHAL’e, ulusal savaştan mülteci rejimine

Türkiye’de yeni faşizmin inşası: 12 Eylül’den OHAL’e, ulusal savaştan mülteci rejimine

Kapitalizmin otoriterleşmesi, yeni faşizm ve ‘karşı devrim’” başlıklı yazıda genel çerçeveyi çizmiştik. Yeni faşizm, kapitalizmin krize ve kendi sınırlarına dayandığı koşullarda dünya ölçeğinde kurumsallaşan otoriterleşme biçimi; kadın, emek ve mülteci düşmanlığının birleştiği yeni bir sermaye diktatörlüğüdür. 

Dünya çapında sermaye diktatörlüğü; “Sovyetler tehdidi” ve “çekik gözlülerin” radikalizm tehlikesi ortadan kalktığından beri, zincirlerinden kurtulmuşçasına emekçi halklara saldırmakta, her geçen gün bu savaşın şiddetini ve boyutunu da genişletmektedir. Şu anda karşımıza çıkan “karşı devrim” tartışmasını Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından sermaye sınıfının tüm emek/kadın/mülteci düşmanı eylemleri olarak kodlamamız hem teorik olarak doğru değildir hem de politik alanda bizi sınırlayan birçok çıktıya neden olacaktır. Ulusal ve uluslararası alanda sermayenin yaşadığı tüm krizler ya da yapısal belirli revizyonlar elbette karşılarında onlara alternatif olabilecek bir denge unsuru olan sosyalist iktidarlarla dengelenmekteydi, ancak devrim ve karşı devrim cepheleri kategorik olarak birbiriyle karıştırılmamalı, siyasi referanslar da bu bulanıklığa göre değil, net tarihsel veriler değerlendirilerek yapılmalıdır.

Uluslararası alanda sermaye diktatörlüğü tüm dünya halklarına kan kustururken; Türkiye, bu sürecin laboratuvar ülkelerinden biri hâline gelmiştir.

12 Eylül’den 28 Şubat’a, AKP döneminden OHAL-KHK rejimine, Kürt ulusuna karşı savaş ve mülteciler üzerinde kurulan baskı mekanizmalarına kadar yaşananlar, kapitalizmin kendi iç dönüşümünün, burjuva devletin şiddet tekelinin gitgide daha çıplaklaşması ve kapitalist hükümetlerin daha faşizan bir biçim almasının tarihidir.

Bu metinde, teorik çerçeveyi Türkiye deneyimi üzerinden somutlayacağız. Kuruluş kodlarını, Cumhuriyetin sınıfsal kimliğini ele aldığımız başka yazılar olması sebebiyle 1980 sonrasındaki kapitalizmin dönüşüm sürecini tartışacağız.

12 Eylül’le başlayan neoliberal-faşist yeniden kuruluş, 28 Şubat’la devam eden devlet aklının sürekliliği, AKP’nin “demokratikleşme” vaadiyle başlayıp tek adam rejimine evrilen otoriterleşme süreci, Kürt ulusuna karşı yürütülen savaşın rejim inşasındaki merkezi rolü, kadın hareketi ve patriyarkanın yeniden tahkimi, Suriyeliler başta olmak üzere mülteciler üzerinden kurulan ucuz emek pazarı ve ırkçı hegemonya, tüm bunların merkezinde duran ve belki de bel kemiğini oluşturan unsur olarak ise işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi, yazımızın konusunu oluşturacak. Son bölümde de bir önceki yazımızda bahsedilenleri de hatırlayarak günümüzde devrimci mücadelenin olanakları ve mücadeledeki referans noktaları tartışılacaktır.

12 Eylül: Neoliberal-faşist yeniden kuruluş

12 Eylül 1980 askeri darbesi, “anarşiyi bitirmek, ülkeyi kurtarmak” gibi söylemlerle meşrulaştırılsa da sınıfsal özü son derece açıktı. 1970’lerde yükselen işçi hareketi, DİSK’in grevleri, öğrenci ve devrimci gençlik mücadelesi, Kürt ulusal mücadelesinin bir güç olarak tarih sahnesinde yerini alması, sermaye açısından tahammül edilemez bir düzeye gelmişti ve nihayet darbe oldu.

Darbe sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi askerî mahkemelerde yargılandı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, en az 171 kişi işkencede öldürüldü.

Bu sayılar, 12 Eylül’ün basit bir “rejim düzeltmesi” değil, sermaye düzeninin bütün toplum ölçeğinde uyguladığı bir terör operasyonu olduğunu göstermektedir. Darbe sonucunda sendikalar dağıtıldı, DİSK kapatıldı, grevler yasaklandı, binlerce işçi önderi tutuklandı. Bu, klasik faşizm tanımına bire bir uyan bir hamleydi. Finans kapitalin, işçi sınıfının örgütlü gücünü kırmak için açık terörist diktatörlüğe başvurması, ezilen halklar ve devrimciler üzerindeki imha politikaları klasik faşizmin unsurlarıdır. 12 Eylül faşist darbesi, toplumda var olan “kaos ortamını” dağıtmak için değil, örgütlü ve iktidara yaklaşan sınıf hareketini ortadan kaldırmak için komprador sermaye tarafından tertiplenmiştir.

Darbe öncesinde 24 Ocak 1980’de ilan edilen neoliberal istikrar programı (24 Ocak kararları), fiyatların serbestleştirilmesi, ücretlerin baskılanması, ihracata dayalı büyüme, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi gibi adımlarla sermaye için yeni bir birikim rejiminin çerçevesini çizmişti.

Fakat bu program, işçi sınıfının 1970’lerdeki örgütlülüğü ve direnişi karşısında, “normal” parlamenter yollarla uygulanamıyordu. 12 Eylül’ün tankları, tam da bu nedenle devreye sokuldu.

Yani 12 Eylül, Türkiye’de neoliberalizmin kurucu şiddetidir. Bugün “piyasanın özgürlüğü” diye anlatılan her başlık, işkencehanelerde atılan çığlıklarla, zindanlarda geçen yıllarla, idam sehpalarıyla açılmıştır.

12 Eylül, aynı zamanda Kürt ulusunun inkâr ve sürekli imhasını içeren bir ulusal baskı rejimini tahkim etti. Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan işkenceler, “Türkçe konuş”, “Kürt yoktur” dayatmaları, Kürt kimliğine yönelik sistematik saldırının bir özetiydi. Bu dönemde Kürt hareketinin silahlı mücadeleye yönelişi, sadece ulusal baskıya değil, aynı zamanda 12 Eylül rejiminin tamamına bir karşı çıkış olarak da okunmalıdır.

1990’lar ve 28 Şubat: Devlet aklının sürekliliği

12 Eylül sonrasında kurulan ANAP–DYP hükümetleri, özünde aynı sınıf politikalarını sürdürdü. 1990’lar, bir yandan Kürt illerinde “yüksek yoğunluklu savaş”, diğer yandan ekonomik krizler, yolsuzluklar ve mafyalaşmış devlet yapısıyla geçti. Bu dönemin sonunda, 28 Şubat 1997 süreci devreye sokuldu.

28 Şubat, literatürde “postmodern darbe” olarak anılıyor. Millî Güvenlik Kurulu’nda alınan kararlarla Refah–Yol hükümeti düşürüldü, İslamcı hareket devlet tarafından “hizaya çekilmeye” çalışıldı.

28 Şubat, işçi sınıfının lehine bir dönüşümden ziyade, devletin “laiklik” adına müdahalesi, sermaye birikim sürecine yönelen “tehditleri” kendi denetimine alma çabasıydı.

Daha açık ifade etmek gerekirse 28 şubat, neoliberal dönemde iktidara talip olan burjuva klikler arasındaki çekişmenin bir sonucunda oluşmuştur. Burjuva klikler arasındaki mücadele Ergenekon/Balyoz gibi Cemaat operasyonlarıyla beraber bitirilmiş, 28 Şubat’ta “hizaya çekilen” ekip ise yeni faşizmin kurucusuna dönüşmüştür.

28 Şubat sürecinde Kürt ulusuna yönelik savaş politikaları devam etti. OHAL kalkmadı, özelleştirme ve taşeronlaştırma gibi neoliberal politikalar hız kesmeden sürdü.

“Cumhuriyet’in kazanımları”, “laiklik elden gidiyor” söylemleri, burjuva devlet içi fraksiyon kavgasını sanki tüm halkın ortak meselesiymiş gibi sunuyordu. Oysa hem 12 Eylül hem 28 Şubat, aynı sınıfın farklı fraksiyonlarının manevralarıydı. Her ikisinde de darbenin esas mağdurları işçiler, devrimciler, Kürtler, Aleviler ve kadınlar oldu.

AKP dönemi: Reform vaadinden tek adam rejimine

2002–2013: AB, “yetmez ama evet” ve otoriterliğin mayalanması

AKP, 2002’de iktidara geldiğinde kendisini 28 Şubat mağduru, demokrasi ve “vesayetle mücadele”nin temsilcisi olarak sundu. AKP’nin iktidar olduğu 3 Kasım 2002 seçimlerinde, seçime giren tüm partiler parti bayraklarını Avrupa Birliği’nin mavi rengine çevirmiş, AKP de bu modaya uymuştu. Yarış, “Avrupa Birlikçiler” yarışına, sonuç ise sınıf diktatörlüğünün kurumsallaşmasına uzanmıştı.

AB üyeliği, reform paketleri, askerin siyaset üzerindeki etkisinin sınırlandırılması söylemleri, İşkenceye karşı “sıfır tolerans”, Kürt sorununda “açılım” söylemleri, görünüşte demokratikleşme izlenimi yaratıyordu.

Fakat aynı dönemde neoliberal politikalar, özelleştirmeler, taşeronlaşma, esnek çalışma gibi politikalar Cumhuriyet tarihinde hiç görülmedik sertlikte uygulandı, işçi sınıfı giderek daha güvencesiz hâle geldi.

2000’ler boyunca sendikalaşma oranı yarı yarıya düştü; 2020’lerde sendikalı işçi oranı yüzde 14 civarına geriledi.

Yani AKP, 12 Eylül’ün açtığı neoliberal koridoru derinleştirdi; hukuki–ideolojik kılıfı ise “demokrasi”, “sivil siyaset” söylemiyle üretildi.

2013 Gezi İsyanı: Bir kırılma anı

2013’te Gezi Parkı direnişi, AKP’nin otoriterleşmesine karşı ilk kitlesel, çok bileşenli isyan dalgasıydı.

Gençlik, kadınlar, LGBTİ+’lar, işçi sınıfının çeşitli kesimleri, Aleviler, taraftar grupları bu eylemi oluşturan toplumsal kesimlerdi. Kent hakkını savunma talebiyle başlayıp hızla otoriterleşmeye karşı genel bir isyana dönüşen bir hareket yaratıldı.

AKP, bu isyanı polis terörüyle bastırdı ve Gezi’yi “ihanet, komplolar, dış güçler” söylemiyle şeytanlaştırdı. Bu, artık “yumuşak otoriterlik”ten, daha açık bir polis devletine geçişin işaretiydi.

7 Haziran–1 Kasım 2015 ve 15 Temmuz 2016: Krizin hızlanması

7 Haziran 2015 tarihinde yapılan genel seçimde AKP, meclis çoğunluğunu kaybetti. Kürt hareketinin temsilcisi HDP, barajı aşarak meclise güçlü bir şekilde girdi.

Bu tablo, sermaye sınıf ittifakları açısından bir “tehdit” olarak görüldü ardından çözüm süreci bitirildi. Kürt illerinde sokağa çıkma yasakları, şehir savaşları, yıkım ve katliamlarla dolu bir dönem başladı. 1 Kasım’da yeniden seçim yapıldı ve sıkıyönetim atmosferinde AKP çoğunluğu geri aldı.

2016’daki darbe girişimi ve sonrasında ilan edilen OHAL, bu sürecin zirvesi oldu.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi bahane edilerek ilan edilen OHAL, iki yıl boyunca uzatıldı. Bu süreçte yüz binlerce insan kamu görevinden KHK’larla ihraç edildi, on binlerce kişi gözaltına alındı, tutuklandı. Sendikalar, dernekler, gazeteler, televizyon kanalları, yayınevleri kapatıldı; OHAL KHK’ları, yargı denetimi dışına çıkarıldı ve kalıcı hukuki düzenlemelere dönüştürüldü.

2017 referandumu ile başkanlık sistemi (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi) getirildi; yasama, yürütme ve yargı arasındaki güçler ayrılığı fiilen ortadan kalktı.

Bu tablo, yeni faşizmin Türkiye’deki somut biçimini göstermektedir. Tek adam etrafında kişiselleşmiş yürütme, meclisin işlevsizleşmesi, yargının siyasal iktidarın doğrudan aracı hâline getirilmesi, medyanın neredeyse tamamen sermaye/iktidar blokunun kontrolüne girmesi, polis–jandarma–özel harekatın her türlü muhalefete karşı birincil siyasal aktör hâline gelmesi, sermaye diktatörlüğünün sınırlarını her gün genişletmesindeki temel destek noktalarını oluşturdu.

Kürt ulusuna karşı savaş: Rejimin çimentosu

Türkiye’de yeni faşist bir rejimin inşa çabasında Kürt ulusuna karşı yürütülen savaş, adeta çimento işlevi görmektedir. Cumhuriyet’in kurulmasından önceye dayanan ulusal asimilasyoncu nitelik, burjuva cumhuriyetinin de temel argümanlarından birisi olmuştur. Bu argüman, sermaye iktidarının iç konsolidasyonunu sağlamak için kullandığı siyasi bir aparata dönüşmüş, hemen her iktidar kendisini bu temel olgu üzerinden yeniden tahkim etmiştir.

1990’lardan beri sistematik olarak süren köy yakmalar, faili meçhul cinayetler, zorla göç ettirme, 2015 sonrası şehir yıkımları; Sur, Cizre, Nusaybin vb. yerleşimlerin tanklarla kuşatılması, seçilmiş belediye başkanlarının kayyumlarla görevden alınması, Kürt siyasetçilerin ve HDP/DEM Parti yöneticilerinin toplu bir şekilde tutuklanmaları, ulusal hareketlere yaklaşımın sürekliliğinin işaretidir.

Bu süreçle iki hedef aynı anda vurulmaktadır;

  1. Kürt halkının ulusal hak talepleri bastırılması,
  2. Türkiye’deki egemen sermaye blokunun, “terörle mücadele” söylemiyle Türk işçi sınıfını kendi etrafında konsolide etmeye çalışması.

Yani ulusal baskı, sadece Kürtleri ezmenin değil, Türk işçisini de şovenizme bağlamanın aracıdır. Bu, yeni faşizmin karakteristik özelliklerinden biridir. İç düşman yaratmak, sınıfsal çelişkileri etnik-milliyetçi nefret altında görünmez kılmanın en basit yöntemidir.

Emekçi kadın mücadelesi, patriyarka ve yeni faşizm

Bugün Türkiye’de patriyarkanın yeniden tahkimi, yeni faşizmin en görünür yüzlerinden birisidir. Aynı uluslararası sermaye güçleri gibi, işçi sınıfının üzerinde kurulan baskı, ulusal ölçekte en çok “dezavantajlı” cinsiyetleri etkilemekte, ulusal baskının bir benzeri, kadın kırımını bir yöntem olarak kullanan düzen üzerinden cinsiyetlere uygulanmaktadır.

Türkiye, kadına yönelik şiddetle mücadeleyi esas alan İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan ilk ülkeyken, 2021’de tek imzayla sözleşmeden çekildi. Bu geri çekilme, kadınlar ve LGBTİ+’lar hedef gösterilerek ve canavarlaştırılarak meşrulaştırıldı.

Bu süreçte kadın cinayetleri korkunç boyutlara ulaşmış olmasına rağmen polis, 25 Kasım ve 8 Mart eylemlerine sistematik saldırılar düzenlemiş, eyleme katılan kadınlar ise medya aracılığıyla ötekileştirilmiştir. Bu saldırı “aile”yi kutsallaştıran, kadın bedenini ve emeğini yeniden ev içine hapseden, LGBTİ+’ları “sapkın” olarak hedef gösteren bir rejimin ürünüdür.

Yeni faşizm erkek egemenliğini “milletin bekası”, “aile değerleri”, “neslin korunması” gibi söylemlerle yeniden üretir.

Kadınlar kayıt dışı, güvencesiz işlerde yoğun biçimde çalıştırılmakta, ev içi görünmeyen emekle birlikte çifte sömürüye maruz kalmaktadır. Kriz dönemlerinde ilk işten çıkarılanlar, çalışma biçimi en kolay esnekleştirilenler kadın emekçilerdir.

Bu manzaraya rağmen Türkiye’de kadın hareketi, yeni faşizme karşı diri ve militan direniş odaklarından biri olarak öne çıkıyor. İstanbul Sözleşmesi eylemleri, kadın cinayeti davalarındaki adalet nöbetleri, 8 Mart ve 25 Kasım yürüyüşleri, sınıf hareketiyle birleştiği ölçüde rejim açısından gerçek bir tehdit potansiyeli taşımaktadır.

Mülteci rejimi: Ucuz emek, ırkçılık ve faşist hegemonya

Türkiye bugün dünyadaki en büyük mülteci nüfuslarından birine ev sahipliği yapmaktadır.

2025 itibarıyla, kimi sayılara göre Türkiye’de 2.4–2.9 milyon Suriyeli, “geçici koruma” statüsü altında yaşıyor. Bunun yanı sıra yüz binlerce Afgan, Iraklı, İranlı, başka ülkelerden gelen sığınmacı ve düzensiz göçmen var. Bu nüfus, yeni faşizmin hem ekonomik hem de ideolojik aracı hâline getiriliyor.

Suriyeli mülteciler üzerine yapılan çalışmalar, onların çok büyük bölümünün kayıt dışı, asgari ücretin bile altında ve ağır koşullarda çalıştığını gösteriyor.

Serbest bölgeler, tekstil atölyeleri, inşaat, tarım, bakım emeği… Mülteciler sendikasız, sigortasız, çoğu zaman çocuk işçi olarak, iş kazalarına açık, her an sınır dışı edilme tehdidi altında sömürülüyor.

Bu sömürü, yerli işçi sınıfının ücretlerini aşağı çeken, çalışma koşullarını bozan bir kaldıraç olarak kullanılıyor fakat iktidar ve burjuva medyası gerçek sorumlu olan sermayeyi gizleyip, “Suriyeliler işimizi elimizden alıyor” yalanını besliyor.

Ekonomik kriz ve yoksulluk derinleştikçe, mülteci düşmanlığı da körükleniyor. Suriyeli mültecilerin evlerine, iş yerlerine saldırılar, kitlelerin öfkesinin iktidara, sermayeye, sisteme değil de Suriyeli yoksullara yönlendirilmesi, faşist partilerin “hepsini göndereceğiz” vaadiyle taban genişletmesi ve genişlettiği tabanın da yine güvencesiz vatan evlatlarından oluşması tabloyu korkunç ve içinden çıkışı zor bir hâle büründürüyor.

Bu, klasik faşizmin “iç düşman” ve “günah keçisi” yaratma mekanizmasının en güncel hâlidir. Aynı zamanda Türkiye, iktidarın AB ile yaptığı anlaşmalarla bir “mülteci deposu” hâline getiriyor. Sınırlar kapatılıyor, Ege’de botlar batıyor, insanlar ölürken, sermaye ve devlet bu rejimden hem ekonomik hem politik kazanç elde ediyor.

İşçi sınıfı: Kitleselleşme ve örgütsüzleştirme çelişkisi

Bugün Türkiye’de nüfusun en büyük kesimi olan işçi sınıfının nüfusa oranı, Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine ulaştı fakat aynı dönemde sendikalaşma ve toplu sözleşme kapsamı ciddi biçimde düştü. 1980’lerde her dört işçiden biri toplu sözleşme kapsamındayken, bugün bu oran çok daha düşük seviyelere indi.

Bu, yeni faşizmin temel koşullarından biridir. İşçi sınıfı sayısal olarak büyüyor ama örgütsel olarak parçalanıyor. Taşeronlaştırma, esnek çalışma, güvencesizlik, işsizlik, Kürt–Türk, kadın–erkek, yerli–mülteci, beyaz–mavi yaka gibi hatlar üzerinden bölünüyor.

Grevler çoğu zaman yasaklanıyor, polis saldırısıyla karşılaşıyor. Yargı ise patronların tarafında konumlanıyor. OHAL döneminde grevlerin “millî güvenlik” gerekçesiyle ertelenmesi, bunun en açık örneklerinden biridir.

Buna rağmen, madenlerden metal iş koluna, depolardan kargoya, belediyelerden tekstile pek çok sektörde yerel, militan işçi direnişleri ortaya çıkıyor. Fakat bu direnişler merkezî ve devrimci bir sınıf hattına bağlanamadığı için rejim açısından radikal bir tehdit hâline henüz gelemiyor.

Türkiye’de yeni faşizme karşı devrimci görevler

Türkiye’nin son 40–50 yıllık tarihine sermaye açısından bakacak olursak; 12 Eylül, işçi sınıfının başına inen bir balyoz ve neoliberal birikim rejiminin silahlı kuruluşuydu. Hemen ardından gelen 28 Şubat, burjuva devlet içi fraksiyonların kavgası içinde, aynı rejimin “laik” restorasyonuydu. AKP dönemi, bu mirası devralıp önce AB ve demokrasi söylemiyle; sonra “beka”, “tek millet, tek lider” söylemiyle derinleştiren, OHAL-KHK ve başkanlık sistemiyle bunu kurumsallaştıran bir süreç oldu.

Sermaye diktatörlüğünün neoliberal süreçten yeni faşist bir rejimi inşa sürecine evrilen hattı, dünya sermaye sisteminin küçük bir prototipini oluşturmaktadır. Tüm dünyadaki sermaye diktatörlüklerinin yöneliminin temel sacayaklarının emek, cinsiyetler, göçmenler, ulusal mesele gibi konulardaki politikalara, düşmanlıklara işaret ettiği aşikardır. Dönüşüm, bir devrim-karşı devrim konumlanmasından ziyade, karşı devrimci sermaye iktidarlarının faşizme giderek yakınlaşan icraatlarını gözler önüne sermiştir.

Tekelci kapitalizmin uluslararası alandaki yeni sömürü düzeninin adı, yüz yılı aşkın süredir emperyalizmdir. Emperyalist ülkelerin uluslararası boyutta ezilen dünyaya uyguladığı politikaların, kıyım ve sömürü düzeninin adı ise kapitalistlerin de ulusal çaptaki dönüşümünün yeni adı karşı devrim değil, yeni faşizm olarak adlandırılmaktadır.

Yukarıda uzunca belirtildiği ve bir önceki yazıda da uluslararası düzlemde benzerlik gösterdiği üzere; savaş, kadın düşmanlığı, mülteci rejimi ve işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi, yeni faşizmin dört ayağını oluşturmaktadır.

Bu tabloda komünist ve devrimci görevler şunlardır:

  • Ulusalcı “karşı devrim” anlatısını reddetmek

1923’ü idealize eden, bugünkü rejimi “Cumhuriyet’in tasfiyesi”ne indirgeyen perspektif, işçi sınıfını burjuva cumhuriyet nostaljisine hapsetmektedir. Gereken, 1923’ten bugüne uzanan burjuva devlet sürekliliğini teşhir etmektir. Türk ve Kürt işçilerini, kadınları, mültecileri, gençliği, LGBTİ+’ları ortak talepler etrafında birleştiren taban örgütlenmeleri, sendikaların bürokratik sınırlarını aşan, fiili–meşru mücadeleyi esas alan bir hat benimsenmelidir.

  • Patriyarkanın kapitalist sömürüyle bağını açıkça kuran, femisid rejimine karşı kadınların öfkesini sınıf mücadelesiyle buluşturan bir çizgi, komünist kadın hareketine egemen olmalıdır.
  • “İşinizi Suriyeliler değil, patronlar çalıyor” diyen, yerli ve göçmen işçilerin ortak örgütlenmesini hedefleyen bir pratik, işçilerin enternasyonalist birliğini esas alan bir mücadele zemini sınıf örgütlenmesinde ideolojik ve pratik olarak yer etmelidir.
  • Burjuva demokrasisine dönüş hayalini değil, üretim araçlarının kamulaştırıldığı, işçi konseylerinin iktidar olduğu gerçek bir sosyalist demokrasi, yani proletarya diktatörlüğü iddiası programlaştırılmalıdır.

Türkiye’nin bugünkü rejimi, dünya kapitalizminde öne çıkan yeni faşizm dalgasının özgül bir biçimidir. Çözümü de ulusal ölçekte yeni faşizmi teşhir eden ve karşısında mücadele eden, aynı zamanda enternasyonal dünya ölçeğinde, işçi sınıfının ve ezilenlerin uluslararası devrimci örgütlenmesinde yatmaktadır.

Ülkemizde herhangi bir sol hareketin, tarihin herhangi bir uğrağında kendisiyle ilişkilendireceği bir “kök” arama ihtiyacı gerçek bir ihtiyaçtır. Elbette köksüz devrimcilik olmaz; ancak aranan referans noktası, AKP gericiliğine karşı burjuva cumhuriyetin savunulması da olamaz. Böyle olursa AKP karşı devrimci, burjuva cumhuriyet de “her açıdan ilerici” kabul edilir.

Ulusalcı karşı devrim teorisinin sakat doğma sebebi, güncel politikaların AKP’nin belirlediği dar ve karanlık çıkmazda ve her şeyden önemlisi, sınıf kavramı ve proletaryanın iktidar perspektifi gözetilmeden üretilmesidir. Komünist siyaset, kapitalist üretim ilişkilerindeki sürekliliği saptar, yeni faşist döneme uygun mücadele araçları, strateji ve taktikleri belirler.

Total
0
Shares
Önceki makale
Cinsiyetin zincirleri kırılmadan özgürlük tamamlanmaz

Cinsiyetin zincirleri kırılmadan özgürlük tamamlanmaz

Sonraki makale
11. Yargı Paketi, toplumsal yeniden üretim krizi ve gericiliğin ideolojik hamlesi

11. Yargı Paketi, toplumsal yeniden üretim krizi ve gericiliğin ideolojik hamlesi

İlgili Gönderiler